krizin neresindeyiz? çıkış nerede? – stefo benlisoy -

Devasa dönüşümlerin yaşandığı, daha önce aşılmamış sınırların geçildiği ve öngörülemez bir geleceğin işaretlerinin belirdiği bir döneme tanıklık ediyoruz. Yanlış anlaşılmasın kıyasıya bir iktidar kapışmasının yaşandığı, tarafların birbirine en büyük zararı vermek için elinden gelen her şeyi yaptığı memleketimizin siyasi atmosferinden bahsetmiyoruz. Kastedilen, insanlığın günümüzde doğayla girdiği ilişkide kritik bir dönemeçte bulunuşu ve bu krizin yeryüzündeki canlı hayatının büyük bölümü ve insan uygarlığını tehdit edecek noktaya ulaşmış olması. Küresel ekolojik kriz ve onun en önemli bileşenini oluşturan iklim krizi her geçen gün boyutlanarak yakın gelecekte hareket edeceğimiz yeni dünyanın, bu yeni çağın gerçekliğinin sınırlarını belirliyor.

Geçtiğimiz aylarda kamuoyuna sunulan Hükümetlerarası İklim Değişimi Paneli’nin beşinci raporunun ilk bölümü iklim değişiminin etkilerinin okyanusların en derin kesimlerinde bile hissedilmeye başladığını açığa çıkardı. Bir önceki rapora göre değişikliklerin beklenenden çok daha hızlı geliştiği, özellikle Kuzey Kutup Denizi ve Grönland’daki buzul kaybının çok daha yoğun olduğu tespiti yapılmakta. Üstelik sadece kuzeyde değil Antarktika’da da erimenin önceki tahminlerden çok daha hızlı ilerlediği ve deniz suyu yükselmesine katkıda bulunduğu belirtiliyor. Bir başka önemli husussa deniz seviyelerinin yükselişi. Rapor yüzyılın sonuna dek bir metreye ulaşan bir yükselme öngörse de yeryüzü ortalama sıcaklığının bugünkünden 2 C derece yüksek olmadığı 120 bin yıl önce yaşanan son buzullar arası dönemde deniz seviyesinin bugünkünden 5 ila 10 metre yukarıda olduğu gerçeği bile iklim krizinin yarattığı tehlikenin alabileceği boyutları göstermekte. Yukarıdaki örnek, karşı karşıya bulunulan geleceğin temel çizgilerinin şimdiye kadar bildiğimiz ve alıştığımız yeryüzü koşullarının oldukça ötesinde bir zamansallıkla karşılaştırılabileceğinin bir örneği. İklim tartışmalarına ilişkin (giderek sorgulansa da) egemen konsensüsü oluşturan, krizin kontrolden çıkmaması için yeryüzü ortalama sıcaklığındaki artışı, sanayi öncesi döneme kıyasla 2 dereceyle sınırlama hedefiyse yeryüzünün iklim tarihine ilişkin daha fazla ayrıntı ortaya çıktıkça geçersizleşiyor Bugün yeryüzü canlı yaşamının devamlılığını garantilemek için 2 derecelik bir artışın çok altında bir hedef belirlemek gerektiği giderek daha fazla dillendiriliyor. Yine de mevcut eğilimlerin bu şekilde devamı bu hedefin tutturulmasını dahi olanaksız hale getirmekte.

yeni normale alışmak

İklim krizinin gelecek kuşakları ilgilendiren bir sorun oluşturduğuna ilişkin sav ve anlayışlar ardı ardına yerkürenin farklı köşelerinde yaşanan iklim değişimi kaynaklı felaketlerle yanlışlanıyor. Bugün giderek daha da hızlı bir biçimde iklim krizinin öngörülemez sonuçlarıyla karşı karşıyayız. Üstelik iklim değişiminin etkileri eşitsiz olarak yaşanıyor ve yaşanacak. Kapitalizmin sınırsız büyüme güdüsü ve doğanın döngülerinden bağımsız kısa vadeye odaklı işleyişinin yarattığı iklim krizinin faturası, dünyanın yoksullarına ve canlı türlerine kesiliyor. Yeryüzü ortalama sıcaklığında 4 dereceye varan bir artışa canlı türleri ve yoksul küresel güney toplumlarının önemli bölümünün “uyum sağlama” kapasite ve şansının bulunmadığı açık. Zaten son otuz yıldır neoliberal saldırı karşısında toplumsal yapıları cılızlaşan güneyin yoksullarının iklim değişimi ve ekolojik krizin derinleşmesi sonucu maruz kalacakları basınca direnebilmeleri oldukça zor. Su kaynaklarının daralması, tarımsal üretimin düşmesi, çarpık hiper kentleşmenin yarattığı sorunlar, seller ve aşırı hava olaylarının yaygınlaşması, IMF ve Dünya Bankası kıskacında piyasalaşma ve metalaşma süreçlerinin alabildiğine derinleşmesiyle birlikte bu tür tehditlere karşı direnç kapasiteleri iyice kırılganlaşmış bu toplumlar için neredeyse bir ölüm fermanı anlamına gelecek. Bangladeş’te milyonlarca insanı yerinden eden yirmi yılda bir gerçekleşen büyük sellerin artık neredeyse birkaç yıl arayla gerçekleşmesi ya da Filipinler’de geçtiğimiz Kasım yaşanan süper tayfun Haiyan’ın yarattığı devasa yıkım, iklim krizinin yarattığı aşırı hava olaylarının örnekleri sadece. “Aşırı” hava olaylarındaki bu artış örneğin Türkiye’de sonbahar ve kışın yağışsız geçmesiyle kuraklığa yol açarken ABD’de de dondurucu kutup soğuklarına neden olabilmekte. Kısacası aşırı ve istisnai olanın giderek “normal” hale gelmeye başladığı bir dönemden geçiyoruz.

