Kıbrıs’ın arafında müzakerelere dair birkaç kelam -

Kıbrıs, bir kez daha tarihi bir eşikten geçiyor. 1968 yılından beri iki toplum arasında sürdürülen müzakerelerde bir dönüm noktasına gelindi. Kıbrıs’ta yaşayan halklar, artık bir “Kıbrıs meseline” dönüşmüş Kıbrıs meselesinin gidişatına dair nefeslerini tutmuş, geleceklerini tayin edecek müzakerelerin sonuçlarını öngörmeye çalışıyorlar. İş yemeklerinde, dost meclislerinde, aile muhabbetlerinde konular dönüp dolaşıp hep aynı yere geliyor. Kıbrıs’ta zaman durmuş gibi. Geçmişin travması ve muğlak bir gelecek tahayyülü arasında asılı duran onca hayat umutla, kaygıyla, bu arafta kalmak halinin sona ermesini bekliyor.

Peki müzakerelerde neler oluyor? Süreç adanın yeniden birleşmesini sağlayabilecek mi, yoksa adanın bölünmesinin kalıcı bir hale gelmesi sonucunu mu getirecek? Müzakerelerle ilgili son süreç, Mustafa Akıncı’nın cumhurbaşkanı seçilmesinin ardından 15 Mayıs 2015’te başladı. 15 Mayıs’tan bugüne hem Akıncı ve Kıbrıslı Rum lider Nicos Anastasiades, hem de müzakerecileri Özdil Nami ve Andreas Mavroyannis arasında muhtelif görüşmeler gerçekleşti. Müzakere masasında tartışılan altı ana konu var: Bunlar; “Yönetim ve Güç Paylaşımı”, “Mülkiyet”, “Avrupa Birliği”, “Ekonomi”, “Toprak” ve “Güvenlik ve Garantiler”.

15 Mayıs 2015’ten bu yılın Kasım ayına kadar ilk dört konu üzerinde önemli ilerlemeler sağlanmıştı. İki lider ve heyetleri, arta kalan uzlaşmazlıkların ortadan kaldırılabilmesi için 7-11 Kasım tarihleri arasında İsviçre’nin Montreux kentindeki Mont Pèlerin kasabasında “Le Mirador” otelindeki kamp tipi görüşmelerde biraraya geldi. Mont Pèlerin görüşmelerine Mustafa Akıncı’nın Rum muhatabına yapmış olduğu bir öneri damgasını vurdu. Akıncı’nın, şu anda ada toprağının yüzde 37’ye yakınını kontrolü altında tutan Kıbrıs Türk tarafının bu oranı yüzde 29.2’ye indirmeye hazır olduğunu söylemesi üzerine Anastasiades, adaya dönüp konuyu Güney’deki siyasi partilerle görüşebilmek için bir haftalık mola istedi.

Mont Pèlerin’deki müzakereler 19 Kasım tarihinde yeniden başladı. Ancak ilk turda hakim olan umutlu hava değişmeye başlamıştı. Yunanistan Başbakanı Alexsis Tsipras’ın, Anastasiades’le gerçekleştirdiği görüşmenin ardından “Garantiler kaldırılmazsa ve Türk askerinin çekilmesi için takvim masaya konulmazsa biz beşli konferansa gelmeyeceğiz” açıklaması ardından, Akıncı, Kıbrıs’tan ayrılmadan sert bir açıklama yaparak Yunanistan’ın beşli konferans için böylesi bir ön şart sunmasını kabul edilemez bulduğunu açıkladı. Açıklama sonrası hem Türk tarafı hem de Birleşmiş Milletler’in girişimleri sayesinde Tsipras’ın açıklamalarından bu kısım çıkartıldı. Buna rağmen Mont Pèlerin görüşmelerindeki ilk birkaç gün Yunanistan’ın beşli zirveye katılıp katılmayacağının kesinleştirilmesiyle geçti. Neticede kriz, Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Kıbrıs Özel Danışmanı Espen Barth Eide’nin girişimleri sayesinde aşıldı ve Yunanistan gönülsüz bir evet cevabı gönderdi.[i]

