Kemerlerinizi bağlayın! “Yerli ve milli” ekonomi geliyor† -

Bir muska olarak Mehmet Şimşek

AKP’nin ikilemli ekonomi politiğini tartışmaya çalıştığım bir önceki yazıyı heyecanlı bir “arkası yarın” ile, “yeni kabinede Mehmet Şimşek olacak mı olmayacak mı?” sorusuyla bitirmiştim.[1] İddiam Mehmet Şimşek olmasa bile AKP’nin neoliberal finans kapital ile olan ilişkisini kaybetme riskini alamayacağı, olsa olsa hali hazırda yaşamakta olduğumuz ve metastazi olmuş toplumsal krizi yönetebilmek, idare edebilmek adına, kurumsalcı neoliberalizmin talep ettiği kural, kurul ve kurumları (“kriterleri”) esnetmek, yani kuralların geçerli olmadığı istisna alanlarını genişletmek derdinde olduğu yönündeydi.Görünen o ki, Mehmet Şimşek kabineden düşmedi, piyasalar rahatladı, dolardaki yükseliş kesildi.[2]

Ama Şimşek’in kabinedeki varlığını abartmamak gerekiyor. Bana kalırsa uluslararası sermayeyi ve İstanbul sermayesini ürkütmemek için kaçınılmaz bir muska niyetine orada tutuluyor.[3] Eğer bu hükümet değişikliğine belli bir akılcılık atfetmeye çalışırsak, önümüzdeki süreçte oyun planının şöyle çizildiğini öngörebiliriz: ABD Merkez Bankası çok sert bir faiz artırımı yapmazsa, faiz marjı elden geldiğince adım adım kapatılmaya çalışılarak iç piyasa ayakta tutulmaya çalışılacak; güçlü bütçe kullanılarak genişlemeci maliye politikaları uygulanacak; Hazine garantisine dayanılarak (ve gerekirse özel bankaların bilekleri bükülerek) “çılgın” projelere, köprülere, metrolara, otoyollarına, liman ve havalimanlarına finansman bulunacak;[4] onları takiben tüm yurt sathında AVM’ler, toplukonutlar, stadyumlar ve “uluslararası sömürge” Kürdistan’da günlerce süren top atışlarının yıktığı kentlerin yeniden inşasına girişilecek;[5] içeride yoğunlaşan savaş politikasıyla koşut olarak yerli ve milli bir savunma sanayisine odaklanılacak;[6] ve tabii ki, HES’ler, kömür madenleri ve, Ruslar izin verirse, nükleer enerjiye yüklenilecek. Bütün bunlar, sermayenin (“sıcak para”nın) kaçmayacağı bir arbitraj aralığı korunmaya çalışılarak yapılacak. Keza AKP’nin“yerli ve milli” ekonomi politikaları ancak uluslararası finansal düzenin izin verdiği (özcesi, fiyatlandırdığı) çerçevenin içinde ve tahammül ettiği noktaya kadar uygulamaya konulabilir.Buradaki hesap sanırım şu: eğer küresel durgunluk konjonktürü devam etmesine rağmen, bu “yerli ve milli” ekonomik büyüme belli bir süre sürdürülebilirse ve Türkiye gelişmekte olan pazarlar arasında öne çıkabilirse, 2008 öncesinde dolaşımda olan ekonomik anlatı yeniden pişirilerek, bir kez daha hem uluslararası sermayeye hem Türkiye kamusuna satılabilir ve bu yerli ve milli “kalkınma” atağının mayası tutabilir. En azından “yerli ve milli” ekonomi politikasına yön verenlerin oynadığı kumar bu. Tutar tutmaz o apayrı bir mesele.

