kış uykusu: yaz sıcağında kışı özlemek – aslı özgen tuncer -

 

Yaklaşık üç buçuk saatlik Kış Uykusu, modernist edebiyat klasikleriyle beraber düşünülebilecek kadar “büyük” bir hikaye anlatıyor. Çok katmanlı öykünün derinlikleri, karakterlerin kısırdöngüsel varoluş çıkmazları, toplumsal sınıf alegorileri hemen göze çarpıyor. Ancak kendi kendine yabancılaşmada, kendi kendini tiye almada, paramparça etmede de hayranlık uyandıracak kadar acımasız bir film Kış Uykusu. Kurduğu dünyanın çatlaklarının farkında ve o dünyayı sonuna kadar sarsmaktan kesinlikle geri durmuyor.

Kış Uykusu’nun belki de en kuvvetli yanı, iktidar arzusunu derinlikli bir şekilde analiz etmesi. Kimi zaman daha fazla bilgiye sahip olmak, kimi zaman sükût etmek, kimi zaman boyun eğmek, kimi zaman yardım eli uzatmak, kimi zamansa af dilemek zavallı bir iktidar arzusunun farklı biçimleri olarak yansıtılıyor. İnsanın iktidar arzusuyla kıvranan, hayli bencil ve derinden kötücül bir ruha sahip olduğunu cüretle çarpıyor izleyicinin yüzüne. Dolayısıyla, insan ruhunun en karanlık ve en karmaşık labirentlerine çekinmeden dalan Dostoyevski ve Shakespeare metinleriyle diyalog içinde bir sinema ortaya koyuyor Nuri Bilge Ceylan. Hem artık filmografisinin alametifarikası olan muhteşem görüntüler, hem de felsefî ile yüzeysel arasında muzırca gidip gelen şiirsel diyaloglarla başarıyor bunu.

muktedirlik biçimleri

Mesele iktidar arzusuyla kıvranan birey olunca, filmde sınıf çatışması önemli bir tema olarak yer buluyor. Kış Uykusu’nun, Nuri Bilge Ceylan filmografisinde sınıfsallık meselesini en açık ve en kapsamlı biçimde ele alan film olduğunu söyleyebiliriz. Bu sebeple, yönetmenin şu ana kadar ürettiği belki de en doğrudan politik film ile karşı karşıyayız. Filmin geniş karakter skalasını, sınıflar arası çatışma ekseninde kuvvetli toplumsal tespitler ortaya koyan bir alegori olarak okumak mümkün. Bir yanda mülkiyete dayalı burjuva ahlâkıyla çatışma içindeki ezilen sınıfların biriken öfkesini, diğer yanda burjuva toplumu değerlerini içselleştiren karakterleri, bir diğer yanda ise iktidarın çatlaklarından sızarak güç elde etmeye çalışmakla sessiz bir deliliğe itilmek arasında sıkışmış bir başka ezilen güruh olarak kadınları izliyoruz. Bu karakterler aracılığıyla, adeta erkek egemen hiyerarşik toplumun nasıl işlediğinin şablonunu çıkaran film, tüm bu yapının bir pamuk ipliğine bağlı olduğunun da altını çiziyor. En ufak bir sarsıntıda bu yapay güç dengelerinin sarsılarak alt üst edilebileceğini hissettiriyor. Filmde, özellikle üst sınıfların bu tehlikeyi hissederek ürkekleştiği, ezilenlerinse bu ihtimali görerek güçlendiği çarpıcı anlara tanık oluyoruz.