Bu krizin ardından zirvede toprak kriterleri tartışılmaya başlandı. Toprak kriterleri üç ana maddeden oluşuyor; Kıbrıs Türk ve Kıbrıs Rum kurucu devletlerinin toplam alan içerisindeki yüzdelikleri, toprak düzenlemesine tabii olacak yerlere dönecek Kıbrıslı Rum göçmenlerin sayısı ve Kıbrıs Türk kurucu devletinin sahil şeridinin toplam alanı. Kıbrıslı Türklere bırakılacak toprak konusunda taraflar Akıncı’nın yaptığı öneri neticesinde %28,2-%29,2 aralığında anlaşırken, toprak düzenlemesine tabii olacak yerlere dönecek olan Kıbrıslı Rum göçmen sayısında anlaşmazlığa düştüler. Kıbrıs Rum tarafı bu sayının en az 78,000, en çok 92,000 olmasını önerirken, Kıbrıs Türk tarafı bu sayının en az 55,000, en fazla 65,000 olması konusunda ısrarcı oldu.[ii]

Olası bir çözümden sonra dönecek Kıbrıslı Rum sayısında neden böyle bir anlaşmazlık söz konusu oldu peki? Dönecek olan göçmen sayısı ne kadar yüksek olursa, o kadar çok yerleşim yerinin iade edilmesi söz konusu olacak da ondan. Rakamın, Kıbrıslı Rumların istediği gibi 70,000 olması, Kıbrıs’ın batısındaki Güzelyurt bölgesinin Kıbrıslı Rumlara verilme ihtimalini güçlendiriyor. 2004 yılında referanduma sunulmuş olan Annan planında, Güzelyurt bölgesi Rumlara iade edilecekti ve buna rağmen Güzelyurtluların önemli bir çoğunluğu Annan Planı’na evet demişti. 2004’ten sonra ise Türk tarafı Güzelyurt konusundaki pozisyonunu, en azından söylemsel düzeyde, değiştirdi. Erdoğan, hem 2008 yılında henüz başbakanken adaya yaptığı ziyaretinde, hem de Şubat 2016’da yaptığı açıklamalarda “Güzelyurt’un Rumlara verilmemesi”ni talep etmişti.[iii]

Kimilerine göre Güzelyurt’u vermemek söylemi Kıbrıs Türk ve Türkiye tarafının müzakere taktiğiyle alakalı bir söylem. Zira Kıbrıs Türk tarafının kurulacak yeni federal devletin yönetimdeki hakkı, siyasi eşitliği ve uluslararası hukuk içinde yer almasının karşılığı olarak verebileceği tek şey topraktır. Dolayısıyla mesele toprak iadesinde değil, toprak iadesinin zamanlamasıyla alakalı bir sorundur. Bu da bizi, Mont Pèlerin zirvesinin çökmesine yol açan en önemli sorunlardan birine, müzakerelerin yöntemi meselesine getiriyor. Kıbrıs Rum tarafı garantiler dışındaki beş konuda uzlaşmaya varıldıktan sonra, garantörlerin de olduğu bir uluslararası konferansta sadece garantiler meselesinin konuşulması üzerinde ısrarcı olmuştu. Kıbrıs Türk tarafı ise, Toprak ve Garantiler başlığı da dahil, tüm konuların birbiri ile bağlantılı görüşülmesini talep ediyor. Bir başka deyişle Kıbrıslı Rumların Garantiler konusundaki pozisyonunu görmeden, elindeki önemli bir müzakere kartı olan Güzelyurt’tan olmak istemiyor. Bilindiği gibi Kıbrıslı Rumlar ve Yunanistan, 1960 yılında imzalanan ve Türkiye’nin 1974 yılındaki müdahalesini mümkün kılan garantörlük sistemine karşı çıkarken, Kıbrıslı Türkler ve Türkiye, 1960 Anayasasındaki garantiler sisteminin esnetilmesine karşı olmasa da bir şekilde Türkiye’nin Kıbrıs’ta oluşturulacak güvenlik sisteminin içinde yer almasını savunuyor.