Adalet taze bitti, Kalkınma verelim

Fakat bunun gerçekleştirebilmesi için hem Türkiye’de yaşayan insanlar hem de uluslararası sermeye nezdinde inandırıcı ve yeni bir anlatının üretilmesi gerekiyor.Çünkü yatırım kararlarından tüketim kararlarına iktisadî yaşamın tüm alanlarını yapılandıran “belirsizlik” söyleminin özgül ağırlığı, dağınık birimlerin iktisadî kararlarına yön veren ve onlara eşgüdüm sağlayan anlatıları ve hikayeleri belirleyici kılıyor. Evet, bir ekonominin sağlıklı olup olmadığını anlamak için temellere dair göstergelere bakmalıyız, ama John Maynard Keynes’den beri biliyoruz ki tüketici güven endeksi de temel göstergelerden biri ve bir ekonominin büyüme sarmalına girmesi için tüketiciye güven veren bir “hikaye”nin dolaşımda olması gerekiyor. Gene, finansal piyasaların dinamikleri üzerine çalışmalarıyla tanınan iktisatçı Hyman Minsky’den beri biliyoruz ki, iş döngüsünün yükseliş dönemlerinde daha hevesli olan yatırımcılar, duraklama ve çöküş dönemlerinde bir o kadar iştahsız ve korkak olabiliyorlar. Dolayısıyla uluslararası sermayeyi ürkütmeden, iç piyasayı canlandıracak “yerli ve milli” bir ekonomik büyüme modeline doping zerketmek için yeni ve inandırıcı bir anlatıya ihtiyaç var. Evet, “yerli ve milli” ekonomi anlatısı bir kurgu ama kurguların maddi etkileri var ve iktisat disiplinini müspet değil beşeri bir bilim kılan tam da kimi zaman küçümseyerek “kurgu” dediğimiz şeyin iktisadi yaşamın gidişatını etkileyen bir öneme sahip olması.

Görünen o ki, tercih edilen yeni anlatı şu minval:“Ortadoğu’da ‘Adalet’ satan AKP’nin avatarı medeniyetçi Ahmet Davutoğlu dönemi kapandı, yerine ‘Kalkınma’ ve inşaat-altyapı-enerji üçlüsünün, ‘altyapı’ kısmının, ulaştırma ağı boyutuna bakan, belediyeci kimliğiyle Binali Yıldırım dönemi başlıyor.”Bu “medeniyet” ve “hizmet” yönelimleri en başından beri AKP’nin içinde varolan iki kanat; bu noktada dikkat çeken, “hizmet” projesinin önümüzdeki dönemde ayaklandırılabilmesi için, “medeniyet” projesinden, en azından şimdilik (ama bence orta vadede bile), vazgeçilmesi gerektiği.[7] Zaten bu “yerli ve milli” ekonomi modelinde çok da yeni bir şey yok. Türkiye’nin AKP yıllarındaki büyüme rejimi aşağı yukarı hep bu nitelikteydi. O yüzden burada bazı AKP’liler yeni kabineyi “AKP fabrika ayarlarına geri döndü” diyerek tanımlıyorlar. Sanırım imâ edilen medeniyetçi çizginin maceracılığını terk edip, İstanbul Büyükşehir Belediyesi yıllarına geri dönmüş olmak. Tam da bu yüzden medeniyetçi söylemin—hem de geride bırakılan enkazın sorumluluğu Davutoğlu’nun üzerine atılarak—terk edilmesi, bir “sözde” hesaplaşma görüntüsü verdiği ölçüde anlatıyı daha inandırıcı kılmak için özellikle araçsallaştırılacak gibi gözüküyor.“Aldatıldık” repliğini en az bir kez daha duyacağımızı düşünüyorum.

Burada belki de sorulması gereken önemli soru şu: Pan-Sünni “medeniyet” söylemini terk eden, Ortadoğu’dan çekilen bir Türkiye, Suudi Arabistan ve Katar gibi ülkelerden gelen sermaye akışını sürdürebilecek mi? Kendisi darboğazda olan Suudi Arabistan’ın Türkiye ve Katar ile birlikte kurduğu ittifâkın Suriye’de Rusya ve ABD’nin belirleyiciliğinde varılacak bir yeniden düzenlenmenin sonrasında bir geleceği yok gibi gözükmekte. Zaten Davutoğlu döneminin hızlı bir şekilde bitirilmesinin ardındaki etkenlerden birisi Suriye’deki maceranın da hızla sona yaklaşması ise, bir diğeri de Suudi Arabistan ve Katar ile yapılan ittifâkın hem jeo-politik hem de ekonomik olarak sınırlarına dayanmış olmasıydı.

