Kriz Gölgesinde Dünya Ekonomisi ve Türkiye - and

 

Barış: Merhaba Karşı Radyo dinleyicileri. Bugün bu programda dünya ve Türkiye ekonomisindeki son gelişmeleri konuşacağız.  Ben Barış Alp Özden.

Ümit: Ben Ümit Akçay.

Barış: Programa şöyle başlayalım. Bu hafta en çok konuşulan mesele FED’in beklenen kararının ne olacağıydı. FED’in yani Amerikan Merkez Bankası’nın. Uzun bir süredir Amerikan Merkez Bankası’nın faizleri arttıracağı düşünülüyordu, bekleniyordu.  Bu nedenle Türk Lirası dolar karşısında uzun bir süredir değer kaybediyordu. FED bu kararı en azından bir süre daha erteledi. Onun açıklaması geldi bu hafta, bununla başlayalım konuşmamıza. Ne dersin Ümit, FED niye bu kararı aldı?

Ümit: Aslında pek çok şey söylenebilir ama karar almadan önce hemen birkaç hafta öncesinde emareler gelmeye başlamıştı. Özellikle IMF’nin uyarıları vardı. Eğer FED faiz artırımına giderse dünyanın geri kalanında bunun önemli finansal krizleri tetikleyebileceği konusu gündeme gelmişti. Şimdi FED’in faiz kararında aslında şöyle bir durum var; FED enflasyonun gelecekteki 16-18 ay 12-18 ay sonrasındaki artış olasılığına karşı faizleri arttırmaya çalışıyor. Yani şu andaki güncel enflasyona bakmıyor aslında. İşin teknik yanı bu, ancak meseleyi bir konjonktür içinde değerlendirmek lazım. Bu da 2008’den beri içinde bulunduğumuz küresel kriz konjonktürü. Dolayısıyla Amerika sadece teknik olarak enflasyon verisine bakarak kendi iç ekonomik datasını değerlendirerek karar alıyor diyemeyiz. Zaten FED’in gerekçelerinde de her ne kadar enflasyon beklentilerinin %2’nin altında kalacağı ve bu nedenle faiz artışına bir süre daha gitmediğini söylesede aynı zamanda küresel ekonomideki istikrarsızlıklarını da gerekçe olarak gösterdi. Burada aklımıza hemen Çin geliyor. Haziran’dan sonra Temmuz başından itibaren Çin borsasındaki kuvvetli düşüşler oldu ve buna kaynaklık eden Çin’in son 20 yıldaki yüksek büyüme patikasından değiştiğini ve bundan büyüme temposunun yavaşlayacağı beklentisigelişti. Dünya ekonomisinde Çin’in kapladığı yer dolayısıyla, pek çok alana etki ediyor bu. Örneğin emtia fiyatlarının düşüşü, bir yönüyle Çin büyümesinin yavaşlamasıyla ilgili. Çin’in buna karşı hamle olarak geliştirdiği devalüasyon kararı yine bununla ilgili. Tabi Çin’in hemen FED kararı öncesi yaptığı bu hamleler aslında Çin’in dünyaya deflasyon ihraç etmesi anlamına da geliyordu. Çünkü hem sattığı malları ucuzlatması hem de büyümenin yavaşlaması nedeniyle emtia fiyatlarının aşağı çekilmesi Avrupa’da ve Amerika’da enflasyon artışını dizginleyen önemli bir etken olmuştu. Dolayısıyla belki söylenebilecek olan Amerika’nın iç verilerinin gerekliliklerinden çok dünya ekonomisindeki kriz konjonktürüne göre FED’in bu kararı verdiği. Tabi ikinci olarak da bu kararın anlamı küresel krizin hala sürdüğünün tescillenmesiydi. Konjonktür bu şekilde gidiyor. Peki, faizler konusunda ne düşünürsün yani bu faizlerin düşük olması ne anlama geliyor hem Amerika açısından hem geri kalan yerler açısından?