Tarafların farklı pozisyonları bu konularla da sınırlı değil. Şu ana kadar Kıbrıslı Rumlar, Kıbrıslı Türklerin siyasi eşitliğinin iki temel unsuru olan dönüşümlü başkanlığı ve kararlara Kıbrıslı Türklerin temsilcilerinin de etkin katılımını sağlamayı öngören hususları henüz kabul etmedi. Öte yandan Kıbrıslı Rum tarafı ise, Yönetim ve Güç Paylaşımı başlığı altında Kıbrıslı Türklerin siyasi eşitlikleri adına birçok kazanım elde ettiklerini ve tüm KKTC vatandaşlarının federal Kıbrıs vatandaşı olmalarının kabul edildiğinin altını çizerken, “Mülkiyet ve Toprak” konusunda Kıbrıs Rum kamuoyuna sunacakları somut bir kazanım olmadığının altını çiziyorlar.[iv]

Peki, bundan sonra ne olacak? Uzlaşmayla sonuçlanmayan Mont Pèlerin zirvesinin ardından, Birleşmiş Milletler’in de devreye girmesiyle görüşmelerin sürmesi yönünde bir karar alındı. Müzakereler, 9 Ocak tarihine kadar Kıbrıs’ta yürütülecek, ardından 9 Ocak tarihinde taraflar Cenevre’de biraraya gelecek ve 12 Ocak’ta garantör ülkelerin katılımı ile uluslararası konferans düzenlenecek. Lefkoşa ve Cenevre’de yürütülecek müzakerelerde toprak ve dönüşümlü başkanlık gibi konuların çözümlenmesi, açıkta kalan konuların al-ver süreci neticesinde kapatılması amaçlanacak.

Müzakereler kapalı kapılar ardında sürerken Kıbrıs’taki iki toplum bütün bu olan bitene karşı nasıl bir tavır alıyor? Kıbrıslı Türkler kırk yıldan fazladır tanınmayan bir devlette yaşamanın sıkıntısıyla başetmeye çabalıyorlar. 1983’te kurulan KKTC Türkiye’ye hem ekonomik hem de siyasi yönden bağımlı olduğu için Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi tarafından TC’nin bir alt yönetimi olarak tanımlanıyor. Türkiye’nin geçmişte para aktarmayarak düşürdüğü hükümetler oldu. Bu durum, Kıbrıslı Türklerin gündelik hayatlarını da önemli ölçüde etkiliyor. Kıbrıslı Türkler dünyadan koparılmış hissediyorlar, kendi pasaportlarıyla dünyanın çok az yerine gidebiliyorlar. Son dönemde Kuzey Kıbrıs’taki hükümetin saatleri Türkiye’ye göre ayarlaması neticesinde Kıbrıs’ın iki yarısında bir saatlik bir fark oluştu. Kendi saatlerini bile ayarlayamayan, Türkiye’ye bağımlı bir siyasi yapı söz konusu. Bu siyasi yapı meşruiyetini önce Rum mülklerinin, ardından devlet dairelerindeki mevkilerin dağıtımı üzerinden inşa etmişti. Bugüne gelindiği zaman ise devletteki çalışma koşulları “Göç Yasası” diye tanımlanan yasanın 2011’de yürürlüğe girmesiyle hayli kötüye gitmiş durumda. Üstelik AKP son yıllarda “Kuzey Kıbrıs’ın IMFsi” rolünü üstlenerek Kuzey Kıbrıs’a kemer sıkma ve özelleştirme politikalarını dayatıyor. Bütün bu sorunlar Kıbrıs Türk toplumunda çözüm yönündeki iradeyi güçlendiriyor.

Öte yandan, tüm bu olumsuz tabloya rağmen, Kıbrıslı Türklerin önemli bir bölümünün savaş sonrası oluşan yeni durumdan fayda sağladığı gerçeğini de göz ardı etmemek gerekiyor. Kıbrıslı Türklerin adadaki kontrol ettiği toprak oranı 1974’ten önce yüzde 18 civarındayken, Türkiye’nin müdahalesinden sonra yüzde 37’lere çıktı. Kıbrıslı Türkler 1974 yılında adanın güneyinde 450 bin dönüm toprak bırakırken, Kıbrıslı Rumlar ise 1 milyon 550 dönüm bıraktı. KKTC’nin yüzde 76’sı, Kıbrıslı Rumların bıraktığı topraklardan oluşuyor. Hal böyleyken, toprak ayarlaması konusunda pek çok Kıbrıslı Türkün, “bu Rumlar da amma çok mal ister” gibi bir tepki vermeleri hayli düşündürücü. Görünen o ki, Kıbrıslı Türklerin bir bölümü, herşeye rağmen tanınmamış bir devletin ve sistemin iflasının yarattığı sıkıntıları, bir askeri müdahale sonrasında zorla elde edilen mülklerin iadesine yeğ tutuyor.

