Konsensüsün ilahiyatı – L.A. Kauffman -

Toplulukların oylama yöntemine başvurmadan uzlaşmaya ulaştığı bir süreç olan konsensüs yoluyla karar verme, yetmişlerin nükleer karşıtı hareketinden milenyumun başındaki Küresel Adalet Hareketine oradan da Wall Street’i İşgal Et eylemliliğine kırk yıldır doğrudan eylem hareketlerinin temel bir özelliği olageldi.

Tartışma yaratan bir planı oylama yoluyla kabul ya da ret etme yerine konsensüs yoluyla karar veren topluluklar planı herkes kabul edilebilir bulana kadar müzakere ederek geliştirir. İşgal Et hareketinin yapısal ifadesi olan New York Şehri Genel Meclisi web sayfasında bulunan bir kılavuzda terim şöyle açıklanmış: Konsensüs bir yaratıcı düşünce sürecidir. Oylama yaptığımızda iki alternatiften birini seçeriz. Konsensüs sürecinde ise bir konuyu ele alırız, tarafların bu konuya dair tüm coşku, fikir ve endişelerini dinleriz ve herkesin vizyonuna en uygun teklifi bir sentez yoluyla kurgularız.

Taraftarları konsensüs sürecinin pek çok artısından bahseder. Onlara göre konsensüs özü itibariyle diğer yöntemlere nazaran daha demokratiktir ve de hem toplumsal hareketlerin içinde hem de bu hareketlerin etraflarındaki dünyayla ilişkilerinde radikal dönüşümü teşvik eder. Borsa binasının giriş kapılarının bloke edilmesiyle Wall Street’i kapatmanın hedeflendiği ve iki yüz civarında göz altıyla sonuçlanan 1990 yılı Dünya Günü eylem el kitabında “konsensüs iyi işlediğinde grup birliğinin sağlanması yönünde kooperatif bir model sunduğu bunun da dayanışmayı rekabetten üstün tutan bir kültürün yaratılmasında temel bir adım” olduğu yazıyor.

Bununla birlikte pek az kimse konsensüs yoluyla karar vermenin toplumsal hareketlere yayılmasının ilk örneğini hatırlıyor. Bu ilk deneyim konsensüs yoluyla karar vermenin gerçek dünyadaki sıkıntılı işleyişine şaşırtıcı ve ilginç bir ışık tutuyor. Bu ilk örnek 1976 yazında kendilerine İstiridye Kabuğu Birliği diyen bir grup aktivistin yapılması planlanan Seabrook Nükleer Enerji santralına karşı doğrudan eyleme dayalı bir kampanya örgütlemeyi tasarlamasıyla başlıyor.

O dönemin pek çok aktivisti feminist yazar Jo Freeman’ın meşhur bir biçimde “Yapısızlığın Tiranlığı” diye adlandırdığı durumun pekâlâ farkındaydı. Yetmişlerin başlarındaki kimi hareketlere musallat olan bu eğilim kendiliğindenlik ve gayrı resmilik adına her türden yapıyı reddediyordu, ortaya çıkan durum ise uygulanabilir olmadığı gibi demokratik de değildi. Kararlar gene de alınıyordu ama ortada üzerinde uzlaşılmış bir karar alma mekanizması olmadan… Alınan kararların sorumluluğu ise kimsenin üzerinde değildi.

Bilinen adıyla “İstiridye”nin örgütçüleri hiyerarşi yaratmadan karar almayı sağlayacak bir süreç bulmaya niyetliydi ama yapısızlığın tuzaklarına da düşmek istemiyorlardı. Bu anda konsensüs yöntemini Quakerların yasal organizasyonu olan Dostlar Derneğine bağlı Amerikan Dostlar Hizmet Komitesinden iki üye önerdi. Komite uzun zamandır barış ve adalet konularındaki çalışmalarıyla hayranlıkla izleniyordu.

