Yeni bir kriz yönetim mekanizması: McKinsey | Tayfun Mertan -

McKinsey & Company, kendi tanımına göre, özel ve kamu sektörlerinden kurumlara hizmet veren küresel bir işletme danışma şirketi. Yaptığı işi, “müşterilerinin uzun ömürlü ve hayati gelişimler göstermesine ve en önemli hedeflerine ulaşmalarına yardım etmek” olarak anlatıyor. Aslında genel olarak uluslararası alanda hizmet veren bütün şirketler ve örgütler gibi, McKinsey’nin de yaptığı işlerin ayrıntısından çok şöhreti biliniyor. 120’den fazla şehirde ofisi bulunan, 14 binden fazla danışmanlık hizmeti vermiş, 90 yıldan fazla bir geçmişe sahip olan bir şirketten bahsediyoruz.

Havacılık ve savunma, tarım, otomotiv, finansal hizmetler, medya ve eğlence, telekomünikasyon, madencilik, petrol, altyapı, kâğıt ve orman ürünleri, taşımacılık ve lojistik gibi birçok çeşitli alanda hizmet veriyor ve bu alanlarda güncel konularla ilgili bilgi üretimi gerçekleştiriyor. Bunları yaparken de, McKinsey, bütün uluslararası şirketlerin ve örgütlerin yaptığı gibi günümüz liberal söylemini yoğun bir şekilde kullanıyor. Şirket değerleri ve hizmetleri arasında olan “müşterinin ve firmanın kaynaklarını maliyet verimli bir şekilde yönetmek”, müşterilerinin “şirketlerini büyütmek” ve onlara “küresel bir perspektif sunmak” gibi söylemlerle kapitalist sistemin yeniden üretilmesine katkıda bulunuyor.

McKinsey’ye dair uluslararası alanda eleştirel yorumlar da yok değil. The Independent ve Foreign Policy gibi ana akım medya kurumlarında bile bu şirketi eleştiren ve neoliberal yaklaşımını kabul eden yazılar yayımlanmış. Türkiye’deki bütün bakanlıklardan temsilcilerin olması planlanan Maliyet ve Dönüşüm Ofisi’nin bu şirketle çalışmasının ne anlama geldiğini tartışmadan önce uluslararası düzeyde McKinsey neler yapmış, hakkında neler söylenmiş, bunlara kısaca göz atmakta fayda var.

Yakın dönemde McKinsey ile ilgili en dikkat çeken olay, Suudi Arabistan ile McKinsey’nin yapmış olduğu anlaşma gibi duruyor. Suudi Arabistan ekonomisini petrol bağımlılığından kurtarmak için 2016’da ortaya atılan, “Milli Dönüşüm Programı” ismiyle Suudi Arabistan kabinesince onaylanmış durumda olan “Vizyon 2030” isimli programın hazırlanılmasında McKinsey’ye danışılmış. Program içerisinde, enerji sektörüne olan bağımlılığın azaltılmasıyla birlikte kamu iktisadi teşebbüslerinin özelleştirilmesi, sermaye piyasasının geliştirilmesi, özel sektörün büyütülmesi ve diğer devlet harcamalarının azaltılması gibi planlar var.

Dikkat çeken önemli bir husus da McKinsey ile daha önce çalışmış olan Bahreyn, Mısır, Libya, Yemen gibi ülkelerde rejimlerin Arap İsyanları döneminde yıkılmış veya dönüşüme uğramış olması: McKinsey’nin one-size-fits-all (herkese uyan tek tip) yaklaşımı “müşterilerinin” – yani devletlerin ve bu devletlerin yönettiği toplumların – siyasi yapılarına, tarihsel ve toplumsal geçmişlerine dair bir farkındalık barındırmıyor.

Bahsedilmesi gereken bir diğer konu da ABD Göçmenlik ve Gümrük Muhafaza (ICE) kurumunun, mültecilere ve göçmenlere yönelik uluslararası düzeyde tepki çeken uygulamalarının da McKinsey ile ilişkili olup olmadığı tartışması. Zira ICE’a yönelik tepkilerin artmasından sonra bu kurumla da çalışmış olan McKinsey artık hizmet vermeme kararı almış. Şirketten yapılan açıklamada ICE’ın yaptığı insanlık dışı uygulamalarla McKinsey’nin alakası olmadığı belirtilse de iki kurum arasında yapılan anlaşmaya dair hiçbir ayrıntı bilinmiyor.

