Katliamdan sonra: Ne yapmalı, ne yapmamalı? -

 

Ankara saldırısının bir katliam olduğu, arkasındaki niyet ya da hedef ne olursa olsun halka karşı lanetlenmesi gereken bir saldırı olduğu açıktır. Sivillerle silahlı güçler, yani savaşanlarla savaşmayanlar arasında ayrım gütmeyen, bu ayrımı bilinçli olarak ihlal edip bulanıklaştıran ve dolayısıyla sivillere yönelen her askeri eylem, kimden gelirse gelsin, bir savaş suçudur. Bu konuda hiçbir şüpheye, hiçbir “ama”ya, hiçbir “fakat”a yer olmamalı.

İnsanları paralize eden, onları korkutup sindiren, evlerinden çıkamaz hale getiren bir korku ve “terör” ortamının yaratılmasına hizmet eden her eylem biçimi, daha da derin bir otoriterleşme, daha da azgınlaşan baskı, daha da kanlı hale gelecek bir savaşa yol vermek anlamına gelecektir. Korkunun, kolektif bir “panik atak” halinin esiri olmuş, travmatize edilmiş bir halk ya apolitize olur ve siyasetten geri çekilir ve güdülecek sürü haline gelir, ya da “güçlü” liderlerin, “tek adam”ların arkasına dizilecek şekilde “politize” olur. Türkiye’de giderek her iki biçimi de görüyoruz.

Üstelik Ankara katliamı, devlete Kürt siyasal hareketini tecrit etmek, onu yalnızlaştırmak için adeta altın tepside bir fırsat sunmuştur. Şu ya da bu biçimde Kürtlerin demokratik taleplerinin ve barışın yanında olan herkesin “terörizmle” suçlanmasının, kriminalize edilmesinin önünü daha da açmıştır. Kürt siyasal hareketini yalnızlaştırıp daha da güçlü bir biçimde ezmek isteyen devlete güç katmıştır.

Ankara katliamına yol açan stratejik yönelim ve taktik tercihleri açıkça eleştirmek, sorgulamak, hatta mahkûm etmek gereklidir. Ancak bu, tam da muktedirlerin isteyeceği şekilde “Kürtlerden kaçmanın”, yani devletin gadriyle karşı karşıya olan Kürt halkını ve siyasal hareketini yalnız bırakmanın mazereti olmamalıdır. Bu, katliamın yarattığı olumsuz sonuçları daha da vahim ve içinden çıkılmaz bir hale getiren bir yanlış olacaktır. Savaşın asli siyasi faili, bu savaş aracılığıyla despotik bir rejim inşasına soyunan sarayın ta kendisidir. Bunu bir an için bile unutmamak gerekir.

HDP, batıda Kürt siyasal hareketinin kendi “doğal sınırlarını” aşma, Türkiye’deki ana akım siyaset içerisinde güç dengelerini değiştirme, sol için yeni fırsatlar yaratma potansiyeline sahip bir siyasal girişim. Devletin bastırmaya yöneldiği bir diğer husus da hiç şüphesiz ki bu potansiyeldir. Bu nedenle, bizzat Erdoğan tarafından “gayrimeşru” ilan edilen ve akabinde milletvekillerinin dokunulmazlıklarının kaldırılması gündeme gelen HDP’nin siyaset hakkını savunmak, siyasal alanda kazanılan bu mevzileri tutmaya çalışmak acil bir görevdir ve bu görev sadece HDP’ye ait değildir. HDP verili konjonktür içerisinde kuruluşunda ortaya koyduğu hedeflere yönelik siyaset yapamaz hale getirilmeye çalışılıyor. HDP’yi siyaseten işlevsizleştirme, onu fiilen kapatma, kolunu kanadını kırma yolundaki her girişime karşı durabilmeliyiz.

Mevcut durumda “Sözcü” ve “Vatan Partisi” gibi mihraklardan bildiğimiz bir siyasal hattın soldaki imitasyonunu yaratmaya girişenler de olacaktır. Türkiye sosyalist solunun temel görevi bu konjonktürde, oportünist bir şekilde, devletin dilini ve bakış açısını yeniden üretmek olamaz. Bu nedenle kritik mesele, demagojik bir söylem üzerinden kolayca billurlaşan ve istese de istemese de şoven-devletlû argümanları çoğaltan bu hattın karşısında duran sosyalistlerin tutarlı ve açık bir politik çizgiyi önerme ve bunun siyasal ve sosyal karşılığını yaratma kudretini gösterip göstermeyecekleridir.

Bulunduğu kategori : Başlangıç Yazıları

Yazar hakkında

İlgili Yazılar