Barış: Sen de söyledin. FED aslında faizleri en son 2006 yılında arttırmış. Özellikle 2008 krizinin patlak vermesinden itibaren de neredeyse sıfır dolaylarında FED faizi tutuyor. FED faizi niye düşük tutuyor? FED’in faizi düşük tutmasının sebebi, bu küresel kriz karşısında aslında bütün dünyayı paraya boğarak, küresel ekonomiyi canlandırmak istiyor. Burada şunu da söylememiz lazım, FED’in bir özelliği var. FED herhangi bir Merkez Bankası değil. FED dünyanın rezerv parası, referans parası olan doları yönetiyor. Bunun da arkasında dünyanın en büyük hegemonik gücü olan Amerika var. Bu tartışmalarda, sen de bilirsin, Amerikan emperyalizminin temel özelliklerinden bir tanesi olarak şu söylenir: Amerikan hegemonyasını bu kadar güçlü kılan şey Amerika’nın özellikle İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra sadece kendi ekonomisini değil, tüm dünya kapitalizminin de sorumluluğunu üstlenmesi. Tüm dünya kapitalizminin esenliğini, sürdürülebilirliğini, sermaye birikiminin devamını gözetmesi. O yüzden bütün dünya, Avrupa, gelişmekte olan ülkeler, kapitalist dünyanın diğer kısmı da İkinci Dünya Savaşı sonrasında Amerika’nın bu özelliğinden dolayı, bu sorumluluğu almasından dolayı onun emperyalizmini, hegemonyasını kabul etmişlerdi. FED 2008 sonrası buna uygun bir pozisyon aldı. Bunun birtakım kendi ekonomisine dair de olumsuz etkileri olmasına rağmen faizleri bu kadar düşük düzeyde tuttu. Bunun hala bu düzeyde tutulması, sadece Amerika için değil, tüm dünyada krizin etkilerinin sürmekte olduğunu gösteriyor. Gerek Çin’de, Çin ekonomisindeki yavaşlama, gerekse de Çin’in de dahil olduğu BRICS ülkelerinde, kikrizden sonra önemi artmıştı bu ülkelerin, bu ülkelerdeki kriz, Brezilya’nın ciddi bir resesyona girmiş olması vesaire dolayısıyla bu politikasını sürdürmeye devam ediyor.

Ümit: Orada şey var, 2010’ların hemen başında Amerika çökmüşken Avrupa’da çökmeye başlamışken “decoupling” hikâyesini ortaya atmışlardı. Dünya büyümesi BRICSülkeleri sayesinde gerçekleşiyor diyorlardı. Gelişmiş ülkeler küçülürken gelişmekte olan ülkeler büyüyor. “Ayrışma” olarak Türkçe’ye çevirmişlerdi. Pozitif ayrıştı BRICS ülkeleri. Ondan sonra, tabii bu 2012’ye kadar geldi. Orada da şöyle enteresan bir durum var. 2000’ler boyunca BRICS ülkeleri diyelim ya da yükselen piyasalar olarak kodlanan ülkeler diyelim, bunlar aslında Amerika’daki kredi genişlemesinin yarattığı sermaye akımları sayesinde kuvvetli büyüme gerçekleşmişti. 2008’de kesinti oldu ama tam senin söylediğin gibi Amerika krizden çıkış için kuvvetli bir şekilde para pompaladığı zaman aslında 2008’e kadar gelen süreç, 2009 kesintisinden sonra yeniden devam etti. Türkiye de % 9 büyümüştü 2010-2011’de. Dolayısıyla tam Amerika’nın can havliyle sürdüğü faiz düşüklüğü, ek olarak da parasal genişleme, bizim gibi ülkelere geldi. Ama işte hikâye 2012’den sonra belirginleşti. Onun ilk etkisi ortaya çıktıktan sonra 2013, 2014 ve 2015’te daha sık gördüğümüz krizin aslında esas yörüngesinin ya da merkezinin diyelim, bizim gibi ülkelere kaymakta olduğu. İlk başta Amerika’ydı sonra Avrupa’yı vurdu. Hala oralarda devam ediyor ama şimdi Çin yavaşlaması, Brezilya gibi, Türkiye’de düşük büyüme gibi krizin seyrini de gözetirsek böyle bir eğilim var. Dolayısıyla faizin düşük olması bunları gözetmek zorunda olan hegemonik devletin aslında zorunlu olarak bir anlamda aldığı kararlardan biri.

