kökü gelecekteki devrim(ler) – foti benlisoy -

 

Baskıcı bir rejime karşı cereyan eden bir ayaklanmaya ya da adıyla sanıyla bir devrime şöyle geçerken dahi olsa atıf yapan filmlerde, özellikle de bilim kurgu türünde olanlarında, muazzam bir artış söz konusu. Bunun neden böyle olduğuna dair varsayımları ya da film endüstrisinin devrim temasında nasıl bir “damar” bulduğu tartışmasını şimdilik bir kenara bırakalım ve yakın dönemde gösterime giren ya da girecek bir dizi bilim kurgu filmin, devrimci toplumsal dönüşüm meselesini tartışmak için sunduğu hayli kıymetli malzemeyi ele alalım. Radikal bir toplumsal değişimin mümkün olup olmadığı, devrimin yaratacağı olası sonuçlar açısından istenir olup olmadığı gibisinden (aslında bazısı ta Alexis de Tocqueville’den beri aşina olduğumuz) sorular, aşağıda kısaca ele almaya çalışacağım filmlerin neredeyse ortak bir teması.

(Yazının devamı bol miktarda “spoiler” içerir, biline.)

Bizde herhalde daha “spektaküler” olur niyetiyle “Maymunlar Cehennemi” olarak çevrilen Planet of Apes dizisinin yeni bölümünde (Dawn of the Planet of the Apes, yahut Maymunlar Cehennemi: Şafak Vakti), serinin bir önceki filminde izlediğimiz maymun isyanının hemen sonrasındaki dünyaya tanık oluyoruz. Matt Reeves’in yönettiği filmin merkezi teması, düşüş halindeki insan medeniyetiyle yükseliş halindeki maymunlar arasındaki İbn-i Haldun’vari mücadele. Ancak filmi konumuz açısından cazip kılan, maymun devriminin kaderi ve gideceği yön bahsi. (Bu arada maymunların ezelden beri egemenlerce aşağı sınıfları, siyah köleleri ya da sömürge halkları tasvirde aşağılayıcı bir metafor olarak kullanılmış olmasının, maymunların insanlara karşı ayaklanması temasına oldukça “yüklü” bir sembolik değer kazandırdığını arada not edelim.). Filmde adını Stalin’in nam-ı müstearından alan Koba’nın bir karşı devrimle ilk filmden tanıdığımız Sezar’ı devirmesine ve bir diktatörlük inşa etmesine şahit oluyoruz. Aslında “Maymunlar Cehennemi” dizisinin 1968 tarihli kült başlangıç filminde maymun devriminin nasıl bir dünya yarattığını biliyoruz (hiç değilse bu serinin takipçi ve hayranları biliyor). Maymunlar insanları taklit etmiş, daha doğrusu insanların yolundan gitmiş ve tersinden de olsa yine “kulun kula kulluk etmesine” dayanan bir dünya inşa etmişlerdir. Devrim Koba’ların elinde, Sezar’ın savunucusu olduğu değerlerin tam aksine doğru yönelerek çürümüştür. Yani filmde ele alınan asıl “şafak”, insanlarla maymunlar arasındaki ölümüne harbin şafağı değil, maymun devriminin kendine karşı dönmesi, kendine “ihanet etmesinin” şafağıdır. Filmin sonunda Sezar ve onun devrimdeki “silah arkadaşları”(insanın “eski Bolşevikler” diyesi geliyor), Koba’nın darbesini alt etse de olan olmuş, halisane niyetlerin ve ezilenlerin doğrudan eyleminin ürünü olan maymun devrimi içinde, onu karşıtına dönüştürecek dinamikler açığa çıkmıştır. Sezar’ın “maymunların insanlara ne kadar benzediğini küçümsemişim” mealindeki hayıflanışı, “şimdilik” galip gelse de Sezar’ın (maymunların Lenin’i?) bu durumun bilincinde olduğunun işareti.