Konsensüse dayalı karar almayla bu iki üyenin kastettiği, mesela atmışlı yıllarda çığır açan sivil haklar grubu Öğrencilerin Şiddeti Dışlayan Koordinasyon Komitesi’nin (SNCC) yaptığı gibi gayrı resmi bir süreç sonucunda geniş bir dahili uzlaşma inşa etmek değildi. İstiridye’nin uyguladığı konsensüs metodu çok daha formeldi ve doğrudan Quakerların dini uygulamalarından türemişti.

Tarihçi A. Paul Hare bu yöntemin kökenin şöyle anlatıyor:

Üç yüz yıldır uzun süredir Arkadaşlar Derneğinin üyeleri (Quakerlar) oylamaya başvurmadan topluluklarını bağlayan kararlar alıyorlar. Kullandıkları yöntem katılanların uzlaşısını temsil eden “toplantının ruhunu” tespit etmektir. İdeal olarak bu uzlaşı basitçe bir oydaşma hali ya da tüm üyelerin ortaklaştığı bir kanaat değil, bir birlik, yani farklılaşan kanaatlerin değerlendirilmesinden ortaya çıkan ve bunların hepsini birbirine bağlayan daha yüksek bir doğru.

Bu birliğin Quakerlara göre ruhsal bir kaynağı var. Quaker ilahiyatına göre bu konsensüs süreci aslında ilahi olanın kendini göstermesi. 1943 tarihli “Quaker Amel Rehberi” bunu şöyle açıklıyor: “Kutsal Ruhun topluluğa bir bütün olarak ilham verebileceği kolektif rehberlik ilkesi temeldir. Sadece tek bir Hakikat olduğuna göre bu Hakikatin Kutsal Ruhu takip edilirse tevhide ulaşılacaktır.” Konsensüs süreci nihai olarak mutlaka bir karara varılmasına yol açar, diğer bir deyişle tartışmak, dinlemek ve beklemek en sonunda Tanrı’nın iradesinin ortaya çıkmasını sağlar. Sabır Hakikate ulaştırır.

Konsensüs yoluyla karar alma seküler aktivistlik dünyasına transfer edildiğinde bu dini özden hiç bahsedilmedi. Quakerlar kural olarak dini inançlarını yaygınlaştırmaya çalışmazlar, bu öneriyi getiren, Seabrook nükleer karşıtı kampanyasının AFSC üyesi iki aktivisti de (Sukie Rice ve Elizabeth Boardman) bu kurala uyuyorlardı. Her ikisi de mezheplerini topluluğa dayatmamak noktasında içten davranmaktaydı.

Onlar kendi yöntemlerini, hareketin genelinin sahiden demokratik ve kapsayıcı karar alma yöntemleri bulma hevesine iyi uyduğunu düşündükleri için önerdiler. Üstelik bu yöntem insanın muarızının niyet ve motivasyonunu anlamaya çabalamasına dayalı şiddeti dışlayan felsefeye de uygundu. “Konsensüs yönteminde topluluk tüm üyelerinin rıza göstermediği hiç bir eyleme girişmez” diye açıklıyor bir İstiridye Kabuğu eylem el kitabı; ifade, altını çizmek için italik yazılan şu cümleyle devam ediyor: “herkesin sözü önemlidir”.

Konsensüse dayalı karar alma süreci doğrudan eylemi temel stratejisi olarak belirleyen sol aktivist çevreler arasında hızla yayıldı. Bazıları bunu katılım, kapsayıcılık ve eşitlikçilik gibi feminist idealleri içerdiğinden “feminist süreç” diye adlandırıyordu. Sukie Rice anılarında “kimse İstiridye Kabuğu’nun benimsediği yöntemin ondan örnek alan diğer tüm topluluklar için bir prototip olacağını düşünmemişti, kimse böyle bir öngörüde bulunmamıştı” diyor.

1980lerin sonuna doğru konsensüse dayalı karar almayı, esas olarak koordinasyon işlevi gören bir temsilciler grubu ve küçük türdeş topluluklara dayalı çalışma ile birleştiren İstiridye Kabuğu modeli Amerika Birleşik Devletlerinde doğrudan eylem yöntemini benimseyen taban inisiyatifleri arasında hâkim örgütlenme biçimi olarak iyice yerleşik hale gelmişti.