Barış:Peki, ama biraz Türkiye’ye geçmeden önce bir konuyu da birazcık konuşalım istersen. Bu politika faizi düşük tutarak, miktarsal genişleme ile parasal genişlemeyle bütün dünyayı bir likitedeye boğma politikası ile dünya kapitalizmi sorunu çözmedi. Yani bu parasal genişlemeyle, yatırımlar, tüketim, sermaye birikiminin artması, büyüme biçiminde de sonuçlanmadı. Birazcık bunu da konuşalım mı? Ne oldu özellikle bizim gibi ülkelerde, oradan da biraz Türkiye’ye gelelim. Gelişmekte olan ülkelerde bunun sonuçları ne oldu? Bol likiditenin, yüksek para girişinin, sermaye girişinin etkisi ne oldu?

Ümit:2000’ler boyunca yaşanan yüksek büyüme oranları buydu yani etkilerinden biri buydu, şöyle bir durum var. Dünya ekonomisi ile entegrasyon düzeyi arttıkça ve finansal serbestleşme süreçleri tamamlanınca ülkeler uluslararası sermaye akımlarının ortaya çıkmasından sonra dünyanın geri kalanında dolaşan fonlar tekrardan Amerika’ya doğru yönlenmeye başladığı zaman bizim gibi ülkelerde ekonomik büyüme tempo kaybediyor. Tabi bu bizim gibi ülkeler açısından buna neden oluyor ama başta işaret ettiğin Amerika açısından sorunu çözmüyor. Yani, belki buraya biraz daha vurgu yapmak lazım. Şu anda Amerika’da 2008 krizinin patlak vermesine neden olan mekanizma olduğu gibi işlemeye devam ediyor. Yani,daha çok  düzenlemecilerin söylediği finansal alanın gri bölümü bu gölge bankacılık sisteminin büyümesi, yeni finansal mimarinin oluşması falan. 2008 krizinden sonra Wall Streetin dizginlenmesi girişimleri tamamen sonuçsuz kaldı.  Wall Street firmalarının yani ilk beş büyük bankanın ekonomi içindeki büyüklüğü kriz öncesinden daha da yükselmiş durumda. Dolayısıyla 2008’i yaratan mekanizma aynen işlediği sürece krizin tekrarlanmaması için bir sibebimiz yok, bir gerekçemiz yok.

Barış: Pardon sözünün kesiyorum. Geçenlerde okudum. Biraz da böyle popüler bir konu, sık sık buna ilişkin haberlerde çıkıyor. Biliyorsun Amerika’da 2008’den beri ortalama ücretler düşüyor. Bir tek CEO’ların ücretleri çok artmış. Yüzde bir diyorlar ya.