Türkiye’nin McKinsey ile tanışıklığı ise aslında eskiye dayanıyor. Yapılan anlaşmaların gizli tutulması dolayısıyla var olması muhtemel daha eski ilişkilerin bilgisini haiz olamasak da 2004’te yayımlanan bir haberde McKinsey’nin enerji özelleştirmelerine finansal danışmanlık yapacağı belirtilmiş. Aynı haberde Ziraat Bankası ve Halkbank’ın özelleştirilmesi, Pamukbank’ın Halk Bankası’na entegrasyonu gibi planların arkasında yine McKinsey’nin olduğu, bu şirketin Sabancı, İhlas, Doğan Grubu gibi holdinglere de danışmanlık yaptığı yazılmış.

Peki McKinsey’yi bugün Türkiye için özel yapan nedir?

Önceki ekonomik kriz yönetimleri ve birikim rejimi değişimleri için 1946-2006 arasında IMF ile yirmi stand-by anlaşması imzalanmıştı. Bu anlaşmalar, durum tespitinin ardından, programın ve borç miktarının belirlenmesi ve hem programın uygulanması sırasında hem de sonrasındaki raporlamaları kapsamaktaydı.

Daha da öncesine gidersek, 1873 yılında borsa krizleri Avrupa ve Amerika para piyasalarını etkileyince Osmanlı Devleti, Avrupa para piyasalarından borç bulamamaya başlamıştı. Osmanlı 1876’da borçların ödenmesini durdurduğunu açıkladıktan sonra 1881 yılına kadar sürecek görüşmeler başladı. Borçların bir kısmının miktarları ve ödeme koşullarının değiştirilmesi ile beraber, Osmanlı içinde yabancı devletlerin temsilcisi olarak devletin bazı vergi gelirlerinin Avrupa’daki alacaklılara ödenmesi için çalışacak bir örgüt kurulmasına karar verildi. Genel Borçlar İdaresi, Düyun-u Umumiye adını alan bu örgüt, kendine tahsis edilen vergi gelirleriyle yirmiyi aşkın kentte beş bin kişiyi ve üst düzey iki yüz Avrupalıyı çalıştırdı. Hükümet adına alacaklılara karşı sorumlu olan bu yapılanma, Osmanlı’ya borç vermenin risklerini azalttı, bu sayede borçlanmaya devam edildi. Ayrıca, vergi gelirlerine sahip olduğu ürünleri destekledi, bir nevi kendisi ve alacaklılar için maliye politikası uyguladı. Her yeni borçlanma için devlet çeşitli imtiyazlar vermek zorunda kaldı. 1923’te Lozan Antlaşması imzalandığında Osmanlı borçları serbest ticaret ve açık kapı politikası karşılığında beş sene ertelenmişti. Osmanlı borçları ancak Mayıs 1954’te bitti.

McKinsey, “özel şirket danışmanlığı” adı altında, Düyun-u Umumiye ve IMF’den farklı bir kriz yönetimi mekanizması olarak ortaya çıkıyor. Fakat önceki iki kriz yönetim mekanizması ile benzerlikler de taşımakta. Örneğin McKinsey’nin, Düyun-u Umumiye gibi bakanlıkların temsilcilerinin bulunduğu Maliyet ve Dönüşüm Ofisi’nin danışmanlığını yaparak maliye politikasının hazırlanmasında rol oynayacak olması. Başka bir deyişle, IMF’nin önerdiği özelleştirme, tarımsal destekleri kesme, kamu harcamalarını azaltma gibi maliye programlarının her zaman aynı stand-by anlaşmaları içinde uygulanamadığını göz önüne alırsak, McKinsey’yi IMF’den ayıran maliye politikasına yön verebilme konumunun, onu Düyun-u Umumiye ile benzeştirdiğini söyleyebiliriz. IMF ile gösterilebilecek benzerlik ise IMF gibi McKinsey’nin de uluslararası sermayenin güvenini tesis edecek bir mekanizma özelliğine sahip olması.

