Kürt sorununda diyaloğun tarihi ve AKP’nin politik hegemonyası – Mahmut Balpetek -

 

Kürt meselesini barışçıl yöntem ve araçlarla siyasi çözüme ulaştırmak amacıyla devlet ile Kürt Özgürlük Hareketi arasında gerçekleşen diyalog ve görüşmelerin tarihi, sanıldığının aksine, AKP iktidarı öncesine dayanıyor.

Diyaloğun taraflar için bir ihtiyaç olmasının nedeni olarak birçok olgu sıralamak mümkün. Bunlardan en can alıcı olanı, Kürt Özgürlük Hareketi’nin siyasal hedefindeki değişimdir. Kuruluşundan başlayarak 90’lı yıllara kadar, Kürt sorununun çözümü için bağımsız sosyalist Kürdistan şiarı ile hareket eden PKK, sosyalist sistemin yıkılmasının ardından ulus-devlet çizgisini terk etme iradesi ortaya koydu. Yeni yönelim, üniter devlet içinde çözüm üretme yönünde belirginleşti. Kürtlerin ulus-devlet kurmadan da özgürleşebileceğine dair bu yeni politik öngörünün, mücadelenin içeriği kadar biçimini de etkilemesi kaçınılmazdı.

Birlikte yaşamı esas alan paradigmanın gereği olarak, aralarında Celal Talabani’nin de bulunduğu çeşitli siyasal aktörler aracılığı ile kurulan diyalog sonucunda gerçekleşecek olan ilk ateşkes, 33 askerin öldürülmesi nedeniyle başarısızlıkla sonuçlandı. Ancak ilk diyaloğun olumsuz sonuç vermesi, diyaloğa olan ihtiyacı ortadan kaldırmadı. Çeşitli siyasetçiler ve gazeteciler aracılığı ile haberleşme biçiminde başlayan diyalog, Öcalan’ın “yakalanması” ve ardından gerçekleşen yerel seçimlerde HADEP’in seçim başarısı ile yerini direkt görüşmeye bıraktı.

 

İlk doğrudan diyalog

Direkt görüşme Abdullah Öcalan’ın sorgusu ile başladı demek abartı olmaz. Zira Öcalan sorgusunda, Kürt sorununun çözümüne dair geliştirdiği demokratik cumhuriyet savunusu ile diyalog kapılarını açmayı hedefleyen mesajlar vermekteydi. Öte yandan, aynı günlerde HADEP’in yerel seçimlerde elde etiği başarı, Türk siyaset sınıfında Öcalan’ın Türkiye’ye getirilmesinin Kürt Özgürlük Hareketi’ni bitirmeye yeter neden olmayacağı algısını güçlendirdi. Zira seçim sonuçları, siyasal bir yapı olarak Kürt Özgürlük Hareketi’nin, zayıflamak bir yana sosyalleşerek devasa bir güç olma yolunda ilerlediğinin emarelerini taşımaktaydı.

Her ne kadar Öcalan’ın Türkiye’ye getirilmesi sonucu, kamuoyunda iktidarın taktik üstünlük kazandığı izlenimi oluşmuş ve milliyetçi duygular şahikaya çıkmışsa da, HADEP’in elde etiği seçim başarısı nedeniyle, siyaset sınıfı bu kazanımını kalıcı bir üstünlüğe dönüştüremeyeceği sonucuna vardı. Lideri tutsak alınmış bir hareketin zayıflamasını beklerken aksi bir durumla karşılaşan siyaset sınıfı, bu olguya uygun yeni taktikler devreye koymak zorunda kaldı.

