Kestirme çıkış yok, mücadeleye devam -

24 Haziran seçimleriyle beraber yeni rejime geçiş tescillenmiş oldu: OHAL koşullarında gerçekleştirilen ve son derece adaletsiz bir süreçte cereyan eden baskın seçimle neoliberal-otoriter karakterli şefçi rejim, yasal yönden inşa sürecini kemale erdirdi. İktidarın milliyetçi ve otoriter-baskıcı renginin iyice koyulaşacağı bu dönemde, önümüzde zorlu bir süreç uzandığı ortada. Kestirme bir çıkışın olmadığı bu durumu, ancak uzun vadeli ve sabırlı bir mücadele ile değiştirme şansımız var.

Seçimlerdeki en öngörülemeyen gelişme olarak anketlerde %6-8 bandında görülen MHP’nin aldığı %11’lik oran zikrediliyor. AKP’nin milletvekilliği oylarındaki gerileme ile birleştiğinde, bu durum MHP’yi kritik parti konumuna getiriyor. MHP’nin iktidar koalisyonu içinde edindiği bu “anahtar” konum, hiç değilse kısa vadede, hükümetin milliyetçi teyakkuz ve hamaset çizgisini sürdüreceği ve özellikle Kürt meselesinde baskıcı-militer politikalarda ısrar edeceği anlamına geliyor. MHP cenahından, hatta Çakıcı gibi figürlerden son günlerde yükselen özgüvenli sesler bunu teyit ediyor.

Öte yandan, orta vadede ekonomik krizin gözle görülür biçimde kendini hissettirmesi, olası şirket iflasları ve işten çıkarmalar paralelinde, MHP’nin işsizler ve yoksullar arasındaki desteğini artırması halinde, faşizan taban hareketlenmeleri için bir zemin oluşması söz konusu olabilir. Öfke, göçmen ve Kürt kitlelere yönelebilir. Bu tür olası hamleler karşısında, sosyalist solun bugünden önüne barış mücadelesi ve göçmen dayanışması perspektifini koyması gerekir.

Seçim sürecinde sosyalist solun kayda değer bir kısmının HDP’den uzak durması, HDP’ye kağıt üstünde destek açıklasa bile bunun pratik ayağını örmekten imtina etmesi, bu açıdan çok hayırhah bir işaret değil. Bu tür faşizan hareketlenmeler karşısında CHP yönetiminin en iyi ihtimalle sus pus olacağı, hatta daha kötüsü göçmenler ve özellikle de Kürtler söz konusu olduğunda yeniden milliyetçi mutabakat iklimine iltihak edebileceği ihtimalini göz önünde bulundurmak gerekiyor. Bu olasılık karşısında ve AKP-MHP koalisyonunun Kürt siyasal hareketini kriminalize ve tecrit etme yönelimi karşısında sosyalist solun, örgütsel ve stratejik bağımsızlığını koruyarak, HDP ile arasındaki dayanışmayı güçlendirmesi kritik önemdedir.

Erdoğan’ın ilk turda seçilmesinin gizleyemediği gerçek, AKP oylarındaki kayda değer erimedir. AKP’nin özellikle ekonomi politikalarına yönelik tepkilerin şimdiden belirginleşmeye başladığı ortada; bu açıdan iktidarın erken seçim kararının isabetli olduğu görülüyor. Ancak kimi beklentilerin aksine, tepkili ya da kaygılı AKP seçmeni oyunu CHP’ye değil İç Anadolu kentlerinde MHP’ye ve Batı ve Güney illerinde ise kısmen İYİ’ye yöneltmiş gibi. Kentli genç yoksulların MHP’ye yöneldiği yorumları yapılıyor.

Bu durum bir kez daha, CHP’nin ulusalcı ya da muhafazakar argümanlar veya sınıf içeriği olmayan bir demokrasi söylemi kullanarak alt sınıfları sağ cenahtan koparamayacağını teyit etti. CHP’nin, kriz tehdidi altındaki bu kesimlere gerçekten dokunmasının tek yolu, olsa olsa Corbyn tarzı kamucu / yeniden bölüşümcü politikalar olabilirdi. Oysa CHP yönetiminin tüm farklı fraksiyonlarının IMF yanlısı, hatta Merkez Bankası bağımsızlığını savunan bir neoliberal ekonomi politikası etrafında birleşmesi, emekçilere bir alternatif sunmuyor.

AKP belirli bir erime yaşadıysa da, seçmeninin özellikle orta yaş ve üstü, esnaf, ev kadınları, çiftçiler, memurlardan oluşan çekirdeği, Erdoğan’a sahip çıkma refleksiyle oldukça yüksek bir katılım oranı sergiledi ve sandığa gitti, bir tür “vefa oyu” kullandı. Sol olarak bu kesimle neredeyse hiçbir iletişim kanalına sahip olmamaya devam ediyoruz. Ancak bu kesimin genç kuşağı farklı siyasi tercihlere açık bir profil sergiliyor ve solun mutlaka önümüzdeki dönemde sabırla ulaşmaya çabalaması gereken bir kesimi oluşturuyor -son kitlesel üniversite eylemlerinde de görüldüğü üzere.