Lakin Rice ve Boardman konsensüs yöntemini öğrettikleri eğitimlerde işin ilahiyatına dair her türlü açık göndermede bulunmaktan kaçınmaya özen gösterseler de dinsel içeriğinden bir şeyler bu modele yapıştı kaldı. Bunlar arasında modelin doğruluğuna derin bir iman, modeli uygularken ilkelerine riayete dair bir türden sofuluk ve konsensüs modeline dair önermeleri sorgulanamaz doğrular gibi görmek vardı.

Bomba değil Gıda’nın iki kurucu üyesinin C.T. Lawrence Butler ve Amy Rothstein’ın hazırladığı 1987 tarihli bir el kitabı olan Çatışma ve Konsensüse Dair, konsensüse dayalı karar alma yöntemi lehine öne sürülen pek çok iddiayı tekrarlıyor. Bunların arasında en temel olanı “şekli konsensüse ulaşarak karar vermenin en demokratik karar alma biçimi” olduğudur.

Bir olguymuş gibi sunulan bu inanç ilanı ilerleyen yıllarda konsensüs yöntemini benimseyen neredeyse her hareket tarafından dile getirilecektir. Konsensüsün diğer tüm yöntemlerden daha demokratik sonuçlar yaratacağı kanaati bir ilmihal gibi tekrarlanmıştır. Sözü geçen el kitabı şöyle devam eder: “Konsensüs sürecinin gayesi bazı seçeneklerin tercih edilmesi değildir, tüm grup lehine olan tek kararın ortaya konmasıdır. Süreç sentez ve evrim içerir, rekabet ve yıldırma değil”

Fiiliyatta konsensüs süreci küçük gruplar içinde iyi işlemiş, özellikle daha geniş eylemliliklerin yapı taşları olan küçük türdeş topluluklarda başarılı sonuçlar vermiştir. Büyük toplumsal seferberliklerde ise konsensüs süreci başından itibaren zorluklarla doludur.

1977 Seabrook ablukası konsensüsün büyük bir eylem ortamında uygulandığı ilk örnekti. Burada temsilciler grubu küçük meseleler üzerine uzun tartışmalar için oturup kalmıştı, sonunda da alanı terk etmeye zorlandılar. Neredeyse çeyrek asır sonra aynı senaryo Wall Street’i İşgal Et eylemlerinde sergilendi. Genel meclisin işgal alanının gündelik ihtiyaçlarını karşılamak için uygunsuz olduğu görüldü.

Çatışma ve Konsensüse Dair’in yazarları tersini iddia etse de deneyimler konsensüse dayalı karar alma sürecinin özü itibariyle çok zaman aldığını gösteriyor. Bu süreç, toplantılar saatler boyunca sürdüğünden, en çok boş zamanı olanları avantajlı kılıyor. Teori de konsensüs yöntemi tüm katılımcıları bütün tartışma sürecine dahil ediyor gibi görünse de, fiiliyat harekete zamanını sınırsızca vakfedebilenleri kayırmakta ve tam katılımı aktivist hayatları dışında sıradan yaşamsal yükümlülükleri olanlar için zor hale getirmektedir.

Hareketler ardı ardına, bu işleyişin farklı görüşteki birkaç kişinin kaygılarına önemli ölçüde dikkat ve ağırlık kazandırmaya eğilimli olduğunu keşfettiler. Mutabakatın en saf halinde bir veya iki kişiden oluşan bir blok tüm bir grubu sinir bozucu bir durma noktasına getirebilirdi.

Bu, bazı durumlarda, grupların, aksi halde çoğunluğun görmezden gelebileceği fakat aslında etkili ve dönüştürücü olabilecek önemli konuları hesaba katmasını zorluyordu. Fakat aynı zamanda sürekli bir şekilde sabit fikirlilerin, hoşnutsuzların, hatta provokatörlerin gündeme oturacak iddialar ortaya atabilmelerine ve işleri sekteye uğratmalarına da yol veriyordu. Büyük çoğunlukların bu türden blokajları aşmalarına yönelik olarak konsensüsü sınırlayan bazı düzenlemeleri benimseyen gruplar açısından bile bu böyle oluyordu.