Cumhurbaşkanı Demirel’in  “Dağlardakiler de bizim çocuklarımızdır. Bu çocukları dağdan çekmek lazım,” diyerek genel af imasında bulunması ya da “Uygun bir zamanda OHAL  kaldırılacaktır,” ifadesi ile Kürdistan coğrafyasındaki sömürge hukukuna son verme hazırlığı içinde olduklarını belirtmesi; siyaset sınıfının taktik de olsa kısmi değişimi kabul etmek zorunda kalması; dolayısıyla diyaloğa namzet oldukları mesajı vermesi, siyaset sınıfının yeni süreç karşısında geliştirdiği politik pozisyona işaret etmekteydi. Siyaset sınıfının bu yeni pozisyonu, aynı zamanda Kürt sorununun siyasi, kültürel, idari ve ekonomik boyutlarının olduğunun örtük de olsa kabulü, inkar politikalarından kendi meşrebince kopuş anlamına gelmekteydi.

Öcalan aynı yıl PKK Başkanlık Konseyi’ne gönderdiği mektupta, PKK’den “güçlerini sınır dışına çekmesini” ve bu yönde alınacak kararı 1 Eylül Dünya Barış Günü’nde ilan etmesini istedi. Öcalan bu yaklaşımını “barışçı bir çözüm için silahlı mücadele dönemi kapanmıştır” saptaması ile temellendirdi.

Bu gelişmeler, PKK ile devletin karşılıklı adımlar atmaya başlayacağı beklentisiyle yeni bir siyasal atmosfer yarattı. Öte yandan bu beyanlardan çıkarılması muhtemel bir diğer sonuç tarafların siyaseten birbirine el ense çektiğiydi. Bir başka ifadeyle, devlet Öcalan’ın PKK üzerindeki otoritesini, Öcalan ise devletin kırmızı çizgilerini ne kadar esnetmeye haiz olduğunu test etmek istiyordu.

Bu girişimlerden kısa bir süre sonra Öcalan, MİT müsteşar yardımcısı Emre Taner tarafından ziyaret edildi ve kendisine on üç soru iletildi. Bunlar, Kürtlerle ilgili kültürel hakların ne anlama geldiği; kendisinin hapiste olmasına rağmen üzerinde anlaşılan bir çözümü PKK’ye kabul ettirebilme kapasitesinin ne olduğu; “demokratik çözüm” ve “demokratik cumhuriyet”in içeriği; dağdakileri indirmek için nasıl bir planı olduğu, “uluslararası  gözlemciler”i nasıl tanımladığı gibi soruları içeriyordu.

Ancak rejim, kendi yapacaklarına dair hiçbir görüş ifade etmez, etse de bağlayıcılığı olmayan açıklamaların ötesine geçmez. Bu tarih aynı zamanda siyaset sınıfının biri resmi diğeri sivil  olmak üzere ikili söylem kullanmaya başlamasının miladı olur. Kamuoyuna “Bitirdik, başını ezdik, devlet teröristle görüşmez,” denirken, kapalı devre söylemlerde “Bu sorun çözülmeden ülkede hiçbir sorun çözülemez, dolayısıyla görüşmeleri başarı ile sonuçlandırmak kaçınılmazdır,” ifadesinin kullanıldığı bu ikili görüş, siyasetin egemen aklı ve dili olur. Burada “çözmek” ibaresinden kastlarının demokratik çözüm olmadığının, tam tersine, Özgürlük Hareketi’ni bir biçimde bitirmeye dönük olduğunun altını çizmekte yarar var.

PKK Başkanlık Konseyi, Öcalan’ın önerdiği çerçevede hareket ederek güçlerini ülke dışına çeker. Kararlılığının ifadesi olarak da, biri dağdan, öteki Avrupa’dan olmak üzere iki barış kafilesini Türkiye’ye gönderir. Ancak her iki grup da suçlu muamelesine tabi tutularak  yargılanır ve cezaevine konur. Barış için attığı adımlar karşısında iktidarın aldığı bu tutumu, onun geleneksel devlet aklından kopmadığının kanıtı olarak telakki eden Özgürlük Hareketi,  ülkeye gelme planı içinde olan başka grupların gelişini iptal etmek durumunda kalır. Devletin bu tutumu 1999-2001 yıllarını kapsayan ilk doğrudan diyalog faslının sona ermesine neden olur.