Devrim karşıtına dönüşmeye, yıkmak istediği dünyanın bir benzerini, hatta daha beterini yaratmaya yazgılı mı gerçekten? Wally Pfister’in yönettiği 2014 yapımı Transcendence (bizde Evrim diye çevrilmiş), bu hususta Maymunlar Cehennemi’nden de karamsar. Gerçi Transcendence kelimenin gerçek anlamında bir devrimden, siyasal bir eylem olarak devrimden ziyade, bilimsel bir devrime, insanın ve doğanın mevcut halini radikal bir biçimde değiştirecek bir devrime dair. Yapay zeka üzerine çalışan bir bilim adamı, Will Caster, nam-ı diğer Johnny Depp, bu alandaki bilimsel gelişmelerin “makinelerin” ya da genel olarak teknolojinin tahakkümüyle sonuçlanacağı fikrinden hareket eden bir “terör örgütü” tarafından vurulur. Ölümcül bir şekilde yaralanan bilim adamının düşünceleri, belleği, karakteri, “ruhu” kodlanarak bir bilgisayar programına aktarılır. Will Caster (yani onun beyni) böylece “hayatta kalır” ve çalışmalarına kaldığı yerden ama bu kez muazzam bir teknolojik-bilimsel kapasiteyle devam eder. Caster, eşi Evelyn’in de yardımıyla ölümcül hastalıkları tedavi edecek, bozulan ekosistemleri onaracak, savaşların muhtemel nedenlerin ortadan kaldıracak bir bilimsel devrim gerçekleştirir. Ancak tüm dünyayı değiştirecek bu “devrimin” bir bedeli vardır. Neredeyse tanrısal bir güç kazanan Caster’ın sistemine bağlanan insanlar artık bir anlamda insanlıktan çıkar. Caster’ın üs haline getirdiği sefalet içerisindeki kasabanın ahalisi, içerisine düşürüldükleri yoksunluktan çıkışın yolu olarak Caster’ı görür ve onun safında yer alırlar. Onları hastalıktan, itilmişlikten, yoksulluktan kurtaran ve onlara yeni bir güç veren Caster’ı ve onun programını savunmak için kolektif eyleme geçer ve devlet güçleriyle çatışırlar. Ancak bu insanların koşullarında gerçekleşen radikal iyileşmenin bedeli, insanlıklarını kaybetmek, her şeyi bilen, gören, tanıyan bir makinenin/programın sağlıklı ve müreffeh dişlilerine dönüşmektir. Neticede Transcendence hayli karamsar bir neticeye işaret eder: İnsanlık başına bela olmuş musibetlerden ancak insanlıktan çıkarak kurtulabilir.

Transcendence’in insan doğasına dair kötümserliği, 2007 yılı yapımı bir film olan Invasion’u andırıyor. Klasik sıfatını hak eden bir bilim kurgu olan Invasion of the Body Snatchers adlı filmin bir “remake”i olan Invasion’da, uzaylı bir virüs insan bedenlerini ele geçirmeye başlar. Aslında uzaylıların kontrolüne giren insanlar çok daha barışçıl, uyumlu ve yetkin kişiler haline gelirler. Uzaylıların denetimine giren insanlar mesela Ortadoğu’daki kanlı çatışmalara bir son verir, kangrenleşmiş uluslararası krizler çözümlenir, yoksulluk ve eşitsizlik sorununu alt edecek köklü küresel girişimler gündeme gelir vs. Ancak bütün bunlar olurken insanlar insanlıklarını, yani duygularını, tutkularını, karakterlerinin karanlık yönlerini, zaaflarını endişelerini vs. yitirmişlerdir. Yine insanlıktan çıkmışlardır yani. Neticede “insanlık”, uzaylı virüse karşı galebe çalacaktır ama bunun bedeli, savaşların, uluslararası krizlerin, yoksulluğun vs. yeniden baş göstermesi olur. Sonuç Transcendence ile benzerdir. İnsanlığı kuşatan sorunlar insanların insan olmaktan çıkmasıyla çözülebilir ancak. Dolayısıyla aslında yapacak pek de bir şey yoktur. Radikal bir toplumsal ve siyasal değişim ancak insanlığın son bulmasıyla, insanın insan olmayı bırakmasıyla gündeme gelebilir.