Tüm bu alarm seviyesindeki betimlemelere rağmen egemen küresel siyasal aktörler yaklaşan felakete karşı “treni sallamakla” yetinmekteler. Varşova’da gerçekleştirilen 19. Taraflararası Konferans bağlayıcı hedefler oluşturma gündemini 2015’e kadar erteledi, dahası 2020’ye kadar anlamlı bir müdahalenin gerçekleşmeyeceği ortada. Bu son zirve gezegenin efendilerinin yoksulları ve yeryüzündeki canlı türlerinin önemli bölümünü küresel ekolojik kriz karşısında kendi kaderine terk ettiğini bir kez daha göstermekle yetindi.

fosil yakıtların altın çağı

Küresel siyasal mimarinin krize bir yanıt üretmekteki yetersizliğine karbon salınımlarının küresel düzeyde rekor seviyelerde artmaya devam edişi eşlik ediyor. James Hansen gibi önemli iklimbilimciler alışageldiğimiz, medeniyetin boy verdiği koşulları muhafaza edebilmek için atmosferdeki karbon birikiminin 350 ppm (parça/milyon) oranına düşürmek gerektiğini savunurken geçtiğimiz Mayıs’ta bu oranın 400 ppm’e ulaştığı açıklandı (atmosferde en son üç milyon yıl önce varolan bir oran). Geride bıraktığımız on yılda sera gazı emisyonları önce üç on yılla kıyaslandığında iki katından fazla bir artış sergiledi. Elbette bu artışta en önemli pay özellikle elektrik üretimi için yakılan kömürde. Halihazırda yeni 1200 kömür bazlı termik santralin inşası devam ediyor ve 2017’de küresel ölçekte yılda 1,2 milyar ton ilave kömür yakılacağı tahmininde bulunuluyor. Petrol ve doğal gaz üretimi de kapitalist sistemin doymak bilmez enerji iştahının yarattığı itkiyle sürekli bir yükselişte ve artan talep de sektörde şimdiye kadar değerlendirilmesi yüksek maliyet veya teknolojik nedenlerle mümkün olmayan kaynakların değerlendirilmesine imkân sağlıyor.

Özellikle doğal gaz ve petrol üretimindeki bu yeni gelişmelerin yarattığı dönüşümün en fazla gözlemlenebildiği yer ise ABD. Ülkede petrol üretimi 1970’te günde 9,6 milyon varilden 2008’de aşağı yukarı beş milyon varile düşmüşken son yıllarda bu rakam 5,7 milyon varile yükselmiş durumda. Enerji Dairesi’nin açıklamalarına göre bu rakam 2020 yılında günde 7 milyon varile yükselebilir. Bazı uzmanlarsa bu rakamın 10 milyon varile kadar uzanarak ABD’yi petrol üreticileri arasında Suudi Arabistan klasmanında bir üreticiye yükseltebileceğini söylemekte. İklim krizi karşısında petrol üretimi düşmek bir yana artıyor. 2020 yılında üretimin bugünkü günde 93 milyon varilden 110 milyona çıkacağı öngörüsünde bulunuluyor. Ülke çapında petrol ve gaz endüstrisi üretimi büyük ölçüde artırarak ABD’de onyıllardır devam eden üretimin azalması eğilimini durdurmuş durumda. Yeni teknolojilerin kullanımı ve artan fiyatlar sayesinde ABD’nin Nixon döneminden itibaren hedeflediği yabancı enerji kaynaklarından bağımsız olma hedefi ulaşılabilir hale gelmiş durumda. 2005’te ülke kullandığı sıvı yakıtın yüzde altmışını ithal ederken 2011’de bu rakam yüzde 45’e inmiş durumda.