Bu diyaloğun siyasal plandaki yansıması, Türkiye’nin AB’ye üyelik süreci çerçevesinde yapılan değişikle idam cezasının kaldırılmasının yanı sıra, Türkiye’nin otoriter idari ve siyasi yapısındaki kısmı değişiklikler ve Kürt sorunu ile direkt bağı olan düzenlemelerdir. Yabancı dil eğitimi ve öğretimi ile Türk vatandaşlarının farklı dil ve lehçeleri öğrenmesi hakkındaki kanuna yapılan bir ek ile özel kurslarda Kürtçe öğrenilmesine olanak verilir. Devlete ait ve özel radyo ve televizyonlarda sınırlı saatlerde Kürtçe yayın yapılması yasal güvenceye alınır. Bu vesileyle rejim, Kürt sorunu bağlamında kırmızı çizgilerini esnetebileceği sınırların çerçevesini de çizmiş olur.

Bu ilk doğrudan diyalogdan sonra, İkinci Körfez Savaşı’nın başlaması, Irak’ta Kürtlerin özerklik ilan etmesi, ardından Kürdistan Bölgesel Hükümeti’nin kurulması ile beraber bütün bölgenin dikkati Irak Kürdistanı üzerinde toplanır. Bu gelişmeye paralel olarak, Türkiye’de yaşanagelen çatışmasızlık ortamı, ekonomik krizin tetiklediği hükümet bunalımı ile ülkenin erken seçim kulvarına girmesi gibi faktörler, Kürt meselesinin geçici de olsa gündemin alt sıralarına düşmesine neden olur.

 

AKP’nin iktidara gelişi

AKP’nin Kasım 2002 seçimlerinde başarı kazanarak iktidar olması, Kürt sorunu bağlamında devlet ve hükümet politikaları arasında bir uyumsuzluk yaratma potansiyeli olan bir gelişmedir. Türkiye’de Kürt sorununa bakışta devlet ve hükümet politikaları geleneksel olarak istisnasız bir örtüşme göstermiş, güvenlik eksenli yaklaşımın doğal sonucu olarak bu alandaki politika yapıcılığı orduya tevdi edilmiştir.

AKP’nin iktidara gelmesi ile birlikte yeni bir durum ortaya çıkmış, ordunun mütemadiyen düşman ilan ettiği bir hareket hükümet olmuştur. Bu koşullarda sadece ordunun politika belirleyiciliği değil bu politikaların eşgüdüm içinde üretilip icra edilmesi de risk altına girmiştir. Ordu ile AKP arasındaki geleneksel kan uyuşmazlığı, iktidar çatışmasını kaçınılmaz kılmıştır. Bu nedenle, tarafların diğerini kendi kapsama alanına çekme odaklı bir hegemonya savaşı yaşanması kaçınılmaz bir zorunluluk olmuştur.

2003 yılına gelindiğinde iktidarla ordu arasında büyük hegemonya savaşı için karşılıklı yığınağın yapılmaya başlandığını söylemek mümkündür. ABD’de yaşanan 11 Eylül saldırıları nedeni ile Batı dünyası güvenlik merkezli yasal düzenlemelere giderken, aynı tarihlerde Türkiye’de bunun aksi bir durum yaşanmaktaydı. OHAL’ın kaldırılması, karakollarda işkenceye karşı tedbirler, gösteri ve yürüyüş yasasındaki değişiklikler, orduyu asli görev yeri olan kışlaya çekmek, AB ile tam üyelik için müzakereleri hızlandırmak gibi görece demokratik adımlar atmaktaydı.

Bu gelişmeler Özgürlük Hareketi’nin “demokratik Türkiye, özgür Kürtler (halklar)” siyasal hedefi ile birlikte düşüldüğünde, Kürt sorununda barışçı çözümün mümkün olabileceği şeklinde iyimser bir hava oluştu. Yaratılan bu yeni siyasal atmosfer muhafazakar ve sermayedar Kürtlerin AKP’ye yönelmesinin, liberal, sol liberal vb kesimlerin ise AKP’nin arkasına yedeklenmesinin politik gerekçesi oldu. Yeni siyasal diziliş AKP’nin ideolojik-politik hegemonya alanını genişletmesi ve pekiştirmesi ile sonuçlandı.