Ortadoğu’da iflas eden, Rusya tarafından boykot edilen, İran’la rekabet içinde olan Türkiye’nin herşeye rağmen Batı’ya yönelmekten başka bir şansı yok—“kriterlerle” ve AB ilgili yapılan tüm kabadayı açıklamalara rağmen. Yeni anlatı bu yüzden gerekli. Ve belki de işin en ilginç tarafı, tüm anti-emperyalist, bağımsızlıkçı havasına rağmen “yerli ve milli” ekonomi söyleminin bir müşterisi iç piyasa ise, diğeri de küresel sermaye ve onun yatırımcı aktörleri… Başka bir ifadeyle söylemek gerekirse, “yerli ve milli” ekonomi söyleminin temel amaçlarından birisi Türkiye’yi (altyapı yatırımlarından konut inşaatına, tüketici kredi pazarından enerji yatırımlarına) kârlı bir yatırım sahası olarak yeniden paketlemek ve küresel sermayeye satmak. Bunun ne kadar mümkün olduğu ayrı bir tartışma mevzusu ama arzulananın artık neoliberal düzen içinde “yerli ve milli” bir marka olarak yer almak olduğu açık. Neoliberal düzenin bu teklifi kabul edip etmeyeceğini ise önümüzdeki süreçte göreceğiz.[8]

Başkanlık için son taaruz

Kuşkusuz, “yerli ve milli” ekonomi politikasının küresel finans piyasalarına yönelik olduğu kadar Türkiye’deki siyasi sahaya yönelik bir işlevi de var. Gezi-sonrasında Erdoğan’ın ısrarla sürdürdüğü kutuplaştırma siyaseti sonucu derinleşen toplumsal yarılmalar ve yapısal sorunlara, AKP ve Erdoğan çizgisinin (çözümden ziyade) tepkisi anlaşılan bir kez daha içine battığı bataklıktan“gaza basarak” çıkmak.[9]

Biraz basitleştirmek gerekirse, Davutoğlu yerine Binali’nin getirilmesinin arkasında şu oyun planı yer alıyor: Eğer ekonomik büyüme sağlanabilirse, tekrar 2008 öncesi büyüme oranları yakalanabilirse, artacak toplumsal refah Suriye’deki jeopolitik ve ahlâki tükenişin, devletin derinleşen savaşıyla vahşileşen Türk ırkçılığının, baskınlaşan Sünni üstenciliğinin ve erkek-egemen kadın-kıyımının açtığı yaraları sarabilir,unutturabilir, etkisizleştirebilir;ve böylece Erdoğan “Başkanlık” ülküsüne sadece zor’la değil, hâlihazırda hâkim olduğundan daha geniş ve derin bir rıza alanı oluşturarak kavuşabilir. Çünkü Erdoğan da bu sürecin böyle devam etmeyeceğinin, hiç yoksa kendi tabanının “orta sınıf” vicdanının rahatlatılması gerektiğinin farkında.Başka bir ifadeyle, rıza üretiminin amacı yukarıda listelenen mağdur kesimleri sisteme dahil etmekten ziyade, için için kaynayan ve “Danimarka’da çürümüş bir şeyler var” hissiyatının giderek yaygınlaştığı AKP tabanını tahkim etmek olacak. Keza “Yeni Türkiye”de Kürtlere ancak “kısmî tanıma”yla “yerli” kontenjanından,[10] Sünni olmayanlara “milli” kontenjanından, kadınlara da “aile bakanlığı” kontenjanından yer olabilir.

Başkanlık ya da (AKP’nin 2. Olağanüstü Kongresi’nde çizilen tablo ile) “Reislik” rejimini neoliberalizmden ayrıştırarak, hatta onun karşısına konumlayarak düşünme eğilimi oldukça yaygın. Ancak burada varsayılan ikili yapıyı biraz sorunsallaştırmakta fayda var, çünkü Başkanlık modeli pekâlâ otoriter bir iskeletin üzerinde birçok neoliberal özelliği biraraya getirebilir. Ya da tersinden bakarsak, neoliberal akılın kurumculuğu, kuralcılığı ve kriterciliğinde derin bir otoriter taraf olduğunu gözardı etmemek gerekir. Neoliberal zihniyetin, ekonominin ve piyasaların bağımsız denetim kurulları aracılığıyla idaresini herşeyden önce piyasalara gelebilecek demokratik müdahalelerin önünü kesmek için savunduğunu biliyoruz (Scheuerman, 1999). Önümüzdeki dönemde bu tarz bir otoriterlikten ziyade birçok piyasa mekanizmasını kullanan, devlet eliyle yatırımlara yön veren, küresel anlamda kurumsallaşmış neoliberalizm ile ilişkilerini sürdüren ama dirigiste bir kimliğe sahip, yaptıklarını küresel “faiz lobisi”ne ve tekelci sermayeye karşı “yerli ve milli” geniş halk kitleleri için yaptığını iddia eden, (adını koyalım) sağ popülist bir otoriter iktidarın tahkim edilmeye çalışılacağını söyleyebiliriz.

