kobane’yi neden anlamaya çalışmalıyız? – emre erol -

 

Gezi’nin başlangıçta Kürt hareketi tarafından yalnız bırakıldığını düşündüyseniz sizi şu anda Kürt hareketinin Kobane için yaptığı çağrıya kulak vermeye davet ediyorum!En azından kulak vermeniz bile iki şeyi fark etmenizi sağlayabilir: milliyetçiliklerimiz yüzünden neden birleşemediğimizi görmeyi ve AKP’nin Müslüman milliyetçisi dış politikasının, Türk milliyetçisi bir dış politika ile Kürt düşmanlığı üzerinden nasıl örtüşebileceğini.

Şuçok sevdiğimizbataklığımızda kimsenin mutlak bir ahlaki otoritesi, pürüzsüz bir siyasi projesi yok. Bu, hem uzak bir ihtimal gibi duran Rojova Kantonu tecrübesi için hem de belki çoğunuzun içinden geçtiği Gezi tecrübesi için geçerli bir durum. Birbirimizin eksiklerini görmek ve eleştirmek demokratikleşme sürecinin doğal bir parçası. Fakat bu eksik ve eleştirilerden yola çıkarak birbirimize yabancılaşmak, hele hele eski ideolojik reflekslere, milliyetçi hezeyanlara geri dönmek bizleri ancak yalnızlaştırır. Gezi’den sonra hep birlikte daha net gördük kibu coğrafyada daha ilerici, adaletli ve eşitlikçi bir geleceği tüm tutarsızlıklarına rağmen düşleyenler ile düşlerimize ‘ayakkabılarıyla giren’ ve tek derdi kendi egemenliğini kurmak olanlar var. O yüzden ideolojik rutinlerimizin güvenli sularından çıkmamız ve beraber yaşamak istediğimiz insanların çağrılarına kulak vermemiz gerekiyor. Bu koşulsuz bir kabul sürecine çağrı değildir. Amacım, kendimizi pazarlamanın erdem olduğunu vurgulayan bu düzende  duyarlılıklarımızı yarıştırmayı teşvik etmek de değil. Amacım, Gezi’de tanıştığım ve son zamanlarda pek göremediğim o güzel insanları tekrar beraberce hareket etmeye, sorgulamaya ve talep etmeye teşvik etmektir. İşte o nedenle size Kobane’den değil,Kobane’yi neden anlamaya çalışmamız gerektiğinden bahsetmek istiyorum.

Geçtiğimiz 31 Mayıs’ı 1 Haziran’a bağlayan gece sabaha karşı küçük bir bilgisayar ekranının başında ‘…tutkuyla sevdiğim yalnız ve güzel ülkem…’ için kocaman ve yeni bir dünyanın kapılarının açıldığına tanık oldum. O gün, daralmışlık, boğulmuşluk, seçeneksizlik hislerinin yerini farklı bir dünyanın mümkün olabileceği umudu almıştı. Kitaplardan okumaya alıştığım halk isyanlarının biri gözlerimin önünde filizleniyordu.1 Haziran’ın ilk saatlerinde Anadolu Yakası’nda toplanan binlerce insanın destek için Boğaziçi Köprüsü’nü geçişini izliyordum. Devlet iktidarını rıza ve şiddet ayakta tutar. Rızanın ortadan kalktığı o günlerde devlet ‘meşru tekelini elinde tuttuğu’ şiddete abanmıştı. Binler bu şiddetin ne kadar haksız olduğuyla yüzleşmiş, isyan etmiş ve destek için Taksim’e doğru yola çıkmıştı.

Gezi ile günlük hayatımızda iktidarın hegemonik anlatısı yüzünden ‘göremediklerimiz’ yahut ‘görmezden geldiklerimiz’ bir an için apaçık ortaya çıktı. Devletin ceberutluğu, sınıfsal niteliği ve ahlaksızlığı tüm çıplaklığı ile gaz kapsülü olup üstümüze yağdı. Devletin ideolojik araçları hep bir ağızdan ‘bacılarımızı yerlerde sürüklediler’ diye yalanlar söyledi, ikbal kapısında el pençe divan duranların dilleri lal oldu.Sanki sımsıkı kapanmış bir kapı aralanmış da bir grup farklı farklı insan içerde dönenleri, hatta geçmişte dönmüş olanları, o kapının aralanması ile görebilmiş gibiydi. En sıra dışı olan da işte buydu. Ermeni, Kürt, Rum ve Türk, beyaz yaka ve işçi, Alevi, Sünni ve Ateist, Türkiyeli veyabancı, kadın, erkek, eşcinsel, genç ve yaşlı bir grup farklı insan aynı perspektifi yakalamıştı. Ötekilik kısa bir süre için de olsa rafa kalkmıştı. ‘Terörist’ olunmuş, ‘hainler’ dile gelmiş, gözler ‘güvercinleri’ görür olmuştu. Ötekileştirmenin şiddeti meşru kılan yaftaları alaycı çapulcu türkülerinde ortak bir dilin geçişmesini sağlar olmuştu.Gezi ile sadece Müslüman milliyetçisi ve neo-liberal bir AKP iktidarının değil, en geniş anlamıyla iktidarın ve devletin ne olduğunu hep beraber görmüştük.