Öte yandan doğal gazda da kaya gazı üretimindeki devasa artışla sektörde bir “altın çağ” yaşanacağı iddia ediliyor. Son on yılda ABD ve ardından Britanya’da doğal gaz üretiminde, hidrolik parçalama olarak adlandırılan sondaj yöntemi sayesinde bir patlama yaşıyor. ABD’de yaşanan bu petrol ve doğal gaz patlamasının ülkeyi enerjide “bağımsız” hale getireceği yönünde tahminler yapılmakta. Kaya gazının ve kaya formasyonlarının kimyasallar ve yüksek basınçlı suyla parçalanıp içerisindeki gazın serbest kalmasına dayanan sondaj yönteminin düşük karbon salınımına sahip olduğu iddiasıysa oldukça şüpheli. Üstelik süreç toprağa ve yer altı sularına başta metan olmak üzere kimyasalların sızmasına yol açtığı için yoğun biçimde eleştirilmekte. Bu yüzden son dönemde ABD ve Britanya’da yeni kaya gazı lisanslarına karşı çok sayıda yerel mücadeleler gelişmiş durumda.

Diğer yandan en büyük küresel petrol devlerinden BP ise 2030 yılında, petrol ve doğal gaz çıkarmada yeni sondaj teknolojilerinin devreye girmesiyle Batı yarımkürenin enerjide bağımsızlığı yakalayacağını tahmin etmekte. Fosil yakıtlarınsa bugünden yüzde 39 daha büyümüş bir ekonomide yüzde sekseni aşan bir oranda bulunacağı tahmininde bulunuluyor. Çok değil, daha üç buçuk yıl önce Meksika körfezinde tarihin en büyük çevre katliamına yol açmış aynı BP, Grönland’ın kuzeydoğu açıklarında petrol ve gaz arama lisansına kavuştu. Önümüzdeki yıllarda yazları tamamen buzdan azade olması öngörülen Kuzey Buz deniziyse ABD, Britanya, Kanada, Norveç ve Rusya gibi ülkeler ve küresel petrol ve gaz şirketlerinin yeni av sahasına dönüşüyor hızla.

Küresel güney, karbon emisyonlarındaki artışta çok daha yüksek bir orana sahip olsa da bu artışın en büyük sebebi kuzeyin emisyonlarını güneye aktarmasında yatıyor. Başta Çin olmak üzere güneyin üretim merkezlerinin sera gazı emisyonlarındaki payı artarken asıl olarak bu emisyonlar kuzeyin üst orta sınıflarına yönelik mal ve hizmet üretimin ve ihracından kaynaklanıyor. Yani Kuzey’in mal ve hizmet üretiminin güneye kaydırması iklim krizine ilişkin tarihsel ve güncel sorumluluğunu da güneye yüklemesinin kapısını aralıyor.

Gündelik hayatlarımıza etkilerini henüz yakıcı bir biçimde hissetmesek de iklim krizi yeryüzündeki yaşama varoluşsal bir tehlike oluşturmaya devam ediyor. Mevcut siyasi-iktisadi sistem ve onun temsilcileri sorunu görmezden gelerek, küresel eşitlik ve adalet ilkelerine dayalı bir yanıtın verilmesini önleyerek insanlık ve canlı yaşamının tümünü tehlikeli bir rotaya sürüklüyor. Sorunun vehameti karşısında atılmayan her adım insanlığın iklim krizi ile başa çıkabilme ihtimalini azaltıyor, çıkış kapısını daraltıyor. Öte yandan tüm dünyada gelişen ekoloji hareketi egemenlerin siyasal ve iktisadi imtiyazlarına meydan okudukça daha büyük bir tehdit olarak algılanıyor. “Üç beş ağaç” için mücadele edenlerin kriminalize edilmeleri, başbakanın ağzından neredeyse vatan haini ilan edilmeleri “bize has” bir durum değil. Örneğin Britanya’nın iklim değişiminden sorumlu danışmanına göre iklim değişimine karşı verilen mücadelenin kaybedilme riskinin en büyük sorumlusu, enerji meselesinde “ılımlı bir uzlaşmaya” yanaşmayan yeşil hareketteki “aşırı solcuların” varlığı. Oysa ekolojik krizden çıkış ancak kapitalizmden kopuş hedefi ekoloji hareketinin temel dayanaklarından biri haline gelişiyle olanaklı hale gelebilir. Alışageldiğimizden çok daha çetin koşullara sahip olacak bu yeni dünyaya ancak piyasanın vahşetini dizginlemiş, ekosistemlerin kendini onarmalarına imkan tanıyan ve üretim ve yatırım kararlarını demokratik, çoğulcu ve aşağıdan bir plan çerçevesinde alan toplumlar, direnme ve uyum kapasitesine sahip olacaklar.

Bulunduğu kategori : Kızıl-Yeşil

Yazar hakkında

İlgili Yazılar