Neoliberal Leviathan: Bir Egemen-Şirket olarak Devlet

Erdoğan’ın başkanlık ülküsünde önemli bir boyut devleti bir Şirket olarak, “Reis”liği de bir CEO’luk konumu olarak görmesi. Kanun hükmünde kararnamelerden fiili Başkanlığa gelen çizgide Erdoğan (belki de Özal döneminde yasası değiştirilen Belediye Başkanlığı deneyiminde öğrendiği şekliyle) en başından beri tutarlı bir şekilde yetkileri tek elde toplamayı devletin daha etkin bir şekilde yönetilebilmesini mümkün kılacağı için istediğini iddia ediyor. Burada neoliberal söylemin yatay (eşit bireyler ve şirketler arasında mübadele ilişkilerinin gerçekleştiği piyasalar) ve dikey (belli bir iş bölümü ve hiyerarşi içinde düzenlenmiş hakimiyet ilişkilerinin gerçekleştiği şirket vb. kurumlar) iki eksende ilerlediğini anımsarsak, Erdoğan’ın devleti dönüştürmeyi arzuladığı “egemenlik sahibi” şirket (ya da son günlerde AKP için kullanılan “egemen parti” deyiminden uyarlayarak “egemen şirket”) modelini, neoliberal zihniyetin temel düsturlarının vardığı son nokta, bir uç vakâ olarak görmek mümkün. Bir nevi 1950’li yıllarda refah devletlerinin işleyişini ve toplumla ilişkilenme biçimlerini iktisadi eleştiriye tutarak işe başlayan neoliberal zihniyet bir noktadan sonra ipin ucunu kaçırmış ve devleti bir şirkete dönüştürüvermiş.

Erdoğan’ın başkanlık ülküsünün itkisiyle inşa edilen bu neoliberal Leviathan baskıcı ve ideolojik aygıtlarını “tekel”den komuta etme kabiliyetini geliştirdikçe, kurallar ve kriterler ortadan kalkıyor ve sadece Egemen’in verdiği “karar”lar belirleyici hâle geliyor. Bu noktadan sonra toplum bir kuralsızlaşma, anayasasızlaşma, anomi’nin hüküm sürdüğü bir belirsizlik alanına dönüşüyor. Burada anayasal bir çerçeveye atıfla kendine özgü kurallar içinde uygulanan bir “olağanüstü hâl” rejiminden söz etmiyoruz. Çok daha kökten bir belirsizlik hali kastedilen. Eğer alemde belirleyici tüm kararlar kafasında kırk tilki dolaşan bir Egemen’in ve onun çevresindeki dar bir danışman grubunun akıl yürütmesiyle veriliyorsa, bu ekonomideki aktörlerin yarın ne olacağını öngörmeleri imkânsızdır.[11] Şu anda yaşadığımız dönem tam da böylesine bir dönem.

Burada özellikle altını çizmek istediğim nokta, uluslararası sermayenin (ve onun Türkiye’deki avatarı konumunda olan Merkez Bankası’nın) bu sağ popülist reis rejiminin inşasının önünde kalan tek tük engellerden biri olduğu iddiasının—kanımca bu çok dillendirilmese de yaygın bir iddia— oldukça yanıltıcı olduğu. Evet kuşkusuz “faiz” tartışması bağlamında ve söylem düzeyinde ciddi bir zıtlaşma sözkonusu ve Şimşek gibi bir figürü hala bir muska olarak da olsa elinin altında tutmak zorunda, Erdoğan. Fakat önemli olan “yerli ve milli” ekonomi kurgusunun uluslararası sermayeye karşı değil, uluslararası sermayeye inandırıcı bir “portföy” olarak hazırlanılması, hazırlanmak zorunda olunması. Bu biraz anti-semitik söylemleri dillendirerek İsrail’e karşı gibi görünüp, sessizce İsrail’le her türlü iktisadî, stratejik ve siyasi ilişkiyi sürdürmek gibi bir şey.