Konsensüs yöntemi kötü niyetliler tarafından raydan çıkarmak için kolayca kullanılabiliyordu. Fakat aynı zamanda basit fikir ayrılıkları ile değil de rekabet halindeki çıkarlardan doğan anlaşmazlıklarla baş etmek için de yeterli donanıma sahip olmayan bir işleyişti. Bunun içine zerk edilmiş bulunan ve bir grubun bir önermeyi tartışmaya ve uyarlamaya yeteri derecede istekli olduğu takdirde, birliğin ve anlaşmanın mutlaka sağlanabileceğini vazeden pembe düşünce, politik müzakerenin itişip kakışmaya dayalı gerçek dünyasından uzak, sihirli bir düşünme biçimiydi.

Gruplar bu sabitleşmiş uygulamaları tutmaya devam ediyorlardı zira bunlar kendi kimlik anlayışlarını tahkim ediyordu. Özel hale getirilmiş dil ve rollerden (“kolaylaştırıcı”, “genel atmosfer gözlemcileri”, “pozitif ayrımcılık” ve daha niceleri) bazı özel düşünülmüş el hareketlerine kadar (“yukarı el çevirme”, “aşağı el çevirme”) mutabakat sürecinin kompleks ayini, düşüncelerin öne sürülmesi ile ilgili olduğu kadar, belirli bir geleneğe dair bir aidiyet hissinin gösterilmesi ve tahkim edilmesi işlevini de görüyordu.

Ve konsensüs yöntemi en başından beri sadece dinsel değil, kültürel kökenleri itibariyle belirginlik kazandığından, bu gelenek “beyazlıkla” aşılanmış durumdaydı. İstiridye Kabuğu Birliği, her şeyden önce, beyaz bir kırsal bölgede harekete geçmeye yönelik olan, New Hampshire’ın kıyı kesimi sakinlerini, beyaz Quakerlar ve Boston’un çoğunlukla beyaz radikalleri ile bir araya getiren, ağırlıklı bir beyaz organizasyonuydu.

Gelecek on yıllarda konsensüs yöntemini sahiplenecek gruplardan çok azı İstiridye Kabuğu kadar büsbütün tek renkli olacaktı ve bu işlemin kullanımı, aktivist topluluklar içerisinde ırksal ayrımları açıklamak açısından yeterli değildi. Fakat beyaz ağırlıklı doğrudan eylem çevreleri içerisinde bulunan renkli aktivistler birçok zaman konsensüsün kullanımını yabancılaştırıcı ve rahatsız edici buluyorlardı. Beyaz aktivistlerin bu işlemin gerekliliği ve üstünlüğüne yönelik hürmetkâr ısrarları, çok ırklı işbirlikleri ve ittifaklar içerisindeki zorlukları daha da beter hale getiriyordu.

Örneğin, 1980’lerin ortalarındaki ırk ayrımcılığı karşıtı kampüs hareketlerinde konsensüs yönteminin kullanımı, UC-Berkeley’de çoğunluğu beyaz olan Campaign Against Apartheid (CAA) ile çok ırklı bir öğrenci grubu olan United People of Color’ın (UPC) arasının açılmasına neden olmuştu. UPC’nin örgütleyicilerinden olan Patricia Vattuone durumu o zaman şöyle açıklıyordu: “Ben veya diğer öğrenciler, sadece kendi örgütlerinde aktif olmakla kalmayıp, yapacak işlerimiz olduğu için Sproul Alanı’nda geçirecek saatlerimiz olmadığından, dört saatlik, sekiz saatlik toplantıların demokratik olmadığını hissettik. Ki bu [sürece] katkı sunmanın veya liderlik yapabilmenin tek yoluydu.”

UPC temsili bir karar alma mekanizmasına geçişi önerdi, fakat konsensüsün özünde daha iyi ve radikal olduğunu düşünen CAA bu öneriyi reddetti. Sumi Cho ve Robert Westley isimli diğer iki UPC aktivisti şöyle yazmışlardı: “Sonuç itibariyle, toplantılar ve politik eylemler, radikal, hiper-demokratik bir karar alma mekanizması adına (ki bu sadece konsensüs olabilirdi), esas itibariyle renkli öğrencilerden mahrum kalınarak planlanır hale geldi.”