Ümit: Tabii, şimdi buradaki esas mesele şu; tekrar kriz vurduğunda eğer vurursa bu sefer merkez bankalarının elinde faizi düşürerek krize müdahale etme silahı da ortadan kalktı. Amerika istisnai bir durumda…Hani dediğin hegomonik devlet, rezerv parayı basması açısından istisnai bir durumda. Ama dünyanın geri kalanı için para politikası sınırına ulaştı, maliye politikası da sınıra ulaştı. Çünkü bütün devletler borç batağı içinde. Krize müdahale etmek için para politikası aracımız yok şimdi o zaman maliye politikasını devreye sokup kamu harcamalarını genişletelim, insanlara gerekirse cebine para verip harcamasını sağlayalım yoluna da gidemeyecekler. Dolayısıyla bence gelecek dalgadan bizden çok kapitalistlerin kendisi korkuyor. Çünkü devleti çağıracak bir durum ortdan kalkıyor ya da devletin yangın söndürücü gibi müdahale etmesi giderek zorlaşıyor, çünkü itfaiye aracındaki sular bayağı boşalmış durumda. Dolayısıyla, bu faiz kararı öyle ya da böyle artsa da, sanıyorum Aralık ayında tekrar gündeme gelecek bu tartışma, yangın sönmeyecek ve biz bu krizi uzun süre daha hem Amerika hem Avrupa için, Çin’i de eklediğimizde Türkiye, Brezilya gibi ülkeler açısından önemli sosyal gelişmelerin tetiklenmesine neden olabilecek bir sürecin içerisindeyiz aslında.

Barış: Buradan biraz Türkiye’ye de gelelim. Bahsettin, gelişmekte olan ülkeler zaten Amerika’nın parasal politikalarıyla daha da kırılgan hale gelmişlerdi. Kırılganlığın en yüksek olduğu ülkelerden bir tanesi de, hatta belirli açılardan en yüksek kırılganlığın olduğu ülke de Türkiye.

Ümit: Evet sayılan listelerde hep yukarıda çıkıyor Türkiye.

Barış: Ya birinci ya da ilk üçün içerisinde çıkıyoruz. Bu aslında çok yeni bir durum da değil. Öğrenciyken aslında Korkut hocalar falan yazarlardı. 90’lı yıllardan itibaren Türkiye’nin finansal liberalleşmesinden itibaren Türkiye yabancı sermaye girişlerine çok bağımlı bir ülke haline geldi. Düşük tasarruflu, düşük yatırımlı bir ülke olarak en bağımlı ülke haline geldi. 2000’li yıllarda bu bağımlılık daha da arttı. Bizim bu kadar FED kararını konuşmamızın bir nedeni de o. Bakıyorum ara sıra internet sitelerine dünyada nasıl konuşuluyor FED kararı diye, Amerika kaynaklı ekonomi sitelerine girdiğimde FED kararıyla ilgili haber pek çıkmıyor.

Ümit: Esas gündem bizde oluyor.

Barış:Peki Türkiye’de bu kararın etkisi ne olacak? Türkiye tabii biraz rahatladı çıkan haberlerden. Medya diliyle işte “Doların ateşi söndü.” gibi. Sönmemiş aslında, eski seviyelerin gelmeyeceği açık ama bunun kısa süreli siyasi etkilerini konuşalım biraz. Önümüzde 1 Kasım’da seçimlere gidiyoruz, AKP de tabii merakla takip ediyor bu süreci. Türkiye’de iktisadi krizin, iktisadi durumun seçmen davranışı üzerinde çok etkili olduğunu biliyoruz. Bunun kısa süreli siyasi etkileri ne olacak? Ondan sonra aslında uzun süreli ekonomik etkilerinden bahsedelim istersen.