Ekonomik büyümenin karanlık yüzü

Bütün bu yeni “yerli ve milli” ekonomi anlatısında gözden kaçan (ve Egemen’in hâlâ Gezi’den ders almadığını anlamamızı sağlayan) ayrıntı şu. Türkiye’nin yapısal sorunlarından “gaza basarak” çıkmak mümkün değil. Varsayalım tüm yıldızlar hizalandı, Türkiye belli bir ekonomik büyüme eğilimi yakalamayı başardı.[12] Buna rağmen, Türkiye’nin yapısal sorunlarının artık ekonomik büyüme ile çözülebilme olanağı yok. İki nedenden dolayı.

Bir, Türkiye artık 2002 Türkiye’si değil. Rojava’da özerkleşen ve Türkiye’de 7 Haziran seçimlerine giden süreçte HDP deneyimini yaşamış ve artık dünya sahnesine çıkan bir Kürt halkı var. Sünni çoğunluğun baskısı karşısında ve Gezi-sonrasında oldukça siyasileşmiş Alevilerin tanınma taleplerini ekonomik büyümeyle satın almak mümkün değil. Toplumsal ve ekonomik yaşama, tüm baskı ve sınırlamalara rağmen oldukça ivmeli bir biçimde katılmaya ve yerini almaya başlayan kadınların tekrar haneye kapatılması mümkün değil.[13] Türkiye’nin “fay hatları” dediğimiz bu alanlardaki meseleler, ekonomik boyutları olsa bile, sadece ekonomik olana indirgenemez. Her biri, içinde bir eşitlik ve özgürlük iradesi olan ve toplumun örgütleniş biçimini de değiştirmek isteyen dinamikler. Ekonomik büyüme bu sorunları çözemez, olsa olsa fay hatları üzerindeki baskıyı (belki) belli bir süre hafifletir. Çünkü bir kadının, bir Kürt gencinin ya da bir Alevi’nin tek derdi borçlarını daha kolay ödemek değil; daha eşit ve daha özgür bir toplumda yaşama arzusu Türkiye’nin genel toplumsal tahayüllüne bir daha çıkmamak üzere girmiştir. Gezi Parkı ayaklanmasının bir ekonomik krizin ortasında değil, tam tersine ekonominin zirvede olduğu bir noktada patlak vermiş olması bunun en değerli kanıtıdır.[14]

İki, yukarıda tarif edilen şekliyle “yerli ve milli” ekonomik büyüme modeli, başarılı olduğu zaman bile fay hatları üzerinde yeni baskılar yaratma ve hatta yepyeni çatışkılar üretme olasılığı oldukça yüksek bir model. Kapitalist büyümenin kendisi zaten her koşulda “yıkım” demek olduğu için, sadece Türkiye’de değil, her yerde kaçınılmaz olarak varolan çatışkıları derinleştiriyor ve yeni çatışkılar ve çelişkiler üretiyor. En basitinden sınıfsal ve ekolojik eksenler üzerinden bakıldığında “yerli ve milli” ekonomi modelinin yeni çatışkı alanları üretmeye devam etmesi kaçınılmaz. Türkiye’nin yapısal sorunları kendini “yerli ve milli” ekonomi modelinin sacayaklarını oluşturan enerji-inşaat-finans kompleksinin her bir alanında göstermiyor mu? Enerji alanında HES-karşıtı yerelden yükselen mücadeleler ve bu insanların taleplerinin tabii ki ne “milli”de ne de “yerli”de yeri yok. Yapısal bir sınıf şiddeti biçimi olarak iş cinayetlerinin en yoğunlaştığı alanlar tam da madencilik ve inşaat değil mi? Peki, inşaat sektöründe çalışan emekçilerin önemli bir bölümü HDP’nin son iki seçimde 6 milyon oy almasını sağlayan Kürt gençliği (ve tabii kadınları) değil mi? Ekonomik büyüme bir açıdan bakıldığında iş cinayetlerinde katledilen gençlerin ölü bedenleri üzerinde yükselmiyor mu?