Film, Kapadokya’ya yerleşerek aileden kalma mülkünü otele çeviren Aydın’ın (Haluk Bilginer) etrafında şekilleniyor. Eski bir oyuncu olan, yerel bir gazeteye köşe yazıları kaleme alan, varlıklı bir aileden gelen Aydın etrafındakileri bilgisi, tecrübesi, parası, hatipliği ve zekâsı ile ezmeyi alışkanlık haline getirmiş bir karakter. Bu bakımdan filmde Haluk Bilginer’in performansının göz doldurduğunu söylemeden geçmeyelim. Bilginer’in, filmin dünyasının ötesindeki, yani gerçek dünyadaki imajına yapılan göndermeler, canlandırdığı karakterin önemli bir bileşeni olarak yer buluyor filmde. Örneğin uzun bir tiradın sonunda, “iyi tirattı vallahi!” deyiveriyor karşısındaki. İçki masasında Shakespeare alıntıları savuruveriyor masaya! Çalışma masasının arkasında asılı duran Antonius ve Kleopatra afişi, bize sürekli sahnedeki Haluk Bilginer’i anımsatıyor.

Filmin nefret, ıstırap, zavallılık ve iktidar arzusu kıskacındaki başkahramanı Aydın’a bakışını, Dostoyevski ve Shakespeare’in perspektifleriyle kıyaslarsak ileri gitmiş sayılmayız. Bütün bu ruhsal durumlara temas eden hikayesiyle Kış Uykusu, tıpkı ilk sayfalarında hayranlık duyduğumuz bir karakteri, gitgide tüm zavallılığıyla çırçıplak ederek anti-kahramana dönüştürüveren bir Dostoyevski romanı gibi davranıyor Aydın’a. Onun kişiliğinin katmanlarını bir bir soyuyor. Muktedir olduğu anlardaki ataklığının yerini, iktidarının sarsıldığı sahnelerde karanlığa gizlenen ürkek bakışları alıveriyor. Şüphe anlarında tüm zırhını indirerek histeriye teslim olan Othello gibi, acımasız bir katil çıkıveriyor içinden bazen.

Filmin tamamındaki gelgitlere yayılan bu geçişlerin, belki de en net biçimde gözler önüne serildiği sahne, Aydın’ın arkadaşlarıyla ava çıktığı ve yalnız başınayken dere kıyısında bir tavşanla karşılaştığı andır aslında: Ayağı ıslandığı için çizmesini ve çorabını çıkarmış, yarıya kadar kara batmış, neredeyse tarumar hâldeki Aydın, böyle bir vaziyetteyken bile karşısındaki savunmasız tavşanı öldürme fırsatını kaçırmaz. Böylelikle kendi üstünlüğünü kanıtlayabilecek, bunun nişanesi olarak da hane halkına sunacağı avı sayesinde onların takdirini kazanacak ve “erkek” iktidarını yeniden tesis edebilecektir. Tüfeğini ateşlediğinde hırsla aydınlanan yüzü, film boyunca iktidarı her sarsıldığında gizlediği ürkek bakışlarından çok farklı, apaydınlık ve serttir.

“bilincin her türlüsü hastalıktır”*

Aydın’ın diğer karakterlerle olan ilişkilerinde sınıfsal bir hiyerarşik toplum analizi kadar, muktedirin psikolojisine dair önemli tespitler de ortaya çıkıyor. En genel tabirle Kış Uykusu’nun şizofrenik bir varoluşsal krize işaret ettiği söylenebilir: İnsan, kendini bir bütünlük ve büyüklük aynasında görme ihtiyacı taşır; fakat bunun esasında zavallı bir aldatmaca olduğunun da farkındadır. Günün sonunda, bu bütünlük ve büyüklük imajı, aslında güvende hissetme ihtiyacından mı kaynaklanır? Dostoyevskivari bir bakışla, insan varoluşuna içkin olan ve kendi kendini sürekli yıkan bu “güvende hissetme” arzusu, toplumda halihazırda var olan muktedirlik kalıplarının kimilerince kolaylıkla benimsenmesinin arkasındaki neden olarak görülebilir mi? Kış Uykusu, bu sorulara uzanan sularda dolaşıyor. Filmin sonunda, bir nevi kendi çıplaklığının farkına varan kral, kraliçesinin karşısına çırılçıplak mı çıkıyor yoksa görünmeyen kumaştan yeni elbiseler mi donanıyor, izleyicinin yorumuna bırakalım.

 

*Alıntı, Yeraltından Notlar’dan

 

Bulunduğu kategori : Ruhun Gıdası

Yazar hakkında