McKinsey’nin danışmanlığı, neoliberal yönetimselliğin ve devletin şirkete dönüşmesinin mükemmel bir örneği olarak karşımıza çıkıyor.

Neoliberal yönetimsellik, klasik liberalizmin laissez-faire (bırakınız yapsınlar) anlayışının ötesine geçerek, devleti laissez-faire’i bir sistem olarak sağlayan, koruyan ve onu tehdit eden her olaya karşı savunan yere konumlandırır. Serbest piyasa artık uzun çabalar sonucu ulaşılacak hedef konumuna gelmiş olur. Adam Smith’in “görünmez eli” devlet haline gelir ve serbest piyasanın özü olan saf rekabeti üretim ilişkilerine yerleştirmek devletin temel hedefi olarak belirlenir.

Maliye politikasında devlet aynı bir şirket gibi “maliyet hesabı” yapmaya başlar. Bu maliyet hesabında eğitim, sağlık, işsizlik sigortası, vergi ya da altyapı yatırımları için gereken kaynak ve hangisine ne kadar kaynak ayrılacağı belirlenir. Bu noktada iktidarların başarılı olması işletmecilik performansına bağlanır ve kişilerin refahı ve refahın dağılımı ile ilgili göstergeler yerine ekonomik büyüme, enflasyon, cari açık gibi göstergeler “başarılı” olup olmamayı belirler. AKP’nin başarısı da yıllardır “ekonomik istikrar” ile anılmakta, refah dağılımı, adalet, demokrasi ve özgürlüklere dair göstergeler geri planda bırakılmaktadır. 16 yıldır uygulanan ekonomi politikalarının ardından bugün, devletin şirket gibi yönetilmesi anlayışıyla, amacı kar maksimizasyonu olan bir şirket bütün devlet mekanizmasını kapsayacak bir ofise danışman yapılmaktadır.

Sonuç olarak baktığımızda piyasa devlete danışmanlık veren bir konuma erişiyor. McKinsey, devletin maliye politikasına yön vererek, servet ve kamu kaynakları bölüşümünü etkileyecek. Devletin koruyamadığı piyasayı koruyarak, görünmez el olarak işleyecek. Bununla birlikte, bir danışmanlık şirketi olarak müşteri memnuniyetini de ön planda tutacak. Danışmanlık boyunca McKinsey’nin IMF gibi uluslararası sermayenin mi, Düyun-u Umumiye gibi alacaklıların mı, yoksa herhangi bir şirket gibi müşterisinin, yani AKP’nin mi çıkarlarını ön planda tutacağı görülecek.

İçinde bulunduğumuz krizde borçların büyük oranı özel sektör borcudur. Hatta kimi yazarlar Türkiye’nin ilk defa bir “özel sektör borç krizi” ile karşı karşıya olduğunu belirtmektedir. Kimin batıp, kimin çıkacağına iktidarın karar verecek olması, neoliberal yönetimselliğin birinci şartı olan serbest piyasanın ve rekabetin korunmasını ihlal edeceğinden, aslında IMF seçeneğinin kullanılmaması sadece “IMF’ye borç verdik” söylemini korumak için değil, aynı zamanda denetimsizliği ve keyfiliği sürdürmek içindir. Bir devleti yöneten hükümet olarak IMF’yi muhatap almak yerine, devleti bir aile şirketi gibi yöneterek McKinsey’nin müşterisi olmak, bu denetimsizliği ve keyfiliği devam ettirme isteğinin bir sonucu olarak görülebilir. Bu sebeple de IMF’siz IMF programı olarak YEP’in uygulanması için yine denetimsiz bir şekilde (anlaşma, ihale  ve sairenin şeffaflıktan uzak haliyle) McKinsey’nin danışmanlığının satın alınması, bu keyfiliği sürdüreceğinden uluslararası piyasaların karşısında gerekli imaj makyajının yapılmasını engelleyecektir. Yani, McKinsey’yi önceki kriz yönetim mekanizmalarından farklı kılan durum, iktidarın istediği ölçüde işleyecek olmasıdır.

Bulunduğu kategori : Dâhiliye

İlgili Yazılar