Vaadedilen borçlandırma rejimi

“Yerli ve milli” büyüme rejimi bu sorunları çözmek bir yana tam tersine derinleştirecek dinamikleri taşıyor. Büyüme rejimi yapısal olarak tasarruf oranı oldukça düşük ve dolayısıyla borçlanması gereken genç bir toplumun ürettiğini borçlanarak tüketmesine ve bunu yaparken de toplumun enerji ihtiyacını karşılamak üzere en geniş anlamıyla ekolojiyi tahrip eden bir hafriyatçılığa dayanıyor. Enerji-inşaat-finans kompleksinin inşaat ayağı inşa ettiği toplu konutlardaki küçük daireleri satarken, üçüncü ayağı da bu genç ailelerin borçlanarak bu daireleri satın almasını mümkün kılıyor. Aynı şekilde, birinci ayağı enerji yatırımını yaparken,ikinci ayağı bunu inşa ediyor, üçüncü ayağı da finanse ediyor.[15] Başka bir ifadeyle bu büyüme rejimi (aslında ilk günden beri) Türkiye’nin üretken emek gücünü oluşturan ve eşitlik ve özgürlük iradesini gösteren toplumsal dinamiklerini, ve özellikle kadınlar ve gençleri, üretim alanında sömürürken, tüketim alanında soğurmaya çalışıyor.[16]

Tam da bu yüzden faizlerin düşürülmesinden beklenilen özel sektörün yatırım yapmasını sağlamak kadar tüketim ve gayrimenkul alım-satım kredisi pazarını derinleştirmek. Türkiye’de bu açıdan oldukça sembolik ve semptomatik bir tartışma var. Bir kısım iktisatçı haklı olarak, küresel kriz sonrasında %35’lerden (2009) hızla tırmanarak %55’lerde (2013) zirve yapan hanehalkı kaldıraç (yükümlülük/varlık) oranının, Babacan’ın kredi kullanımını kısıtlayıcı düzenlemelerinin de etkisiyle 2014’den beri kademeli olarak azalma eğilimi gösterdiğini hatırlatıyorlar.[17] Ancak hemen ardından bu durumu borçlanmanın daha derinleşebileceğine ilişkin bir işaret olarak okumayı tercih ediyorlar. Bu okumanın siyasi ve ideolojik bir tercih olduğunun altını çizmemiz gerekiyor. Çünkü borçlanma ilişkisi, aslında sömürü ilişkisinden çok da farklı olmayan bir iktidar ilişkisidir. Borçluluk halinin derinleştirilmesi—ki faizlerin düşürülmesini talep eden “yerli ve milli” ekonomi rejiminin aslında en temelinde Türkiye toplumuna vaadettiği budur—kapitalist ilişkilerin derinleşmesi, ekonominin ve toplumun küresel kapitalizmle daha derinden eklemlenmesi ve eşitlik ve özgürlük iradesinin borçluluk rejiminin disipliner denetimi altına alınması demektir.

Uzun lafın kısası,Binali Yıldırım’ın “yerli ve milli” ekonomisinde aslında pek de yeni bir şey yok. Aslında çok da yerli ve milli de değil. Yerelliklerin toplumsal ekolojilerini açgözlü bir hafriyatçılılıkla “yerli ve milli” ekonomi için harcamak ne kadar yerliyse bu da o kadar yerli diyebiliriz. Ya da dış borçlanmayla iç piyasaların canlandırılması ne kadar milli ise, “yerli ve milli” ekonomi modelinin vaat ettiği ekonomi de o kadar milli.

28 Mayıs 2016

Kaynakça

Akçay, Ümit. (2016) “Şantiyeleşen Kentler”, Express Dergi, No. 142, 40-43.

Eder, Mine. (2015) “Türk Usulü Buldozer Neoliberalleşmeyi Anlamak: AKP’nin Politik Ekonomisi ve Ötesi,” Türkiye’de Yeni İktidar ve Yeni Direniş içinde, der. Yahya M. Madra. Metis Yayınları, 47-56.

Küçük, Bülent ve Ceren Özselçuk. (2015) “‘Mesafeli’ Devletten ‘Hizmetkâr’ Devlete: AKP’nin Kısmi Tanıma Siyaseti,” Toplum ve Bilim132, 162-190.

Madra, Yahya M. (2012) “Yapısal Krizin Sınırları Üzrine Düşünmek,” Özgür Gündem, 11 Aralık, http://www.ozgur-gundem.com/haber/58041/yapisal-krizin-sinirlari-uzerine-dusunmek.