2002’den 2007 yılına kadar AKP, ordu ve sivil bürokrasiye karşı açık savaşa girmeden, ülkedeki ve uluslararası plandaki ittifaklarını geliştirme ve güçlendirmeye odaklandı. AKP Avrupa Birliği’ne tam üyelik süreci ve Körfez Savaşı nedeni ile ABD’nin Büyük Ortadoğu Projesi’ne karşı aldığı tutum vesilesi ile Avrupa ve Amerika nezdinde geleceğin sağlam müttefikliğine namzet görülürken, ordu ve sivil bürokrasi bloku, giderek güvenilmez eski müttefik olarak anılır olmuştu. Ülkede liberal ve liberal sol güçlerle yaptığı zımni ittifak, öte yandan Avrupa ve Amerika’nın güvenilir partneri olmaya soyunması, AKP’ye geniş bir manevra alanı kazandırdı.

AKP’nin ordu ve sivil bürokrasinin vesayetine karşı yürüttüğü savaş esnasında Kürt sorununu gündemin alt sıralarında tutması ve çözüme dönük adımlar atmaması, liberal ve sol liberal kesimler tarafından, “AKP’nin önce ordu – sivil bürokrasi bloğunu yenilgiye uğratması gerekir ki, iktidarın tek gücü haline gelerek Kürt sorununu çözmeye muktedir olsun,” şeklinde yorumlandı. Aynı zamanda bu kesimler AKP’yi geleneksel Kemalist devlet ideolojisine karşı değişimin dinamiği addettiler.

Özgürlük Hareketi’nin tek taraflı ateşkesine yanıt olabilecek adımların AKP hükümeti tarafından atılmaması sonucunda 2004 yılında tekrar silahlı mücadele başladı. Diyaloğa kapıyı açık tutan bir şekilde, düşük yoğunluklu ve zaman zaman tek taraflı ateşkes ilanlarıyla devam eden bu savaş 2009’a kadar sürdü.

 

2007 seçimleri ve açık hegemonya savaşı

Temmuz 2007’deki ikinci seçim zaferinin ardından AKP, hegemonya mücadelesini açık çatışma zemine taşıdı. Aslında hegemonya mücadelesinin şiddetleneceğinin göstergeleri, 2007 seçimlerinden çok daha önce ortaya çıkmıştı. Aynı yılın Ocak ayında Hrant Dink’in öldürülmesi, Nisan’da Malatya’da gerçekleşen Zirve katliamı, ordunun Cumhurbaşkanı seçimlerine müdahalesi anlamına gelen 27 Nisan tarihli e-muhtıra, Mayıs ayında  Dolmabahçe’de gerçekleşen Erdoğan – Büyükanıt görüşmesi, Haziran ayında İstanbul Ümraniye’de bir evde bulunan el bombaları ile sonu Ergenekon davasına varacak olan soruşturmanın başlaması, yaklaşan hegemonya savaşının habercisi niteliğindeydi.

AKP ile ordu ve sivil bürokrasi arasında tırmanan hegemonya savaşı, Özgürlük Hareketi’nin 2001 yılından beri yaşadığı muhatapsızlık sorununu derinleştirdi. Bu döneme, bir taraftan İmralı’nın demokratik çözüm ve barış çağrıları yaptığı, diğer yandan çatışmaların sürdüğü bir atmosfer hakimdi.

AKP 2009 yılında Kürt sorununun çözümü için “demokratik açılım süreci” başlattığını ilan etti. Ancak kısa bir süre sonra bu projeyi “milli birlik ve kardeşlik projesi” olarak adlandırmaya başladı. Nasıl sıfatlandırmış olurlarsa olsunlar, süreci anlamlı kılan, bu vesileyle Kürt Özgürlük Hareketi ile AKP arasında doğrudan diyaloğun başlamış olmasıydı. Bu diyaloğun sonucu olarak yaşanan ilk pratik adım, gerillanın Habur’dan giriş yapması idi. Ancak giriş esnasında yaşanan sevgi gösterilerinin Batı’da tahriklere neden olduğu gerekçesiyle, ilk diyaloğun pratik adımları akamete uğratıldı.