HDP’nin Kürt illerinde oy kaybı yaşarken Batı illerinde artış sergilemesi son derece önemli bir gelişme. Doğu’daki kayıp, yoğun devlet şiddeti, güvenlik güçlerinin artan sayısı ve olası sandık hileleriyle kısmen açıklanabilir. Ancak 1 Kasım seçimlerinde de söz konusu olan Kürt illerindeki oylarda düşme eğilimi ciddiyetle ele alınması gereken bir başlık oluşturuyor. Parti üzerindeki yoğun saldırı ve tecrit dalgası düşünüldüğünde Batı’daki kazanımlar son derece umut verici. CHP kitlesinden bir miktarda oyun dayanışma amacıyla HDP’ye gelmiş olması “emanet oylar” başlığıyla geçiştirilemeyecek değerde. Bu dayanışma oyları, parti etrafındaki milliyetçi kriminalizasyonu kırmak açısından özellikle önem taşıyor. Ancak, seçim çalışmaları sırasında da hissedildiği üzere, özellikle emekçi gençlerden, kadınlardan yoğun olarak HDP’ye destek gelmesi asıl önemli veri.

Sosyalist solda seçim sonrasında ortaya çıkan bir tepki, ‘biz zaten seçimlerin önemli olmadığını söylemiştik’, şeklinde özetlenebilir. Nitekim sosyalist solun önemli bir kesimi seçim sürecini, anlaşılamaz şekilde, pasif bir biçimde geçirdi. HDP’ye destek vermeyen hatta pratikte umutlarını İnce’ye bağlayanlar veya HDP’ye kağıt üzerinde destek açıklasa da pratikte herhangi bir çaba sarf etmeyenler önemli bir yüzde oluşturdu. Oysa, oldukça yoğun çalışan yerel HDP örgütlerinin yanında, Bir Adım Daha gibi bağımsız inisiyatifler, sadece bir aylık sürede önemli adımlar attı; seçim çalışması ile sokak mücadelesinin birbirini dışlamayacağını, seçim sürecinin de sosyalist inşa sürecinin bir parçası olduğunu, olması gerektiğini pratikte gösterdi. Daha fazla politik birey ve çevrenin katılımı ve daha uzun bir süre söz konusu olsaydı şüphesiz daha etkili işler örgütlenebilirdi.

Ülkedeki otoriter rejimin kendisini her zaman için seçimlerle meşrulaştırdığı, yani plebisiter bir karakteri olduğu düşünülürse, seçimlerin Türkiye’de sol için hep önemli bir gündem olacağı unutulmamalı; seçim çalışmaları küçümsenmemelidir. Elbette önemi de asla abartılmadan, birleşik bir sosyalist inşanın dönemeçlerinden bir tanesi olarak değerlendirilebilir seçim süreçleri. Seçim faaliyeti ve sokak mücadelesi birbirini dışlayan değil tamamlayan inşa dinamikleri koyuyor önümüze. Elbette bu birleşik zeminleri inşa fırsatı hala önümüzde duruyor; önümüzdeki süreçte özellikle anti-faşist mücadele, barış savunusu, kent ve doğa mücadeleleri ve elbette yaklaşan krize karşı emeğin direnişi bu birleşik mücadelenin zemini olacak.

Sosyalist solun CHP’ye sağlıklı bir biçimde bakmasının gereği de bu süreçte bir kez daha ortaya çıktı: Sosyalist solun ciddi bir kesimi, HDP’ye mesafe koyup umutlarını İnce liderliğine bağlarken, onun IMF yanlısı, göçmen karşıtı söylemlerini göz ardı etmeyi seçti. Oysa seçim gecesinde başta kendi oylarını olağanüstü yüksek zikreden CHP yönetimi, sonuçların netleşmesiyle beraber anlaşıldığı kadarıyla paralize oldu; kitleleri sokağa dökeceği yönündeki kimi umutları da boşa çıkardı. CHP’nin düzen içi bir seçenek, bir devlet partisi olduğu, sosyalist solun her zaman için CHP yönetiminin söylemleriyle arasına genişçe bir mesafe koyması gerektiği bir kez daha tescillenmiş oldu.

Türkiye’de seçmenin yüzde 60’dan fazlasının on yıllardır muhafazakar sağa meyletmesi halini, İnce gibi bir tepeden inme kurtarıcıyla aşamayacağımızı bir kez daha görmüş olduk. Bu blokun bölünmesi ancak sınıfsal ve toplumsal temelde mümkün olabilecek. Yaklaşan kriz karşısında, faturanın emekçilere çıkartılmasına karşı duracak, bundan ayrılmaz biçimde, göçmen ve Kürt karşıtı faşizan hareketlenmelerle mücadele edecek, genç, emekçi ve kadın eksenli bir direniş hattı örme görevi bizi bekliyor.

Özetle içine girdiğimiz uzun ve zorlu süreçte hem sosyalist inşa görevi, hem de anti-faşist mücadele zeminlerinin oluşumuna hakkını vermek durumundayız. Bunu yaparken de, seçim faaliyetleri ve diğer bütün mücadele biçimlerini aynı bütünün parçası kılmayı başarmamız gerekiyor.

 

Bulunduğu kategori : Başlangıç Yazıları

Yazar hakkında