Kriz yönetiminin krizi – Ümit Akçay ile TL’deki hızlı değer kaybının anlamı üzerine -

  1. Liranın yabancı para birimleri karşısındaki hızlı değer kaybının nedenleri nelerdir?

Temel nedeni, Türkiye’nin 2013 sonrasındaki yapısal kriz konjonktüründe olması. 2013 sonrasında, 2002-2013 arasındaki gibi TL’nin istikrarının sürmesi ve faizin göreli olarak düşürülmesi mümkün olmaktan çıktı. Dolayısıyla, 2013 sonrasında ekonomik büyümeyi artırmak için faizlerin düşürülmesi çabaları, TL’deki hızlı değersizleşmelerle karşılaştı. Bu Türkiye’nin küresel kapitalizmle eklemlenme biçiminin, yani bağımlı finansallaşma modelinin ortaya çıkardığı bir çelişki.

Daha kısa dönemli nedenlere baktığımızda ise, Covid-19 salgını kaynaklı sorunları görüyoruz. Örneğin turizmin çökmesi, ülkeye gelen dövizde ani bir azalma yaşanmasına neden oldu.

Ek olarak Covid-19 salgını ile mücadele için uygulanan halk sağlığı tedbirlerinin ekonomik etkileri ile ortaya çıkan büyük ekonomik daralmayı kısmen de olsa yumuşatmak için iktidarın Mart sonrasında giriştiği ‘geleceğe kaçış 2.0’ adımının tökezlediği karşımıza çıkıyor. Doğrudan gelir desteği yerine kredi genişlemesini, sermaye kontrolleri uygulamadan hayata geçirince, kredi genişlemesinin bir kısmının dövize yönelmesi sonucunda, TL’deki değer kaybı ortaya çıktı.

Esasında Covid-19 salgını döneminde Türkiye benzeri ülkelerden tarihi seviyede sermaye çıkışı oldu. Yani TL’deki değersizleşme daha erken ve zamana yayılarak gerçekleşebilirdi. Ancak ekonomi yönetimi geçtiğimiz birkaç ay boyunca, Merkez Bankası rezervlerini kullanarak dövizi sabitlemeye çalıştı. Bunu muhtemelen TL’deki değersizleşmenin enflasyonist etkisinin oluşması durumunda faizi düşüremeyecekleri için yaptılar ancak sonuçta yaşanan, TL’deki değersizleşmenin sadece geciktirilmesi oldu.

  • Yükselen döviz kuru ve borçlanma maliyetlerinin yükselmesi yeni bir finansal krize neden olur mu?

Gerek iktidar gerekse muhalif çevrelerde konuşulan ‘sonbahar’ senaryolarında, bu tip bir gelişmenin yaşanabileceğine işaret ediliyor. Özellikle, döviz borçlusu firmaların borç ödeme takvimlerine göre Ekim ve Kasım aylarında yüklü geri ödeme zorunluluğu olduğu için, TL üzerindeki baskının daha da artabileceği konuşuluyor. Bu açıdan bakınca sonbaharda 2018’in benzeri bir döviz krizi ile karşılaşma ihtimalimiz mevcut.

Ancak ekonomi yönetimi geçtiğimiz haftaki gelişmelerden sonra, kendi izlediği kredi genişlemesi politikasının sonuna gelindiğinin farkına vardı ve faizleri örtülü olarak da olsa artırma başladı. Faiz artışına devam ederlerse sonbaharda beklenen bir finansal krizi atlatabilirler ancak bunun en az kriz kadar büyük bir başka maliyeti var. Ekonomi zaten daralıyor, son dört ayda milyonlarca yeni işsiz eklendi ve daralan bir ekonomide faizin artması, olası toparlanma tarihini daha da ileriye atacak.

Kısacası, yeni bir döviz krizi ihtimali var, ancak bunun ertelenmesi imkanları da mevcut. Bu olasılıkların hangisinin gerçekleşeceğinde Covid-19 salgınının nasıl seyredeceği de etkili olacak. Her iki olasılığın da iktisadi ve siyasi sonuçları var. İktidar, bu sonuçlardan hangisinin kendisi için daha az zararlı olacağını hesap ederek hareket edecek.

  • 2018’den beri alınan kararlara bakılınca Türkiye kriz yönetimini devam ettirebilir mi? Bundan sonra hangi adımların atılmasını bekleyebiliriz?

İktidarın kriz yönetimi, sorunları geleceğe ertelemek üzerine kurulu. Eskiye göre, finansal kapitalizmin ve otoriterleşmenin sağladığı olanaklarla bu biraz daha mümkün hale gelmiş durumda. Ancak temel bir çelişki 2013’ten beri iktidarın peşini bırakmıyor.

Bir yandan, sermaye girişlerine ve kredi genişlemesine dayalı 2001 model bağımlı finansallaşma programını sürdürmek giderek zorlaşıyor. 2018’den sonra uygulanan kısmi sermaye kontrolleri, Varlık Fonu’nun oluşturulması, kamu bankalarının daha etkin kullanılması, kısmi korumacı önlemler ve Merkez Bankası ile bağımsız kurumların yeniden politikleştirilmesi, IMF programından sapmalar olarak görülebilir.

Diğer yandan iktidar bu post-neoliberal yolda halen ‘utangaç’ davranıyor, bir arayış olmasına rağmen model değişikliği söz konusu değil. Örneğin geçtiğimiz hafta dövizde bir dalgalanma yaşanınca, kısmi sermaye kontrolleri hemen gevşetildi, örtülü de olsa faiz artışına gidildi. Bu bocalama, birikim modeli krizinin nasıl çözüleceğine dair yeni bir hegemonyanın henüz oluşmamasının bir sonucu olarak görülmeli. Bu bocalama sürdükçe, kriz yönetiminin krizi, önümüzdeki dönemin de en önemli özelliği olacak.

Bulunduğu kategori : Dâhiliye, Uncategorized

Yazar hakkında