İki on yıl sonra, daha az şiddetli olsa da aynı türden bir gerilim, Katrina Kasırgası’ndan sonra, beyaz aktivistler New Orleans’a Ortak Zemin yardım girişimine destek olmak için aktıktan sonra ortaya çıktı. Ortak Zemin katılımcıları Sue Hilderbrand, Scott Crow ve Lisa Fithian’a göre bunlar bölgeye “ortak girişimlerin konsensüs yöntemini karar alma mekanizması olarak kullandıklarına dair bir sabit fikir” ile gelmişlerdi.

Yerel siyah aktivistler, “grubun kendisini tanımladığı ve karar alma sürecini kolektif olarak oluşturduğu” başka bir eylem güzergâhını tercih ettiler, zira “beyaz aktivistler tarafından getirilen konsensüs işleyişi, katılım ‘kurallarına’ aşina olmayan birçok topluluk üyesinin kafasını karıştırmaktaydı.”

Buradaki ironi şudur, beyaz aktivistlerin konsensüs yöntemini savunması, ileride yaratmayı ümit ettikleri dünyayı bugünden canlandırmakla ilgilidir ki muhtemelen bu tahayyül ettikleri gelecek ırksal olarak sınırlandırılmış bir dünya değildi; ama konsensüs yönteminin işleyişinin sonucu tam da böyleydi. Beyaz aktivistler için, geleceğe yönelik bu model projenin temelinde uzun zamandan beri, aksi halde birçoğunun hayatlarında eksik kalacak olan bir cemaat ve ilişki biçimine dair derin bir özlem vardı.

Konsensüs işleyişinin işlemeyerek tükendiği Occupy Wall Street’in ardından, Jonathan M. Smucker, bu özlemin hareketin pratiğinin çarpıtılmasında nasıl bir rol oynamış olabileceğini şu şekilde ele alıyordu:

Bütünleşmiş bir kimliğe dair yüksek şuurun, birçok yol arkadaşımın peşinde olduğu “o ütopya” olup olmadığını merak etmeye başladım. Ya özlediğimiz, arzuladığımız, bizde eksik olan şey uyumlu bir cemaatte bütünleşmiş bir varoluş anlamıysa? Ya bu arzu daha büyük siyasi sonuçları etkileme güdüsünü gölgede bırakıyorsa?

Konsensüs işleyişinin kırk yıllık temel söylemi diğer metotlara göre temelden daha demokratik olma vaadi oldu. Fakat artık yüzleşelim: Gerçek dünyadan gelen kanıtlar en iyi haliyle dayanaksız. Pratikteki apaçık eksikliklerine rağmen konsensüse dayalı karar alma yönteminin aktivist çevrelerde bu kadar uzun bir süre devamlılığının olmuş olması, Quakerlar’ın dinsel pratiklerinden devralınan teolojik karakterle, aşkın bir grup birliğine ve “yüksek bir hakikate” işaret etmesiyle ilgili olabilir.

Konsensüsün kırk yıllık varlığı bir inanç meselesiyse, hiç şüphesiz ki bundan “dönmenin” vakti gelmiştir. Faydaları gerçek değil hayali olan bir işleyişi devam ettirmek için dindarlık ve alışkanlık kötü nedenler. Küçük grup düzenekleri dışında konsensüsün işleyişi hantal, iğreti edici, yorucu ve etkisiz. Karar alma süreçlerini demokratikleştirmek için kapsayıcı ve hesap sorulabilir alternatif daha birçok yöntem mevcut. Eğer dünyayı değiştirmek istiyorsak bunlardan işleyen bir tanesini seçelim.

Bu yazı “Jacobin” isimli siteden çevrilmiştir (https://www.jacobinmag.com/2015/05/consensus-occupy-wall-street-general-assembly/)

Çeviri: Ahmet Bekmen – M. Görkem Doğan

Bulunduğu kategori : Örgütsel Deneyimler

Yazar hakkında