Çoğunluğu 2004 Annan Planına red oyu veren Kıbrıslı Rumların ise bu kez bir çözüm konusunda daha istekli olduğu söylenebilir. Zira koşullar 2004’ten sonra çok değişti. 2004’te AB üyeliği kesinleşen Kıbrıslı Rumların elleri daha güçlüydü. Ancak aradan geçen zamanda özellikle 2013’teki ekonomik kriz Rumları çok sarstı. Ayrıca Doğu Akdeniz’de bulunan doğalgazın Türkiye üzerinden transfer edilmesi gibi ekonomik faktörler de adanın güneyindeki çözüm eğilimini artırıyor. Öte yandan kriz, her yerde olduğu gibi nüfusun önemli bir bölümünün yoksullaşmasına yol açtı ve bu da Kıbrıs’ta aşırı sağın yükselmesine yol açtı. Ancak yine de parlamentoda %3.7 ile temsil edilen ELAM gibi partilerin etki alanının henüz sınırlı olduğunun altını çizmek gerekiyor.

Ocak’ta Cenevre’deki görüşmelere garantör ülkeler de katılacağı için, Yunanistan ve Türkiye’nin nasıl bir pozisyon alacağı şu aşamada kritik önem arz ediyor. Temel taleplerinde esneme yoluna gidecekler mi? Yoksa sürekli “kırmızı çizgilerini” öne sürerek uzlaşmaz bir tavır içine mi girecekler? Ekonomik darboğaz ve yakıcı bir krizin etkisindeki Yunanistan’da populizm ve aşırı sağ tırmanırken, Syriza’nın dış politikasının da sağ partilerle benzeşmeye başladığı görülüyor. Öte yandan Türkiye’deki muhafazakâr, milliyetçi AKP yönetiminin müzakere masasında ne ölçüde uzlaşmaya yatkın olacağı konusunda pek çok insanın kafasında soru işaretleri var. Türkiye’de Kıbrıs konusunda ya Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın ve CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun ifade ettiği gibi “orada şehitlerimiz var, orada kan döktük” gibi bir söylem hakim ya da tam bir kayıtsızlık söz konusu. Sanki Kıbrıs adasında ülkelerinin geleceği üzerine endişelenen, irade ortaya koymaya çalışan Kıbrıslılar yokmuş gibi, sanki Kıbrıs sadece bazı ülkelerin güvenlik ihtiyaçlarına göre kullanılacak, batmayan bir uçak gemisi imiş gibi…

Kıbrıs yeniden bir yol ayrımında. Bu yol ayrımının bir tarafında Kıbrıs’ın yeniden birleşmesi, bir tarafında bölünmenin kalıcı hale gelmesi duruyor. Gelecek günler çok önemli gelişmelere gebe. Kıbrıslılar, bir ömür boyu devam eden, tüm hayatlarına hükmeden Kıbrıs meselesinin gölgesi altında, o zorlu geçmiş ve muğlak gelecek arasındaki arafta beklemeye devam ediyorlar, kimi umutla, kimi kaygıyla…


[i] Ulas Barış, “Mont Pelerin… Öncesi… Sonrası…”, Kıbrıs Postası, 26 Kasım 2016, http://www.kibrispostasi.com/index.php/cat/1/col/227/art/29535/PageName/KIBRIS_POSTASI

[ii] Esra Aygın, Mont Pelerin’in ardından, Esra Aygın blog 28 Kasım 2016 ,http://esraaygin.blogspot.com.cy/2016/11/mont-pelerinin-ardndan.html

[iii] Milliyet, “Güzelyurt bize verilmeli”, 12 Şubat 2016, http://www.milliyet.com.tr/-guzelyurt-bize-verilmeli–kibris-2193336/

[iv] Aygın, Mont Pelerin’in ardından

Bulunduğu kategori : Hariciye

Yazar hakkında