Katarsis: bir ihtiyaç ve hakikatler – Ali Yalçın Göymen -

Katarsis’i (arınma) arayan bir toplumuz. Haftasonunda gerçekleşen seçimler bu gerçeği ortaya koyuyor. Tıpkı 2013 Haziran’ındaki isyanın bu ülkenin tarihinde eşine rastlanmamış biçimde ortaya koymuş olduğu gibi. Patriyarkadan, baskıdan, sömürüden, yalandan dolandan bıkmış; arınmaya ihtiyacı olan bir toplumuz. Gezi isyanı sırasında kurduğumuz arınmış – özgür bireysel ilişkilerin sürekliliğini sağlayacak ve toplumsal yaşamımızı yeniden biçimlendirecek bir çıkış arıyoruz.[1]

Bununla birlikte, katarsis ihtiyacı ve bu konudaki arzu net bir biçimde ortadayken, toplum olarak niçin seçim sonuçlarının da ortaya koymuş olduğu gibi çok bilinmeyenli ve zaman zaman çözülmesi mümkün görünmeyen denklemlere mahkum kaldığımızı sorgulamamız gerekiyor. Yanıt katarsisin toplumun bütününü kapsayan, her bir birey için geçerli olan bir ihtiyaç olmakla birlikte; söz konusu ihtiyacı tanımlayan ve birbirini dışlayan farklı çözümleri olan iki ayrı sınıfın varlığında aranmalıdır. İhtiyaç herkes için geçerli olabilir ama herkes için geçerli bir çözüm mümkün değildir. Bunun mümkün olduğunu düşünmek politik olarak yanlış beklentilere ve davranışlara sürüklenmeyi getirir ve üstelik getiriyor da. Bir çok insanın geçmiş dönemin hesabını soracak bir CHP-MHP-HDP koalisyonu beklentisi içerisinde olması buna bir örnektir.

Kapitalist toplumların tarihi boyunca, tüm iç çelişkilerine ve farklılıklarına rağmen her iki sınıf da kendisi için gerekli olan çözümü toplumun geneli için geçerli olan çözüm olarak kabul ettirme mücadelesi vermişlerdir. Ancak günümüz Türkiye’sinin tarihsel koşulları ve sınıfların örgütlülük düzeyi değerlendirildiğinde burjuvazinin bu konuda daha bilinçli bir şekilde davranırken işçi sınıfının neredeyse kaçınılmaz bir şekilde daha belirsiz kavramlarla ve kendi çıkarlarından uzak arayışlarla hareket ettiğini söyleyebiliriz. Ortak bir çözümün olası olduğu yanılsaması işte bu koşullar çerçevesinde mümkün olabilmekte ve aslında burjuvazinin toplumsal hakimiyetini sağlaması anlamına gelmektedir.

Bunu konumuzla ilişkilendirelim. İşçi sınıfının örgütlü ve güçlü olduğu dönemlerde daima gündemde tuttuğu katarsis meselesi burjuvazi için de yakıcı bir hale gelmiştir, çünkü burjuvazi de işlerin eskisi gibi devam etmeyeceğinin farkındadır. Katarsis ihtiyacını doğuran ekonomik ve siyasal alanlardaki tıkanmışlığı daha doğrusu çürümüşlüğü kullanarak bizzat kendisinin neden olduğu sorunları yine kendi ihtiyaçları doğrultusunda çözmeye çalışmaktadır. Diktatoryadan kurtulma ve iş dünyasının ihtiyaçlarına yanıt üreterek toplumun genelinin refahını artırmayı vaat etmekte, ancak bir yandan da reçete olarak AKP iktidarının pek maharetli biçimde uygulamış olduğu programları  yeniden dayatmaktadır. Katarsis işçi sınıfı için gezi döneminde toplumun büyük çoğunluğunca dile getirilen beklentiler ile örtüşen devrimci dönüşüm anlamına gelirken burjuvazi için bir tür format atma meselesi halini almaktadır.

Türkiye işçi sınıfı kapitalizmin son onyıllarda geçirdiği dönüşümden payını güçlü neoliberal iktidarların hakimiyeti altında aldı. Şehirli fabrika işçisi ile tarım işçisi arasındaki ayrıma hizmet sektöründe yoğunlaşan yığınlar ve – benim katılamadığım ancak – ‘yeni’ orta sınıf olarak adlandırılan yüksek potansiyelli ve de yoğun miktarda artı değer üreten yeni bir katmanın eklenişi bu koşullar altında gerçekleşti. Sınıfın bu kesimlerinin her biri, örgütsüz bir halde ve muhafazakar neoliberal iktidarların hegemonyası altında sömürü mekanizmalarına birbirlerinden kopuk bir biçimde dahil olmakta ve ortak bir tecrübe – bilinç geliştirememektedirler. Kendilerini yabancılaştıran baskı ve sömürü mekanizmalarından kurtularak toplumsal arınmayı birlikte örgütleme potansiyeline sahip olmakla birlikte bunu fiiliyata giderek daha güçlü bir şekilde olsa da birbirinden kopuk ve kalıcılık sağlayamayan bir biçimde geçirebilmekteler. Söz konusu kurumsal siyaset olduğunda ise durum daha da kötü bir hal almakta ve ulus ya da millet gibi burjuvazinin çeşitli kesimlerine ait ideolojik hegemonyanın etkisi altında kalmaya devam etmektedirler. Kendi potansiyellerine içkin olan toplumu arındırma ihtiyacının çözümü için kendi gündemlerini dayatamamaktadırlar.

