kızlı erkekli biyopolitika – ecehan balta -

Nüfus politikaları ve biyopolitika, her zaman iktidarların temel araçlarından bir tanesi olmuştur. Aile ve onun merkezi olarak kadın, temel sosyal güvenlik ihtiyacını karşılamanın yanı sıra, bedenin ve dolayısıyla doğurganlığın kontrolü işlevini de yüklenir. Ancak devletin niteliği ve elbette kapitalist üretim tarzının geldiği aşama, nüfus politikalarında en önemli belirleyicidir. Refah rejimlerinde sosyal güvenlik harcamaları önemli bir kalem olduğundan, devlet nüfusun aşırı artışını istemez, dolayısıyla aynı zamanda doğum kontrolü araçlarına erişim kolaylaşır, devlet bizzat bunu teşvik eder, bazı ülkelerde ve bazı dönemlerde zorla uyguladığına dair dedikodular bile mevcuttur (Bknz. Kazakistan). Hatta 1960’ların sonunda doğum kontrol yöntemlerinin sonuç olarak laboratuvarlarda geliştirilmesinde kadın özgürlüğü hareketinden çok, bedenin tıbbileştirilmesinin, dolayısıyla kontrol altına alınmasının daha belirleyici olduğu da söylenir. Doğum kontrolünün spiral gibi modern formlarına yakın biçimler, kadınların 1920’lerden beri kullandığı araçlardır. Esas olarak bunların seri üretimleri ve kimyasalların kullanımı 1970’lerden sonra ortaya çıkmış ve kimileri tarafından haklı olarak kadın özgürlüğü hareketinin bedenleri üzerindeki kontrolün geliştirilmesi talep / ihtiyacına bir yanıt olarak savunulmuş, diğer kimileri tarafındansa yine haklı olarak, ataerkil sistemde erkeklerin cinsel özgürlük ihtiyacına yanıt veren araçlar ya da nüfus kontrolü politikalarının bir sonucu olarak eleştirilmiştir.   

Bu tartışmanın cinsel özgürlükle ilgili olan kısmını bir kenara bırakarak, bugün yapılan müdahale açısından daha kritik olan nüfus politikası alanından devam edelim. Nüfus devletin savunma, üretim gibi çeşitli işlevleri yerine getirmesi açısından elindeki en büyük güçtür. İkinci Dünya Savaşı sonrası döneme gelindiğinde ise refah rejimleri emek gücünün yeniden üretimi ve nitelikli işgücüne duyulan ihtiyaç sosyal güvenlik, sağlık ve eğitim alanlarındaki harcamaları artırmasını engellemek ve işsizliği azaltmak için nüfusu da kontrol altına alma ihtiyacını da beraberinde getirmiştir. Ancak neoliberalizmin yeni büyüme modelinde emek gücü daha çok hizmet sektöründe çalışan ve çoğunlukla niteliksiz bir biçimde karşımıza çıkar. Kabaca, bunların tamamının niteliklileştirilmesine de ihtiyaç yoktur.  Hatta istihdamsız büyüme denilen modelde bir grup işgücünün elbette çağımızda istatistiklere yansımayacak şekilde dışarıda bırakılması, fevkalade beklenen ve özlenen bir olgudur. Bu kesimin kadınlar olması, al kadifenin üstüne bir de atlas yorgan giymek olur. Bilhassa muhafakazar bir hükümette. Çünkü, hiç kuşkusuz bu iki dinamik birbirini besleyecektir. Bir başka deyişle, muhafazakar hükümet kadınları aileye döndürüp niteliksiz işgücü olarak yetiştireceği çocuklar yaptırmakta daha az bariyerle karşılaşırken, diğer yandan da bu nesnel dinamik sonucu gelişen muhafazakarlaşma eğilimi, muhafazakar hükümeti de güçlendirecektir.

 

Türkiye’de 1980 itibariyle sadece darbe olmamış, nüfus politikasında da derin bir kırılma yaşanmıştır. Örneğin o zamana kadar yapılan ve hem de uygulanmaya çalışılan Kalkınma Planları aşırı nüfus artışından dem vururken, 1980’lerle birlikte birden “plancılar” nüfus artışının nerdeyse durmasını dert etmeye başlarlar. ANAP hükümeti bu soruna bir çözüm bulur:  “Ferdin topluma kazandırılmasında birinci derecede önemli olan ailenin,

maddi ve manevi bakımdan sağlıklı bir kurum olarak korunması eğitilmesi ve

geliştirilmesi yönünde tedbirler alınacaktır” (5. Beş Yıllık Kalkınma Planı, 1985-1989).

Görüldüğü gibi, aileye dönüş, AKP hükümeti birlikte başlamamış, ancak onunla birlikte; siyasal iklimi, AKP’nin muhafakazar yapısını ve işgücü ihtiyaçlarının her geçen gün daha da acilleşmesini arkasına alarak, çok daha hızlanan bir eğilim haline gelmiştir. Cemil Çiçek’in 1990’larda ettiği “flört fahişeliktir” sözü kafamıza kazınırken, bu son zamanlarda maruz kaldığımız cinsiyetçi saldırı yağmuru altında kimin ne söylediğini hafızamıza kaydedecek zamanımızın bile yoksa, demek ki içinden geçtiğimiz bu iklimde “muhafazakar aile değerlerimizde” niteliksel değilse de olağanüstü niceliksel bir artış var.

Nihayetinde, Hükümetimiz, çoktandır özel yaşamlarımıza el atmış bulunuyor. Diğer hükümetlerimiz gibi. Ama bu sefer biraz incelikten yoksun. Üstelik gündelik hayatın başka alanlarını da sarmalamaya yelteniyor. O yüzden bize düşen tabii ki kızlı erkekli mücadele etmek.

Fakat bu sefer bir fark olmalı: Kızlı erkekli mücadeleyi biz uzun zamandır deniyoruz. Hep birlikte mücadele ediyoruz ama erkekler bu sosyal hareketlerde bile primus inter pares (eşitler arasında en eşit). Başbakan kızlı erkekli aynı evde oturamazsınız demeden çok önce, biz kızlı erkekli siyaset yaptığımız, yaşadığımız, seviştiğimiz, çalıştığımız hallerde kızların ezilmesini deneyimledik. O yüzden biyoiktidara ve erkek egemenliğine karşı inandırıcı bir mücadele için biz kendi bir sonraki adımımıza bakalım. Zira, biyoiktidarın bu biçimini mümkün kılanın erkek egemenliği olduğunu unutmayalım. “Bu kadar” cinsiyetçilik karşısında kızlı erkekli ürküyorsak, şu cinsiyetçiliklerimizi baştan bir masaya yatıralım.  “Bu kadar” radikal bir adım atmazsak hiçbir mevzi kazanamayız.

Bulunduğu kategori : Mor ve Gökkuşağı

Yazar hakkında

İlgili Yazılar