Bunu takip eden günlerde, binlerce kişinin gözaltına alındığı KCK operasyonları başlatıldı. AKP bir taraftan sorunu çözmeye namzet olduğunu söylerken, diğer taraftan sorunu daha da derinleştirecek operasyonlar yapmaktan geri durmuyordu. Bu paradoksal tutum, Kürtlerin AKP’yi siyaseten şaibeli görmesinin zeminini hazırladı.

Yine aynı tarihlerde sanatçılar, aydınlar ve siyasal aktivistler, Kürt sorunu ile ilgili bir dizi çalıştay gerçekleştirdi. Kürt sorununun bütün veçheleri ile toplum önünde tartışıldığı bu dönemde yaşanan diyaloğu, müzakere olarak adlandırmak çok iyimser olur. Zira olup biten, AKP’nin kendince Kürt sorununun fizibilitesini çıkarma faaliyetinden başka bir şey değildi. Aynı zamanda bu, söylemin ötesine geçilmeyen, sözün çok icraatın az ya da yok olduğu bir dönemdi.

Seçilmiş yerel yöneticiler dahil binlerce siyasetçinin KCK operasyonu adı altında tutuklanması, AKP’nin de esas itibarıyla bugüne kadar Özgürlük Hareketi ile diyalog kuran önceki hükümet ya da generallerden farklı düşünmediğini göstermekteydi. Hedef, süreci zamana yayıp çürümeye terk ederek, Kürt Özgürlük Hareketi’ni tasfiye etmekti.

 

2013: Yeni diyalog hamlesi

Temmuz 2012’de PYD Rojava’nın denetimini ele geçirdi. AKP iktidarının Suriye politikası açısından beklenmedik bir gelişme teşkil eden bu durum, onu yeni taktikler geliştirmek zorunda bıraktı. Bu gelişme aynı zamanda Kürt sorununun çözümünde yeni hamleler yapmayı gerekli kıldı. Yine bu bağlamda, PYD’nin PKK ile ideolojik – politik yakınlığı Kürt Özgürlük Hareketi’nin AKP karşısında pazarlık gücünü artıran yeni bir unsur oldu.

Bütün bu gelişmeler Öcalan tarafından yeni bir barış inisiyatifi ile değerlendirildi. 2013 Newroz’una bir mesaj yollayan Öcalan, “Silahlı direniş sürecinden, demokratik siyaset sürecine kapı açılıyor,”  diyerek başladığı iletisini “Artık silahlar susun, fikir ve siyasetler konuşsun,” ve “Yeni bir dönem başlıyor, silah yerini siyasete bırakacak” diye sürdürdü. Toplumun bu mesajdan çıkardığı sonuç, büyük barışın çok uzak olmayan yakın bir gelecekte gerçekleşeceğiydi. Ancak bu dönemde barış meselesinde bir belirleyen olarak Rojava olgusu da gündeme gelmişti. Artık Kürt sorununun sadece iç dinamiklerin güç ilişkisi ile izah edilmesinin ötesine geçilmiş, Suriye politikası ile ilintisinin tartışılması kaçınılmaz hale gelmişti.

Ancak AKP’nin meseleye güvenlik eksenli bakışı, “Terörü bitireceğiz”in ötesine gitmeyen hamasi söylemi, Suriye politikasındaki Kürdofobik yaklaşımı, El-Nusra ve IŞİD’e verdiği destek, sorunu çözümsüzlüğe sürüklemekteydi. AKP bütün diyalog süresince gerek Türkiye, gerekse Suriye politikasında, geleneksel devlet aklının kırmızı çizgilerinin bir adım dışına çıkmayacağını, her seferinde tescil etmeye özel bir önem gösterdi. Bir başka ifadeyle, Kürt sorununu çözmeye dönük dil ve eylem geliştirmekten uzak durmaya itinayla bağlı kaldı.