Gezi isyanının ilk günlerinde muhalif siyasi partilerin ve kanaat önderlerinin içerisinde isyanın ne için olduğuna dair şüpheleri olanlar da vardı. Bir kısım insan bunun bir başka ‘Cumhuriyet Yürüyüşü’ olduğunu öne sürüyor, bir kısmı İkinci Abdülhamit’in düşüşünü görüyor, bir kısmı da karşılıklı şiddetin dozunun tırmanmasından çekiniyordu. Benimse aklımda tek bir şey vardı: acaba Kürt hareketinin desteğinin boyutu ne olacaktı? Kemalistler, BDP’liler ve hatta MHP’liler hep beraber sokaklardaydı. Kadın hareketleri, Kürt hareketinin birleşenleri ve çeşitli STK’lar sokaktaydı. Ama biliyordum ki özellikle BDP’den, Kürt hareketinin önde gelen diğer birleşenlerinden ve hareketin ‘karizmatik lider’i konumundaki Öcalan’dan gelecek büyük bir destek, sorunlu olsa bile, Türkiye’nin ‘iki yakasını’ bir araya getirebilirdi. Hem Gezi sırasında, hem de sonra gördük ki Kürt hareketinin konumuna ilişkin kaygılar hem hareketin kendi içinde hem de Geziciler diyebileceğimiz o geniş koalisyon içinde fay hatları oluşturdu.

Türkiye halklarının beraber yaşamasının geçer formülünün dönemimizin üç tarz milliyetçiliğinin (Kürt, Müslüman ve Türk milliyetçilikleri) ve  tek adamcılıklarımızın aşılması ile inanç ve cinsiyet pratiklerinin özgürleşmesinde görenlerdenim. Liderlerin doğum günlerini kutlama mecburiyeti hissetmediğimiz, onlardan icazet beklemeden karar alabildiğimiz yahut hareketlerinden ‘hadisler’ çıkarmadığımız ölçüde özgürleşebiliriz. İşte bu nedenle 1 Haziran’ı takip eden aylar boyunca Gezi sırasında karşılaştığım ve Kürt hareketinin özelliklede genç tabanından gelen demokratik taleplerin Kürt hareketinin ileri gelenlerinde karşılık bulmasını bekledim. Biliyorum ki Kürt hareketi de Gezi’nin başka siyasi hareketlerde nasıl karşılık bulacağını bekliyordu. Forumlar ve dayanışmalar toplanırken İmralı’ya gidilmesiyle hayal kırıklığına uğrarken HDP’nin kurulması ile umutlandım. Yoğurtçu Parkı’nda Diyarbakır Cezaevi’ni ilk kez dinleyenlerin Kürtlerin yaşadığı sorunlarla tanışmasına şahit olurken de umutlandım. Yerel seçimlerde HDP binalarına yapılan saldırıları ve barış sürecinin sorunlarına yapılan eleştirilerin ansızın Kürt düşmanlığına ve ırkçılığa kadar uzanan bir rotaya oturduğunugördükçe de tekrar karamsarlaştım.

Milliyetçi partilerle kuşatılmış Türkiye siyaseti Gezi’den sonra Kürt hareketinin diyalog kurabileceği yeni bir siyasi parti yaratamadı. Daha da önemlisi Gezi ile milliyetçilikleri aşma ve çoğulcu bir zihniyetin oturmasına dair yaşanan dönüşüm topluma tam olarak sirayet edemedi.AKP’nin art arda gelen seçimlerdeki  saldırgan söylemleri ve muhalif partilerin, hem CHP’nin hem de HDP’nin, basiretsizlikleri kutuplaşmayı egemen kıldı. Rejim kendi iktidarını yeniden ikame etmek adına ‘Roma’yı yakma’yı göze aldı. AKP, Erdoğan’ın önderliğinde kendi tabanını ülkenin geri kalanına karşı kutuplaştırmada oldukça başarılı oldu. Bunla da yetinmedi muhalefetin tökezlemelerinden de faydalanarak Kürt ve Türk halkları arasında oluşabilecek yakınlaşmaların dinamitlenmesini sağladı. Sonuç olarak Gezi isyanı ile aralanan kapı yeniden kapandı ve ‘korku duvarını aşmış’ olan kitlenin bir kısmı eski ideolojik rutinlerine geri döndü. Ortak perspektifimiz kayboldu. Hem yerel seçimler hem de cumhurbaşkanlığı seçimi bunun bir ispatı olarak görülebilir. AKP iktidarı rızayı yeniden inşa etmekte kısmen, ‘meşru şiddet’in sınırlarını genişletmekte ise oldukça başarılı oldu. Meselenin şiddet boyutunda gelinen nokta sadece Türkiyelilere değil, Türkiye’yi dışarıdan izleyenlere dahi kaygı veriyor. Asıl amacı siyasal suçları ‘katalog suçlar’ denilen maddelerle birleştirmeye çalışan son kanun değişikliği teklifi durumun vahametini anlamak için yeterlidir.