Mutman, Mahmut. (2015) “Yeni Hükümranlık ve Direniş,” Türkiye’de Yeni İktidar ve Yeni Direniş içinde, der. Yahya M. Madra. Metis Yayınları, 57-80.

Özselçuk, Ceren. (2015) “ ‘İktidar Boşluk Kabul Etmez’: AKP’nin Hizmet İdeali ve Popülizm Üzerine,” Türkiye’de Yeni İktidar ve Yeni Direniş içinde, der. Yahya M. Madra. Metis Yayınları, 81-95.

Scheuerman, William. (1999) Carl Schmitt: The end of law. Rowman and Littlefield Publishers.

† Yorumlarıyla yazıya katkıda bulunan Ümit Akçay, Kenan Erçel, Lara Fresko ve Ceren Özselçuk’a teşekkürler.

[1]Yahya M. Madra, “AKP’nin ikilemli ekonomi politiği: Neoliberal mi, neo-merkantalist mi?,” Başlangıç, 13 Mayıs 2016, http://baslangicdergi.org/ak-partinin-ikilemli-ekonomi-politigi-neoliberal-mi-neo-merkantilist-mi/.

[2]“Dolar/TL dar bantta düşüyor. İşte, günün özeti!,” paraanaliz.com, 25 Mayıs2016, http://www.paraanaliz.com/forex/dolartl-dar-bantta-dusuyor-iste-gunun-ozeti-h11917.html.

[3] “65. Hükümette Mehmet Şimşek’in ekonomideki yetkilerine tırpan,” T24, 26 Mayıs 2016, http://t24.com.tr/haber/65-hukumette-mehmet-simsekin-ekonomideki-yetkilerine-tirpan,342194.

[4]Ali Rıza Güngen, “Hazine garantisi sorunu siyasi krizin arkasında yatıyor olabilir mi? Beş soru, beş cevap,” Kriz Notları, 12 Mayıs 2016, http://kriznotlari.blogspot.com/2016/05/hazine-garantisi-sorunu-siyasi-krizin.html.

[5] Kıvanç El, “İlk ziyaret Diyarbakır’a,” Milliyet, 20 Mayıs 2016, http://www.milliyet.com.tr/ilk-ziyaret-diyarbakir-a/siyaset/detay/2248405/default.htm.

[6]Deniz Yıldırım, “Saray’ın ilk koalisyon hükümeti,” ABC Gazetesi, 26 Mayıs 2016, http://m.abcgazetesi.com/sarayin-ilk-koalisyon-hukumeti-7131yy.htm.

[7]AKP’nin ve Erdoğan’ın söylem ve siyasasında “medeniyet” ve “hizmet” boş gösterenlerinin çevresinde oluşan iki damar ve aralarındaki ilişki üzerine, bkz. (Küçük ve Özselçuk, 2015; Özselçuk, 2015).

[8] Bu “ahlâksız teklif”in pekâlâ kabul edilebileceği yönündeki bir görüş için bkz. Korkut Boratav “Sermaye ile Gericiliğin İttifakı,” İleri Haber, 27 Mayıs 2016, http://ilerihaber.org/yazar/sermaye-ile-gericiligin-ittifaki-54937.html

[9]Bu nokta aslında AKP’nin kısa tarihinde değişmeyen bir temel doxa niteliğine sahip. Örneğin, 2013-15 arasındaki çözüm süreci öncesinde de benzer bir yaklaşım vardı (Madra, 2012). “Türk usulü buldozer neoliberalleşme” kavramı için, bkz. (Eder, 2015).

[10] AKP’nin “kısmi tanıma” politikasının bir çözümlemesi için bkz. (Küçük ve Özselçuk, 2015).