Gelelim devrim, toplumsal dönüşüm ve iktidar konularında çok daha sofistike başlıkları gündeme getiren Snowpiercer filmine. Joon-ho Bong’un çektiği, 2013 yapımı filmde ekolojik bir felaketten kurtulan az sayıdaki insan, artık yaşanmaz olmuş dünyanın etrafını dolaşan bir süper trende mahpus kalmıştır. Trende insanlar sert bir sınıf ayrımı etrafında örgütlenmişlerdir: “öndekiler” gününü gün ederken “arkadakiler” aç kalmamak için bazen birbirlerini yemek zorunda kalır. Doğal olarak “arkadakiler” sık sık ayaklanır. Biz Snowpiercer’da arkadakilerin son “devrimine” şahit oluruz. Alt sınıflar bu kez başarılı olmak için lokomotifi ele geçirmenin gereği üzerinde anlaşırlar. Devrimin lideri Curtis, bu hedefi daha başta açıkça ortaya koyar:  “Lokomotifi kontrol edersek, dünyayı kontrol ederiz. Bütün geçmiş devrimler, lokomotifi ele geçiremedikleri için başarısız oldular.”  Böylece devrimciler, trenin önüne doğru oldukça kanlı bir yolculuğa çıkarlar (kanlı, çünkü hâkim sınıf, yani trenin ön tarafı, ayrıcalıklarını ölümüne savunmaktadır). Ancak bu devrim yolculuğu başarısızlığa mahkûmdur. Bong’un hikâyesi bu noktada, mevcut siyasal iktidarı (lokomotifi) yıkmayı/aşmayı değil de basitçe onu ele geçirmeyi hedefleyen devrimlerin sınırlarına dair bir eleştiriyi gündeme getirir. Filmin sonunda trendeki devrim girişimlerinin nüfusu kontrol etmek, mevcut huzursuzluğu soğurmak için bizzat trenin otokratı Wilford tarafından kışkırtıldığını öğreniriz. Trenin gerisiyle önü arasında ilanihaye sürecek bir kısır döngüye mahkûm kalınmıştır aslında. Belki iktidardakiler değişecek, Wilford’un yerini Curtis alacak, iktidarı eline alan yeni bir kast oluşacak; ancak neticede ön ve arkadakiler arasındaki katı ayrıma dair işbölümü ilanihaye devam edecektir. Yapılacak tek şey, (ki “kahramanlarımız” yapar) treni patlatmak, trenin dışına çıkmak, dış dünyanın bilinmezliğine atlamaktır.

Hasılı Snowpiercer, örneğin Hunger Strikes misali bir ayaklanmayı ya da devrimci kalkışmayı popüler bir sinema diliyle hikâye etmekle yetinmiyor. Radikal bir toplumsal dönüşüm konusunda “Maymunlar Cehennemi” ya da Transcendence misali bir total karamsarlığın ifadesiyse hiç değil. Filmi değerli kılan, devrimin sınırlarına ve istikametine dair köktenci sayılabilecek sorular soruyor olması. Filmde eleştirilen “siyasal iktidara el koyma” şeklindeki devrimin eleştirisi, Marx’ın proletaryanın asla mevcut iktidar mekanizmasını zaptetmekle yetinemeyeceği, onu parçalaması gerektiği (Lenin’in de meşhur Devlet ve Devrim’de sahip çıktığı) fikrine pas verdiği gibi, son dönemde popüler olan “iktidar olmadan dünyayı değiştirmek” temasıyla da flört ediyor. Aslında film mevcut iktidar mekanizmalarına el koymak yerine bu mekanizmaları “kırmayı” (patlatmayı) mı yoksa iktidar mücadelesinden bütünüyle “çekilmeyi” (trenden atlamayı, “oyunun” dışına çıkmayı) mi öneriyor bilinmez. Snowpiercer, ortaya attığı soruların cevabını vermiyor, vermeye de girişmiyor. Buna lüzum da yok zaten. Soruları sormak yeterli.

Başa dönelim. Devrim temasının, devrimci bir toplumsal dönüşümün mümkünlüğü, istikameti, istenirliği hususlarının bunca popüler olması aslında pekâlâ hayra alamet. Bir devrimler (dolayısıyla da muhtemel karşı devrimler)  çağının kıyısında olduğumuzun alameti. Devrim kelimesinin son üç dört yılda, hem de dünya ölçeğinde, yeniden gündelik kullanıma girmesi, yaşadığımız devrin 1989 sonrası siyasal ataletini berhava eden potansiyelleri gündeme getirdiğinin açık bir delili. Kabul edelim. Holywood’un muhakkak bir bildiği olmalı. Devrimin yeniden mümkün olduğu zamanların kıyısındayız…

Bulunduğu kategori : Ruhun Gıdası

Yazar hakkında

İlgili Yazılar