Ümit: Valla uzun uzun konuşulabilir ama kestirmeden benim düşüncem şöyle, demin bahsettiğimiz 2012’den itibaren büyüme temposu düşmeye devam ediyor. Bunun sonucu Türkiye’ye gelen fonların getirisi azalıyor. Getiri azaldığı ölçüde burasının cazip olma kaynakları ortadan kalkıyor aslında. Bunun bir tarafı elbette kurumsalcıların sürekli vurguladığı Ali Babacan’ın zaman zaman FİFA gözlemcisi tadında dile getirdiği, “Hukukun üstünlüğü yok, demokrasi yok.”, “Mülkiyet hakkı korunmadığı için gelmiyor.” gibi şeyler de var. Yönetim şeklinin değişip değişmediği, Kürt Meselesi’nin aldığı boyut vesaire bunların hepsi güvenlik kaygıları olarak söyleniyor. Bunların hepsi üst üste geldi ama yapısal olarak da zaten 2012’den itibaren yavaşlamaya başlamıştı. Kısa vadede 1 Kasım’a kadar ekonominin kötüleşmesini engelleyici bir karar oldu. Bu “ani durma” dedikleri şeyin olmayacağı kısa vadede görünüyoren azından Kasım’a kadar. Ama sorunlar, Kasım sonrası kurulacak yeni hükümetin kucağına atılmış oldu. Bir koalisyon mu kurulur, tek başına bir AKP hükümeti mi çıkar? Bunları bilemiyoruz tabii, ama her ne çıkacaksa ciddi bir ekonomik sorunla karşılaşacak ve bunu kucağında bulacak yeni hükümet. Kabaca böyle düşünüyorum. Kısaca istersen son birkaç haftadaki verilere değinelim. Büyüme verisi açıklandı ikinci çeyrek, ne diyorsun?

Barış: İkinci çeyrek büyüme verisi beklenenden yüksek çıktı aslında % 3’ün üzerinde çıktı, bu beklenenin üzerindeydi. Çünkü beklentiler bu yılın ortalamasını % 3’ün altında olacağı yönündeydi. Dolayısıyla hükümet tarafından bu, aslında Türkiye’de ekonominin iyi bir yolda olduğunun işareti olarak yorumlandı. Biliyorsun işte Ekonomi Bakanı da bunu söyledi. Dolardaki artışın da bir spekülasyon olduğunu söyledi.

Ümit: Araya gireyim, Anadolu Ajansı bir grafik hazırlamıştı Avrupa ülkeleri ile Türkiye’nin büyümesini karşılaştırmış. Türkiye tabii en yüksekte, “Avrupa ağlıyor!”, “Türkiye’yi kıskanıyorlar!” diye.

Barış:Tabii anlaşılıyor ki, büyümenin bileşenlerine bakıldığında seçim öncesi konjonktürünün bir ürünü, biraz onu görmek lazım. Çünkü ikinci çeyrek verileri seçimden önceki durumu yansıtan veriler. Muhtemelen bu şöyle görüldü, vatandaş açısından bu siyasi istikrarsızlığın Haziran sonrasında aşılacağı öngörüldü. Dolayısıyla vatandaşımız borçlanarak tüketmeye devam etti. Bakıyorsunuz otomotivde yeni modeller alınmış, vatandaşımız kaçırmamış almış. Konutta yine borçlanarak kredi artışı sürmüş. Bir taraftan bunu gösteriyor. Özel sektör diğer taraftan harcamalarını arttırmış. Yatırım harcamalarını yine Haziran’dan sonra siyasi istikrar sağlanır, bir düzeyde toparlama olur umuduyla özel sektör yatırımlarının bir kısmını arttırmış. Ve kamu tabii ki, birazcık da seçim yatırımı olarak harcamalarını arttırmış. Dolayısıyla görünen o ki, bu sadece ikinci çeyreğe özgü bir yükseliş. Sen de bahsettin, 2012’den itibaren bir yavaşlama var. O yavaşlama temposu içerisinde bir sapma olarak aslında gözüküyor ikinci çeyrek büyümesi.

