Korona Virüsü ve Annelik ya da Kadınlık – Gültan Ergun -

Feminizmi ile toplumsal cinsiyet eşitliğini savunurken, bunun mücadelesini verirken derdimiz neydi; bu hayatın her alanında eşitlik talep ediyoruz ve edeceğiz. Bu kapsamda bir çok kazanımımız var ama gelin görün ki, mevzu özellikle annelik ve çocuk olduğunda gündelik yaşamda mücadele verdiğimiz ile vuku bulan haller farklılaşıyor sanki; toplumsal cinsiyet eşitliği taleplerimiz,  deprem, savaş, göç ya da bugünlerde yaşadığımız korona gibi olağanüstü durumlarda birden yerle yeksan olabiliyor.

Türkiye’de ilk korona vakasının açıklandığı 10 Mart 2020 tarihinden itibaren; herkes yoğun bir panik yaşadı. Tüm çalışanlar doğal olarak endişe içinde sorular sorup durdular;  idari izin verilecek mi, okullar tatil olacak mı, tatil olursa ne olacak v.b… Tabi okullar tatil oldu; bu kez “annelere bari (idari) izin verilsin”, “çocuklara kim bakacak?” soruları sorulmaya başlandı. Bunu özellikle kadın arkadaşlar dillendirdi. Oysa kadınlar olarak talebimizin bir ebeveynlik izni olması gerekirdi; aksi halde çocuğun bakımını sadece anne üzerinden düşünmek, tüm sorumluluğu kadına yüklemek, bu rolü isteyerek kadının kendi üzerine alması demek. Böyle bir üzerine alınma, bizim savunduğumuz eşitlik argümanını boşa düşüren bir yaklaşım; çünkü hayatın her alanındaki toplumsal cinsiyet rollerinin, özellikle ev ve çocuk bakımının tamamen kadınının sorumluluğunda olduğunun kabul edilmesi anlamına gelmekte. Mezvu annelik olduğunda ve böylesi olağanüstü koşullar yaşandığında, toplumsal cinsiyet eşitliğine duyarlı olduğunu söyleyen, ama belki de farkına varmadan, aslında kadını annelik ve ev içi  roller üzerinden tanımlayan kadın arkadaşlarımızın sözleri, kadınların içine sıkıştığı halleri su yüzüne çıkartıyor. Bu da belki  gittikçe muhafazakarlaşan yanımızın ortaya çıkması sanırım ya da belki bir tür annelik ve kadınlık çatışması… 

Bu çelişkiye dikkat çektiğinizde ise, kadınlığı bu muhafazar kadınlık hali üzerinden tanımlamanın başka bir tezahürü kendi çeperinizde dahi şöyle oluyor; özellikle de kendi kafalarındaki kadınlık profiline uymuyorsanız, bekar bir kadınsanız,  “zaten sen ne anlarsın, hele bir çocuğun olsun o zaman (sanki bedua edercesine) görürsün”, sözleri ile karşılaşabiliyorsunuz. Çünkü toplumdaki kadın imgesi; evli, hatta çocuk sahibi isen daha “başarılı” sayılan kadınlık halleri üzerine kurulu. Anne, gelin veya birinin kızı değilseniz, yalnız yaşıyorsanız kolayca yok sayılabiliyorsunuz ya da yaptığınız eleştiriler birden değersizleşebiliyor… En azından bana öyle geliyor. 

Bence özellikle, bu tarz kriz anları bir turnusol kağıdı işlevi görmekte ve reflekslerimizi sınamakta. Ne yazık ki, krizin tüm  yükünü biz kadınlara yüklemek (çocuk bakımı, hasta bakımı, evi evirip çevirme, ekonomik olarak idare etme) erk zihniyetin işine geliyor ve biz de krizin yarattığı kırılganlıkla, halihazırdaki bu yükü,  hiç sorgulamadan kabul edebiliyoruz. Oysa ki salgın hem kadını, hem erkeği, anne ya da baba olmasına (nitekim şimdiye kadar ki verilere  göre ölüm oranları erkeklerde daha fazla olsa da) bakmadan etkiliyor. 

Tam da bu bağlamda, kriz koşulları ne olursa olsun kadınlar olarak,  toplumsal cinsiyet eşitliğini savunmaya devam etmeliyiz. Muhafazakar aile modelinin kadın/erkek rol-tanımlarına sıkışıp kalmadan,  çocuk bakımının, annenin sorumluluğu olduğu kadar, babanın da sorumluluğu olduğunu vurgulamalıyız. Bu nedenle taleplerimizi,  anne olan kadınların izinli olması üzerinden değil,  ebeveynlik  vurgusu  üzerinden yapmalıyız.  Eğer bu noktayı kaçırırsak, her şeyi birbirine karıştırmış oluruz. Özellikle kadınların kamusal alandan dışlandığı, kadına yönelik şiddetin boyutlanarak arttığı, savaşların, militarizmin, gericiliğin, şiddetin, yoksulluğun, güvencesizliğin kadınların yaşamını esir almaya çalıştığı, kazanımlarımıza dönük saldırıların hız kesmeden devam ettiği bir süreçte kadınlar olarak mücadele hattını net çizmemiz önemli; hastalıkta ve sağlıkta, annelik ya da kadınlıkta, toplum bizi ayırmayana kadar…

Bulunduğu kategori : Başlangıç Yazıları

Yazar hakkında