Kürt Özgürlük Hareketi ise, uzun süren ama hiçbir gelişme göstermeyen görüşmeleri sonlandıran taraf olmak istemediği için, diyalog masasını terk etmemeye önem verdi. Aynı zamanda sorunun çözümü için kendi yol haritasını tartıştırmak için her seferinde çaba harcadı. Fakat hakikat komisyonunun oluşması, üçüncü göz ya da gözlemci heyetin sürece katılması, çözüm sürecinde atılacak adımların yasal çerçeveye kavuşturulması gibi istekler, talep olmanın bir adım ötesine geçmedi.

Kürt sorununda AKP’nin treni salma siyaseti 7 Haziran seçimi öncesindeki Dolmabahçe mutabakatının ardından Cumhurbaşkanı Erdoğan tarafından sonlandırılınca, yeni bir dönemin perdeleri aralanmış oldu. AKP’nin hegemonik güç olması sayesinde Kürt sorununda önemli ilerleme sağlandığı algısını yaratmış olması, gerçeğin kendisini değiştirmedi.

Başbakan Davutoğlu 12 Eylül 2015’te gerçekleşen AKP kongresinde bütün bu sürecin sonucunu “90’lı yıllardan farklı olarak Kürtler bugün ağıtlarını Kürtçe yakabiliyorlar” biçiminde özetleyerek, kat edilmiş mesafenin boyutunu açıklamış oldu. Kısacası Kürtlerin ölmesi baki kalacak, ancak ağıtları dünden farklı olarak Kürtçe yakılabilecekti.

 

AKP’nin politik hegemonyasının gerilemesi

Kürt toplumunda ulusal, dini ve ekonomik elitler olmak üzere üç ana bloğun varlığından bahsetmek mümkündür. Kürtlerin bu üç bloğunun arasında geleneksel olarak süregiden çatışma, temel siyasal ve ekonomik hedeflerinin doğası gereğidir. Belirtmek gerekir ki, Kürtlerin statü elde edememesinde dışsal etmenler ve merkezi teritoryal iktidarın etkisi kadar bu üç bloğun iç çatışmasının da büyük payı vardır. Yaşanagelen çatışmacı siyaset, yerini ortak paydada buluşmaya bırakabildiği ölçüde, ulusal özgürleşme sürecinin, daha sancısız gerçekleşmesi olasıdır.

Ulusal blok, Kürtlerin siyasal, kültürel, ekonomik çıkarları için mücadele eden Kürt Özgürlük Hareketi ve diğer Kürt siyasi partilerini kapsar. Bu bloğu oluşturan siyasi yapılar arasında derin görüş ayrılıklarının var olmasına karşın, hepsinin ortak paydası Kürtlerin özgürleşmesi ve kendi kendilerini yönetmesidir. Ulusal blok her dönem teritoryal iktidarla çatışma içinde olmuştur. Bu özelliğinin doğal sonucu olarak AKP ile de çatışmıştır. Ancak diğer iki blok için bunu söylemek o kadar kolay değildir.

Öncelikleri ulusal bloktan farklılık gösteren diğer iki blok, ulusal kimliklerini inkar etmeden kendi öncelikli sorunları etrafında bu kimliğin inşasını tasarlıyor. Bu bağlamda, dini referanslarla siyaset yapan AKP’nin en rahat bağ kurduğu dini blok Sünni Müslüman kesim olmuştur. Kürtlerin ağırlıklı olarak Sünni Müslüman olduğu hesaba katıldığında AKP’nin bölgede dominant güç olması daha rahat anlaşılır olur.