[11] Öngörünün tek kaynağının Saray’dakinin ne düşündüğünü bilmekten geçiyor olması, “Fuat Avni” gibi “Saraydan dedikodular” hesaplarının asli işlevini ortaya çıkarıyor: kuralsızlığın hüküm sürdüğü bir alemde olacakları önceden haber vererek kamuyu ve piyasaları hazırlamak. Burada Fuat Avni Saray’ın piyasaların önündeki “belirsizliği” azaltmak üzere icat ettiği bir aygıt olduğu türünden bir komplo teorisini ima etmiyorum. Ama kaynağı kim ya da hangi cenah olursa olsun, hangi “karanlık amaçlar”la işletiliyor olursa olsun, bugün Fuat Avni’nin somut toplumsal işlevi budur. İnsanlar, bu ve benzeri (Pelikan dosyası, Bir Bakan) hesapları ülkede Saray kaynaklı eylemleri, “darbe”leri, güç dengelerini ve alınan kararları öğrenebilmek ve deneyimledikleri belirsizliği bir şekilde azaltabilmek için takip ediyorlar.

[12] Bu başka bir yazının ve belki de başka bir yazarın konusu ama bunun kişisel olarak mümkün olduğunu düşünmüyorum. Konut piyasasından gelen haberler pek iç açıcı değil. Alaattin Aktaş“Konut satışları sert düşüyor, hiç hayra alamet değil!,” paraanaliz.com, 26 Mayıs 2016, http://www.paraanaliz.com/emlak-konut-insaat/konut-satislari-sert-dusuyor-hic-hayra-alamet-degil-h11922.html.

[13]Belki AKP’nin kadın konusundaki konumu daha ince (ve belki de ikilemli) bir çizgide hane-hane-dışı ayrımını, hem kadının hane dışına çıkmasını mümkün kılmak hem de haneye bağlı kalmasının koşullarını pekiştirerek idare etmeye çalışmak olarak okumak daha doğru. Bu noktaya dikkatimi çeken Ceren Özselçuk’a teşekkürler. Hasan Tekgüç de benzer bir saptamada bulunuyor, bkz. “Serbest Siyasa Söyleşileri-X: Hasan Tekgüç,” Serbest Siyasa, 3 Mart 2015, http://serbestsiyasa.com/?p=3209.

[14]Bu durumun aslında AKP iktidarının 2010-öncesi dönemdeki refah artışı ve açılım politikalarının ürünü olduğunu (tarihin bir ironisi olarak) düşünen bir çok yorumcu var. Ben bu görüşte değilim. Tam tersine AKP’nin bu dinamikler sayesinde ortaya çıktığını (özellikle kamusal alanda başörtüsü mücadelesi veren kadınlar ve AKP’yi Kürdistan’da oy alabilen tek Türk partisi yapan Kürtler) düşünüyorum. AKP sadece 2010 sonrası değil, ilk başından beri bu dinamikler üzerinde onların enerjilerini emen, soğurucu bir etki yarattı.

[15]Aslında bu kompleksleri çoğaltmak mümkün. Örneğin, yeni kabineyi TSK ve Saray arasındaki bir koalisyon hükümeti olarak okuyan Deniz Yıldırım (a.g.e.) odaklaşmakta olan bir “askeri-endüstriyel” kompleksin varlığına dikkat çekiyor. Ümit Akçay (2016) ise Express’deki değerlendirme yazısında yükselen “inşaat-finans” kompleksinin ekonomi politiğini oldukça ayrıntılı bir biçimde serimliyor.

[16]Burada AKP’nin dokunduğu ve soğurduğu iktisadi öznellik dinamiklerini daha iyi anlamaya çalışmalıyız. Mine Eder (2015) ve Mahmut Mutman (2015) AKP’nin inşaat-finans kompleksinin ev sahibi olma, özerkleşme, iktisadi bir özne olma duygulanımlarının bu borçlandırma ekonomisine önemli bir zemin oluşturduğunun altını çiziyorlar. Bu bağlamda AKP’nin ekonomi politiğinin üzerine yaslandığı ve her şeye rağmen oya tahvil etmeye devam ettiği iktisadi öznellik dinamiklerini anlamak için Hasan Tekgüç’ün (a.g.e.) son derece yerinde saptamalarına da dikkat etmek gerekiyor.

[17]Kasım 2015 raporu son sayıyı %45 olarak veriyor. Bkz. TCMB, Finansal İstikrar Raporu, Sayı 21, Kasım 2015, http://www.tcmb.gov.tr/wps/wcm/connect/TCMB+TR/TCMB+TR/Main+Menu/Yayinlar/Raporlar/Finansal+Istikrar+Raporu/2015/Sayi+21/.

Bulunduğu kategori : Dâhiliye

Yazar hakkında

İlgili Yazılar