Kobane krizi AKP’nin rıza olmadan ülkeyi kendi hedefleri doğrultusunda değiştirebilmek için baskıcılığın ve şiddetin dozunu arttırdığı bir dönemde insani bir sorumluluk olarak kapımıza dayandı. Kobane direnişine karşı AKP dış politikasınınmalum tutumu ve bunu takip eden olaylarda en son rakamlara göre 35 kişinin hayatını kaybetmesi,Kobane direnişini hepimizin bir meselesi haline getirdi. Bu, direnişin sermaye kadar küresel olduğunu hatırlatmanın da ötesinde bir önem taşıyor. Daha evvel Taksim’de gözlerimizin önünde dönen tiyatro bu sefer de Diyarbakır’da ve Adana’da döndü.  Gezi’den alışık olduğumuz şiddet, kışkırtma ve çetecilik devreye girdi. ‘Laikler-gericiler’ çatışmasının bir izdüşümü bu sefer de Hüda-Par ve Kobane protestocuları arasında ortaya çıktı.Kobane protestocuları polisin şiddeti arttıkça şiddete başvurdu.Devletin ideolojik araçları ve medya, protestocuların şiddetini onların haklı hezeyanını gayrimeşrulaştırmak için kullandı. İşte tam bu noktada Türk ve Müslüman milliyetçiliklerinin ortak dili, Kürt protestoculara kulak vermeyi, olan biteni anlamayı, sorumlulardan hesap sormayı engelleyen o ötekileştirici söylemi devreye soktu. Sözcü ve Yeni Şafak gibi rakip milliyetçiliklerin yayın organları aynı ağızdan konuşmaya başladı. Şimdi birçok Kürt yalnız bırakıldığını ve geçmişe nazaran pek bir şeyin değişmediğini düşüyor.

Kürt hareketinin parçası olmayan Türkiyeli muhalif gruplar için de durum pek iç açıcı değil. Kimileri için ortada Erdoğan’ın cumhurbaşkanlığını alkışlamış olan, Öcalan’ın istekleri doğrultusunda ortadan kaybolan yahut tekrar görünen bir Demirtaş ve yine seçilmemiş bir liderin icazetine sık sık başvuran bir HDP var. Kobane ile gördük ki üzerinde pek konuşulmayan ve uzlaşmaya varılamamış bu konular Kobane sırasında tüm muhalif hareketler içinde fay hatları oluşturdu. Muhalefetin ayrışması kendi istediğimiz doğrultuda yönetildiğimiz, beraberce yaşayacağımız çoğulcu bir Türkiye için en son ihtiyacımız olan şey. Kobane direnişi ve onu takip eden süreç gösterdi ki bizler anlamak için fazladan adım atmadıkça, diyalog kurmadıkça, demokratik taleplerde bulunmadıkça, sorumluların peşine düşmedikçe ve sağlıklı bir bilgi akışı sağlamadıkça Türkiye eski reflekslerine dönmeye çok müsait. Kobane’yi anlamaya çalışmak tıpkı Gezi sürecinin başında olduğu gibi yeni bir perspektif yakalamamızıhala sağlayabilir. İktidarın, o hegemonik anlatısının arkasına sakladığı yüzünü yine görebiliriz.

Türkiye halklarının, Kürtler’in mücadelesini anlamaya bu kadar yakın olduğu bir dönemde, Gezi Kürt hareketinin geleceğini Erdoğan’ınipoteğinden kurtaramadı. Bunda tam olarak hangi aktörlerin ne derecede rol oynadığını geleceğin tarihçilerinden okuyabileceğiz. Çünkü Türkiye’de sağlıklı bilgi almak hala bir lüks ve ülkenin en önemli sorunları şeffaflıktan çok uzak pazarlıklarla çözülmeye çalışılıyor. Tüm siyasi süreçlerin aktörleri olamasak da yine de önümüzde çok net olan bir gerçek var: beraber yaşamayı talep etmek ve bunun için mücadele etmek bir şeyleri değiştiriyor ve bu önümüzdeki en iyi seçenek.

Birleşmek ve beraber yaşamak emek ister. Ermeni, Kürt, Rum, Türk için;Hristiyan, Müslüman, Yahudi, Ateist için… Hepimiz için. Birleşmek değişmek ister. Tabuları yıkmak, hem Türk, hem Kürt, hem Müslüman milliyetçiliğiyle, hepsinin tek adamcılığıyla, inanç ve cinsiyet tabularıyla ve tüketim tutkunluğumuzla hesaplaşmak ister. Empati ve sabır ister. Ve evet, bunları yapmak için çok az enerjimiz ve irademiz kaldı. Ama başka bir çare göremiyorum çünkü ya hep beraber, ya hiç birimiz.

Bulunduğu kategori : Dâhiliye

Yazar hakkında

İlgili Yazılar