“kavganın” kazananı sinizm – foti benlisoy -

Birbiriyle tezat teşkil eden iki temel dinamiğin belirlediği bir siyasal alanla karşı karşıyayız. Bir yandan Gezi direnişiyle yaşanan kolektif “muktedirleşme” ya da güçlenme söz konusu. Yani sayıca geçmişle kıyaslanamayacak bir toplumsal kesimin kendi kendini örgütleme ve kolektif eyleme geçme kapasitesinde niteliksel bir artış olduğu hepimizce görülüyor. Ancak “sokak siyasetinin” kazandığı bu popülerleşmeyle aynı anda, siyasetin devlet kurumları etrafında cereyan eden bir seçkinler arası mücadele olduğu algısı pekişiyor, yeniden güç kazanıyor. Siyasetin iktidar bloğu içerisinde yer alma mücadelesine, bir “kadrolaşma” rekabetine dönüşmüş olması hızlı bir depolitizasyon riskini çoğaltıyor. Solun yolsuzluklara karşı oluşan öfkeyi belirli somut-acil talepler etrafında siyasallaştıracak birleşik ve bütünlüklü bir müdahalede bulunamadığı koşullarda tepedeki kavga, Gezi’nin yarattığı muktedirleşmenin altını oyuyor, sinizmi yaygınlaştırıyor. Kendimizi kandırmayalım. Kimin kime hangi operasyonu çektiğini izlemekten ibaret bir “siyasallaşma” olsa olsa berber koltuğuna ya da kahve muhabbetine denk düşen bir “siyasallaşma”.

Sosyalist hareket açısından bu iki temel dinamikten (radikalleşme-depolitizasyon) hangisinin ne derecede baskın çıkacağı, önümüzdeki dönemin mücadeleleri açısından tayin edici olacak. Yani mesele mevcut kapışmada AKP’nin mi “Hizmet”in mi galip çıkacağı değil, siyaset alanının bütünüyle bu çatışmanın parametreleri tarafından işgal edilip edilmeyeceği, solun alternatif bir siyasal alanın inşasına dönük bir tahkimatı becerip beceremeyeceği. Bu bakımdan önümüzdeki zaman diliminde emekçi ve ezilenlerin kolektif gücünün potansiyellerini pratikte sergileyen ve bunların kurumsal ya da kurumlar içi dönüşüm stratejilerine üstünlüğünü ortaya koyan her türlü deneyimi yaygınlaştırmak ve güçlendirmek temel hedefimiz olmalı. Kurumsal siyasetin karşısına Gezi direnişinin yarattığı moral meşruiyetle kendi kendini örgütlemeye ve karşı-güç odakları inşa etmeye dönük bir stratejiyi koymak bugün asla “ultra solcu” bir pozdan, “goşist” bir tutumdan ibaret değil. 

Depolitizasyon ve yaygınlaşması muhtemel sinizm karşısında tek dayanağımız Gezi’nin yarattığı özgüven ve enerjidir. Hiç değilse orta vadede, seçimleri, daha da kötüsü egemenler arası ihtilafın yaratacağı muhtemel çatlakları merkez alan bir siyasal stratejinin güçler ilişkisinde ezilenler lehine bir kırılmaya yol açması mümkün görünmüyor. Oyunu kuralları içerisinde oynamayı kabul eden bir sol muhalefetin oyunu bozma şansı yok. Hangi sağın, hangi otoriter seçeneğin ehven-i şer olduğuna, sandık başında beterin beterinden nasıl kaçınılması gerektiğine sıkışmış bir siyasal alanda kalmayı reddetmek tek anlamlı seçenek. Gezi direnişinin gösterdiği üzere, kolektif düzeyde anlamlı siyasal bilinç sıçramalarının gerçekten gerçekçi tek kaynağı, kitle mücadeleleri ve direniş pratiklerinin deneyiminden başka bir şey değil.

Kurumsal siyasetin, yani elitler arası güç ve çıkar rekabetinin siyasetin olası tek biçim olduğu anlayışından kitlelerin kendi özgücüne ve eylemine dayanan devrimci bir siyasete doğru dönüşüm, ancak bir süreç içerisinde gerçekleşebilecek. Gezi direnişi sonrasında böylesi bir dönüşüm sürecini mümkün kılacak özgüven ve deneyim birikimi çoğalmış ve yaygınlaşmış durumda. Bizim için tayin edici parametre bu. Sermayeden ve devletten bağımsız alanları (bkz. işgal evleri) çoğaltmak, somut mücadele alanlarındaki değişik çoğul pratikleri bir araya getiren birleşik eylem zeminleri (bkz. 22 Aralık kent mitingi) yaratmak iyi bir başlangıç olabilir pekâlâ.  Genel olarak Gezi direnişinin açığa çıkardığı siyasal ve sosyal radikalizasyonu, toplumsal mücadele deneyim ve pratikleri içerisinde süreğen kılmak ve böylece mevcut kurumsal çerçeveyi aşan karşı-güç odakları inşa etmek temel hedefimiz olmalı. Ancak bunun için refleks göstermekten ibaret olmayan ve hiç değilse orta vadede tahkim edilmesi gerekenleri önüne koyan bütünlüklü bir inşa faaliyeti şart.

“Bu pisliği devrim temizler”, “yolsuzluk düzeni değil halk iktidarı” gibi bol keseden sözlerin mevcut güçler dengesinde propagandif değeri dahi yok. Salt AKP karşıtı bir söylemin, AKP’yi teşhirle yetinen bir tavrın yaşanan kavga karşısında pek bir anlamı yok. CHP’nin “soluna” oynamanın beyhudeliği herhalde artık anlaşılmıştır. Kurumlar içerisinde bir çözüm önerecek halimiz de yok. O zaman geriye tek şey kalıyor. Toplumsal mücadele ve direniş pratiklerinin çoğulluğu içerisinde, Gezi direnişinin moral itibarının da gücüyle bütünlüklü bir tahkimat çabasına girişmek. Bir karşı saldırıya imkân sağlayacak alanlar, mevziiler yaratmak, biriktirmek. Gezi’nin açığa çıkardığı siyasallaşmayı, yarın yeniden yeryüzüne çıkacak bir dip akıntısı olarak örgütlemek, bunun kanallarını, mecralarını inşa etmek.

Gezi direnişinin mirası toplumsal kurtuluş ve özgürlük davası adına anlamlı hiçbir sonuç yaratmadan elitler arası siyasetin labirentlerinde pekâlâ berhava olabilir. Biz müdahale etmezsek de büyük ihtimalle öyle olacak. Gezi direnişi bir potansiyelden ibaret. Öyle olmaya da (bazen sola rağmen) devam ediyor. Mesele bizlerin bu imkânla, Gezi’nin olası kıldıklarıyla ne yapmak istediğimiz, ne yapabileceğimiz. Durum şimdilik pek parlak görünmüyor. Gelecek kuşaklarca elindeki imkânları iştahla harcayan, har vurup harman savuran mirasyediler olarak anılma riskiyle karşı karşıyayız.

 

Bulunduğu kategori : Sol

Yazar hakkında

İlgili Yazılar