Kürt sorununu ümmetçi anlayış çerçevesinde çözeceğini iddia eden AKP’ye sempati ile bakan Kürt dini bloğunun Sünni Müslüman kesimi, uzun süre çözümün gerçekleşmesi için siyasal tercihini AKP’nin içinde siyaset yapmak biçiminde ifa etti. Ümmetçi çözümün ne olduğuna dair net bir görüşü olmayan AKP, her seferinde pragmatist bir tavırla, bu kitleyi çözüme dair bir fikri olduğuna inandırmayı başardı. Kürt coğrafyasında din motifli bir siyaset izleyerek, bölgede din bloğunun kanaat liderleri olan melle ve şeyh elitinin önemli bir kesimini yanına çekti. AKP’nin “Hepimiz din kardeşiyiz, etnik kimlikler bizim için belirleyici olmaz,” görüşünü ağdalı bir şekilde çözümün kendisi olarak sunma faaliyeti, 7 Haziran 2015’e kadar bu blokta siyasal karşılık buldu. Sünni Müslüman Kürt bloğunun bu tavrına karşı, Alevi Kürtler seküler görüşleri nedeni ile 7 Haziran seçimlerine kadar CHP’ye yakın durmayı tercih ettiler. Yani Sünni Müslümanlar siyasi tercihlerini Kürt ulusal bloğu ile AKP, Alevi Kürtler ise CHP ile HDP arasında yapmaktaydı.

Ekonomik elitler bloğu ise tarihin her döneminde merkezle entegre olmaya özel bir önem verdi. AKP’nin kalkınmada öncelikli iller programı çerçevesinde bölgeye aktardığı kaynakları kendi içinde pay eden bu blok, ekonomik ve siyasi ilişkilerini güçlendirdi. Sermayesini hızla büyüten elitler, çıkarlarının gereği olarak AKP’nin bu coğrafyadaki siyasal taşıyıcısı oldular. Altını çizmekte fayda olan bir diğer husus ise -Alevi Kürtler hariç- her iki bloğun da hatırı sayılır bir kesiminin Barzani ile siyasal paralellik içinde olmasıdır.

Batı coğrafyasında ise liberaller ve sol liberaller, geleneksel devlet aklını değiştirmeye, o aklın arkasındaki Kemalist ideolojiyi geriletmeye ve demokratik Türkiye yaratmaya kadir tek güç olarak dinci dinamiği işaret etmekteydi. Bu bağlamda AKP’ye verdikleri siyasal kredi nedeniyle, AKP devamcısı olduğu DP ve ANAP’tan daha uzun süre iktidar olma olanağı elde ettiği gibi, daha geniş bir hegemonya alanı yaratmayı da başardı.

AKP ilk politik yenilgisini, Haziran 2013’teki gerçekleşen Gezi direnişinde aldı. AKP’nin toplumsal mühendislik tahayyülüne itiraz olarak gerçekleşen bu başkaldırının karşılaştığı orantısız şiddet, AKP’nin sanıldığının aksine demokrat kimliğe sahip olmadığının bir kez daha tescili oldu. Türkiye tarihinin önemli başkaldırılarından biri olan Gezi direnişi daha önce hiç eylem yapılmamış şehirlere sıçrayarak geniş bir coğrafi alana yayıldı; AKP ise alışık olmadığı bu direniş karşısında şiddeti tırmandırmayı ve geleneksel devlet aklının çıtasını yükseltmeyi seçti. Bu aynı zamanda AKP’nin siyasi hegemonyasının sac ayaklarının ülkenin batısında çatırdamasının da ilk safhası oldu.

17 Aralık’ta ortaya çıkan yolsuzluk skandalı, AKP’nin iktidar ortağı olan cemaat ile yollarını ayırması esnasında başvurduğu hukuk dışı yöntemler, tek adam iktidarı anlamına gelen başkanlık sisteminde ısrar ve 17 Aralık davası karşısında takınılan keyfilik, AKP’nin oy oranında ciddi gerileme yaratmasa da siyasal hegemonyasında gözle görülür bir daralmaya yol açtı.

AKP’nin 2012’de liberal ve sol liberaller ile yollarını ayırdığını, bundan sonra seçilmiş iradenin kimsenin aklı ile hareket etmeyeceğini beyan etmesine rağmen ondan umudunu kesmeyen liberal ve sol liberaller, AKP’nin otoriterleşme politikalarını bariz bir biçimde  devreye sokması, Gezi direnişinin yarattığı toplumsal atmosfer ve ortaya saçılan akıl almaz yolsuzluklar karşısında, AKP’ye karşı pozisyon almak durumunda kaldılar. Bu aldıkları yeni pozisyon, onların önemli bir kısmının HDP’ye yönelmesi ile sonuçlandı. Batı’daki bu siyasal kayma AKP’nin içine girdiği siyasal gerilemenin yeni bir halkası oldu.