Ümit: Evet, sen de söyledin onu vurgulamak lazım. Bu özel tüketim harcamaları önemli bir kalem oluşturuyor ikinci çeyrek büyümesinde. O da doğrudan borçlanmayla geliyor. Yani reel gelir artışı diye bir şey söz konusu değil. Türkiye’nin 2000’ler boyunca girdiği finansallaşma patikası artarak devam ediyor. Ama sonuçta bunun bu şekilde devam etmeyeceği özellikle öncü veriler diye söylenen, tüketici güveni, satın alma endeksi gibi verilerden, görülüyor. Bu yılsonunda % 3 büyümenin zor görüleceği söyleniyor. Keza işsizlik verileri de onu teyit ediyor. Sanıyorum Haziran açıklandı en son. Mayıs-Haziran-Temmuz bunlar hep normalde mevsimsel olarak istihdamın arttığı aylar. Gerek turizm sektöründe gerek diğer alanlarda. Ama bu mevsim etkilerinin tersine bir şekilde işsizlik arttı. İşsizliğin artış verilerinin muhtemelen sonbaharla birlikte daha da yükseldiğini göreceğiz. Yani 2008-2009 krizinde % 14’lere çıkmıştı işsizlik oranı ondan sonra da % 10’lar patikasında, % 9’a indiği oluyordu % 10-11 patikasında geziyordu ama şimdi tekrar onların üzerine çıkacağı aşikâr.

Barış: Bir de işsizlik meselesine ilişkin şunu de ekleyelim. Türkiye ekonomisinin belki de yapısal bir özelliği, % 3-4 altında bir büyüme Türkiye’de işsizliği zaten büyütüyor. Bir de Türkiye emek sömürüsünün yüksek olduğu bir ülke, zaten emek verimliliği bir miktar yavaşlamakla beraber artıyor. Bundan dolayı büyük büyüme oranlarına ulaşmadığımız sürece Türkiye’de işsizlik kendinden zaten artmıştır. Bir de Türkiye ekonomisi işsizlik açısından da kırılgan. Türkiye’deki her kriz konjonktürü işsizliği çok büyük patlatmıştır. Çünkü Türkiye benzer ülkelerle kıyasladığımızda emek piyasasında en fazla deregule edildiği, en fazla esnekleştirildiği bir ülke aslında. En ufak bir kriz karşısında, hatta ufak konjonktürel dalgalanmada bile çok rahatlıkla işverenler, kapitalistler işçilerini kapı dışarı yapabiliyorlar.

Ümit: Evet, en son şunla bağlayalım istersen. İTO’nun önerisi vardı, “Merkez Bankası bize doları 2.70’ten satsın, çünkü kur riskimiz artıyor. Dolar 3 liraya yaklaştı ama biz anlaşmaları çok daha düşük kurdan yapmıştık. Dolayısıyla TL karşılığı borcumuz artıyor.” diye. Buna en son otomotivciler de eklendi. Onlar da “Kuru sabitleyin, bize ucuzdan verin.” dediler, buna ne diyorsun?

Barış: Herhalde yani Türkiye sermaye sınıfının özgüvenini gösteriyor herhalde. Kolay kolay önerilebilecek bir şey değil yani. Cebimize para koyun demenin başka yolu.

Ümit: Orada bir de enteresan bir şey daha var. Aklıma gelmemişti sonra bir arkadaş uyardı. 2.70’ten kuru verdiği zaman aynı gün kur piyasada 3’ken bunu satmayacağının garantisi nerede? Çünkü vadesi gelen borcu 2 ay sonraysa o arada dediğin gibi doğrudan cebime para ver demek bu. “Kur düşükken ettiğim karlar cebime giriyor, ama bunun tersi olduğunda edeceğim olası zararları halka yükleyelim.” demenin bir ifadesi olmuş. Çok pervasızlar bu konuda. Kabaca konuşacaklarımız bunlardı. Ekleyeceğin bir şey var mı?

Barış: Sanırım yok. Bu programımızı o zaman burada bitirebiliriz. Zaman zaman Karşı Radyo dinleyicileriyle ekonomik duruma dair bir değerlendirme yapmayı sürdüreceğiz, onu da ekleyelim.

Ümit: Evet Karşı Ekonomi programlarına devam edelim, herkese iyi günler.

Bulunduğu kategori : Dâhiliye

Yazar hakkında

İlgili Yazılar