Diğer yanda ise sınıf bilincini ve örgütlülüğünü gizleme konusunda uzmanlaşmış olan burjuvazinin olağanüstü dönemlerde mecburen büründüğü ve sınıfsal kimliğinin açığa çıkmasına neden olan teyakkuz halini izliyoruz. Yukarıda da değindiğimiz gibi burjuvazi bizi ‘Büyük Koalisyon’ ve benzeri ‘proje’lerle toplumun tamamını ‘kucaklayabileceğine’ ve toplum tarafından dile getirilen arınma ihtiyacına deva olabileceğine ikna etmeye çalışmaktadır. Oysa bu en iyi ihtimalle bir tür kendi pisliğini temizleme operasyonu olarak görülebilir ancak mesele ne yazık ki o kadar ‘masum’  da değil. Çünkü her ne kadar burjuvazi toplumsal arınma ihtiyacına dair sürecin yürütme işini kendi dizginlerine alarak toplumun geneli için bir çözüm öneriyormuş gibi görünse de aslında bir yandan kendi sorumluluğunu görünmez kılmakta diğer yandan da kendisi için sürdürülemeyen bu durumun maliyet analizine girişerek işlerin kendisi açısından en verimli biçimde yürüyeceği seçeneği inşa etmeye çalışmaktadır. Uluslararası kapitalizmle bütünleşmek, sermaye birikiminin önünde engel teşkil edecek unsurları tasfiye etmek ve sömürü oranlarını artırmak 2002’de de bir numaralı hedefti şimdi de öyle. Üstelik kör gözün parmağına sokarcasına sürecin aktörleri bile yine aynı isimler. Burjuvazi 2002’de kendi çıkarları için önerdiği çözümün, AKP iktidarı ve Erdoğan’ın, etkinliğini yitirmesi nedeniyle yeni bir aktör tayini arayışı içine girmiş ve bunu tüm toplumun çıkarı adına yaptığına inanmamız için de elinden geleni yapmıştır, muhtemelen bir süre daha yapmaya da devam edecektir. Barajın aşılması konusunda sergilenen tutum ve koalisyon hükümetlerinin göklere çıkarılmasını bu sürecin bir parçası olarak değerlendirebiliriz. Bırakın toplumun genelinin çıkarlarını savunmayı ya da toplumu arındırmayı, toplumsal kokuşmuşluğun başlıca sorumlusu olan sınıfın kendisini potansiyelinin ötesinde bir varlık olarak dayatması ile karşı karşıyayız. Çürümenin başlıca nedeni olan çıkarlarını yeni bir sürüm ve çehre ile dayatmaya ve bunun karşılığında takdir toplamaya çalışan bir sınıfın egemenliği altında yaşıyoruz.

Kısaca toparlayacak olursak şunları söyleyebiliriz; belirli bir ölçüde toplumun tamamını oluşturan herkesin paylaşmakta olduğu arınma ihtiyacı aslında birbiri ile çatışan çıkar ve toplumsal kesimlerin, sınıfların varlığı nedeniyle anlamlandırılması ve çözülmesi bakımından çelişkili bir hal almaktadır. Toplumu çözüme yaklaştırdığına ikna etmeye çalışan ancak aslında sorunun kaynağında yer alan burjuvazi dile getirdiği iddia ile kendisine kendi potansiyelinin ötesinde var olan bir rol atfetmektedir. Sorunu kendisi açısından çözmekle birlikte toplumun bütününü özgürleştirme potansiyeline sahip olan işçi sınıfı ise örgütlenme ve bilinçlenme konusundaki handikapları nedeniyle pasif kalmaktadır. Bizlere, son yıllarda ortaya çıkan isyanların, grevlerin, barajın aşılmasının yaratmış olduğu özgüvenin birikimini harekete geçirmek için; bilinçlendirmek ve örgütlemek için çalışmak düşüyor.

[1] HDP’nin barajı aşmış olması bu arayışın en olgun göstergesi. Özellikle de HDP’nin Cumhurbaşkanlığı seçimleri döneminden bu yana burada belirttiğimiz toplumsal ihtiyacı tespit etmiş ve açıkça bu yönde bir söylemle siyaset yaparak oylarını bu seviyeye yükseltmiş olması çok önemli. Bununla birlikte birazdan bahsedeceğimiz sınıfsal farklılık meselesinde partinin izleyeceği rol önümüzdeki dönemin şekillenmesinde oldukça belirleyici olacak gibi görünüyor.

Bulunduğu kategori : Dâhiliye

Yazar hakkında

İlgili Yazılar