Suriye’de yaşanan krizi değerlendiren Suriye Kürtleri, Rojava’da yaşayan bütün halkların ortaklaştığı bir manifesto ile demokratik özerklik ilan ettiler. Ancak AKP iktidarı daha ilk gününden başlayarak bu bölgeye yönelik düşmanca tutum içine girdi. Bölgenin siyasal temsilcilerinin bütün diplomatik girişimleri bu düşmanca tutumu değiştiremedi. Rojava’daki siyasi iradenin teritoryal iktidara ve Özgür Suriye Ordusu’na karşı aldığı tutum ve izlediği siyaset nedeniyle, bölge Suriye’de yaşanan savaşın dışına çıkarıldı. Öyle ki Suriye’nin savaş yaşanan diğer bölgelerinden Rojava’ya göçler gerçekleşti. Kadın özgürlüğü temelli, ekolojik, komünal, eşitlikçi ve seküler bir toplum inşa etmeyi hedefleyen Rojava halkı bölgesini her geçen gün bu doğrultuda daha da stabilize etmek noktasında başarı kazandı.

Rojava’daki bu yeni gelişmeler AKP iktidarı tarafından kendi çıkarları için tehlike olarak görüldü ve bölge düşman ilan edildi. El-Nusra’ya destek sağlayıp Rojava’ya saldırmasını sağlayarak bölgeyi destabilize etmeyi amaçladı. Uzun bir savaştan sonra yenilgiye uğrayan El-Nusra’nın yerine IŞİD’i koyarak zafere ulaşmaya çalıştı. IŞİD’in Kobani’yi kuşatması ve AKP’nin açık desteği karşısında, ülkede ve dünyada toplumsal dayanışma gelişti ve Kobani halkının direniş çizgisi kazandı. Kobani direnişi etrafında oluşan kitlesel enternasyonalist dayanışma halesi, ülkenin bütününde Kürt sorununa karşı yeni bir bakışın inşası anlamı taşıyan bilinç sıçramasına neden olurken, Kürt coğrafyasında da AKP’nin refiki olan dini ve ekonomik elit bloğu içinde AKP’yle duygusal bir kopuşa yol açtı. Bu durumun en belirgin örneği olarak, geleneksel olarak İslamcı partilerin kalesi olan Şanlıurfa ve Bitlis’te Haziran 2015 seçimlerinde AKP’nin yaşadığı gerilemeyi göstermek mümkün.

Din ve sermaye bloğunun kendi öncelikleri nedeniyle verdikleri destek neticesinde 13 yıl bölgede birinci parti olan AKP’nin başta Kobani olmak üzere Rojava politikası ve Erdoğan’ın Dolmabahçe görüşmesi sonrasındaki “Kürt sorunu yoktur” beyanı nedeniyle, bu iki blok AKP’ye desteğini geri çekmeye başladı.

Bu yeni siyasal atmosferi doğru değerlendirmeye çalışan HDP’nin bu iki blok ile ulusal bloğu asgari müştereklerde buluşturmayı başarması, bu kesimleri HDP’de birleştirmesi, AKP’nin bölgedeki hegemonyasını akamete uğrattı. Ülkenin batısında ise Gezi’nin açtığı siyasal mecrada ilerlemeye özen gösteren HDP, Haziran seçimlerinde elde ettiği siyasal başarı ile AKP’nin tek başına iktidar olmasını imkansız kıldığı gibi, getirmek istediği başkanlık sistemini de açmaza soktu. Bu dolayımla, AKP tedricen mevzi kaybederek gerileme trendine girmiş oldu. Bu gerileme trendinin hızı kestirilemese de, devam edeceği kesin gibi gözükmektedir.

Bulunduğu kategori : Dâhiliye

Yazar hakkında

İlgili Yazılar