Korkmuyoruz, buradayız! -

 

Barış için Akademisyenler girişiminin inisiyatifinde gelişen ve 1128 akademisyenin imzası ile açıklanan (ve imzacı sayısı artmaya devam eden) deklarasyon “birilerini” bir hayli kızdırmış görünüyor. Sultanahmet’teki canlı bomba eyleminde 11 insanın ölmüş olmasına rağmen, zat-ı şahanelerinin gündeminin ağırlıklı maddesini IŞİD terörü değil, “aydın müsveddeleri”nin imzaları oluşturdu. Son dönem sıklıkla yapılageldiği üzere muhtarlara değil, bu sefer büyükelçilere seslenirken imza inisiyatifi bir “5. kol faaliyeti” ve “terör örgütü destekçiliği” olarak damgalandı ve konuyla ilgili makamlara gerekli direktifler canlı yayında verildi. Gerekli makam da (YÖK) direktifi hemen aldı ve derhal harekete geçileceğini duyurdu. Tek tek üniversiteler daha da erken başlayıp, “gerekli işlemleri” başlattılar bile. Hatta “Türkiye için Akademisyenler” ismi altında bir deklarasyon da hemen bir ekip organize edilip yazdırıldı ve dolaşıma sokuldu. Türkiye Cumhuriyeti, kurumları ve bir kısım vatandaşı böyle idare edilmektedir. Türk tipi başkanlık budur ve yine zat-ı şahanelerinin buyurdukları gibi “fiilen” uygulanmaktadır.

Görünen odur ki üniversitelerin üzerine bir saldırı dalgası gelecektir. Özellikle “taşra” ve kimi vakıf üniversitelerinde şimdiden ABD’deki McCarthy dönemini aratmayan uygulamalar gündeme getiriliyor. Bolu, Düzce, Kocaeli, Muğla, Adapazarı ve Samsun gibi şehirlerde akademisyenler yerel basında hedef gösteriliyor, Ülkü Ocakları’ndan Sedat Peker’e bu “dava”yı sahiplenen faşist unsurlar tehdit ve yıldırma kampanyasına iştahla katılıyor.

Aslında bu dalga çoktan başlamış durumdadır. İstanbul Üniversitesi, örneğin, son dönemde adeta bir açık hava karakolu halindedir. Dolaşıma sokulan facebook sayfalarında öğretim görevlileri “terör yanlısı” ilan edilmekte ve üniversite ortamı adeta bir cadı kazanına dönüştürülmektedir. Memleketin bir bölgesinde insanların yaşam alanları tankla, topla tarumar edilirken, özel kuvvetler çektikleri foto ve videolarla memleketin bütününe korku yaymaya girişmişken, ülkenin doğusunda bunlar yaşanırken, batısında uygulanan sıkıyönetimin bir proto-tipi de üniversiteler oldu, oluyor.

Böyle bir ortamda, 1000’i aşkın imza… iyi geldi.

Fakat bize “iyi gelen” her şeyi boşa çıkarma konusunda gayet kararlı ve efektif bir iktidarla karşı karşıya olduğumuzu unutmayalım. Gerisini de getirmek gerekiyor. Gelecek saldırı karşısında üniversitede dayanışmayı diri tutarak, daha da büyüterek, hatta üniversitenin dışına taşarak direnmeliyiz. Barış için Akademisyenler’in ortaya koyduğu inisiyatif bizler için bir imkân da yarattı. Karşı tarafın yükleneceği kesin, biz de yüklenmeliyiz. Elimizden ne kadarı geliyorsa.

12 Eylül’den akıllarda kalan bir tanım da “1402’likler”dir. Aslen 1971 yılında çıkarılan 1402 sayılı yasanın 2. maddesinin cunta yönetimi tarafından değiştirilmesiyle, sıkıyönetim komutanlıklarına, “bölgelerinde genel güvenlik, asayiş veya kamu düzeni açısından çalışmaları sakıncalı görülen” kamu personelinin işine son verilmesi yetkisi tanınır. Ve elbette bu yetki kullanılır. Sayıları 5 bini bulan kamu görevlisi bu yasayla işinden edildiyse de, “1402’lik” ibaresi üniversitelerden bu yasayla uzaklaştırılan öğretim görevlileri için kullanılır oldu. 1983 Şubatı’nda çeşitli üniversitelerden 71 öğretim üyesinin görevden alınmasıyla başlayan 1402 furyasında sayı daha sonra gelen istifalarla daha da arttı.

Akademisyen arkadaşlarımız, bizler direnip, yüklendiğimizde yeni nesil “1402’likler” olur muyuz? Olabiliriz. Ama esas yenilgi 1402’lik olmak değil, kendi memleketimizde sesi, soluğu kesilmiş, cesareti kırılmış, karakteri örselenmiş insanlara dönüştürülmemizdir. Yapılmak istenen tam olarak budur.

“Beyaz” şovmenler değiliz..!

Arkadaşlarımız majestelerinin akademisyenleri değil..!

Onlar cübbelerini Gezi’de çıkartmış akademinin “çapulcuları”!

Korkmuyoruz.

Buradayız.

Herkesi haysiyet mücadelesine çağırıyoruz.

 

Başlangıç 13.01.2016

Bulunduğu kategori : Başlangıç Yazıları

Yazar hakkında

İlgili Yazılar