karanfil devrimi’nden 40 yıl sonra – jorge costa -

 

25 Nisan arifesinde Portekiz toplumu, 25 yıl süren diktatörlük boyunca biriken çelişkilerle için için yanmaktaydı. Bu çelişkilerin kalbinde Afrika sömürgeleri Angola, Mozambik, Gine, Cape Verde ve Sao Tome ve Principe’ye tutunmak için on üç yıl boyunca süren savaş bulunmaktaydı. Bu çatışma, iki yüz bin kişinin, yani çalışan nüfusun onda birinin seferber edilmesi (Vietnam’ın iki katına eşdeğer bir insani maliyet), açlık ve savaşın yol açtığı göç dalgası ve rejim tarafından tasarlanabilen tek çözüm olan askeri çözümün imkansızlığından ötürü bütün toplumsal yaşamı güdülemekteydi.

Yüzyıl boyunca, İspanya iç savaşı, İkinci Dünya Savaşı ve sömürge halkların kurtuluş mücadeleleri boyunca gelişen Portekiz sağının değişik biçimlerini biraraya getiren Yeni Devlet’in (Estado Novo) hegemonyası, sömürge savaşı ve endüstriyel üretim sürecinin tüm veçhelerini sıkı sıkıya kontrol eden ve (hem işveren loncalarını hem de sadık işçi sendikalarını bütünleştiren) korporatif temsil rejimine giderek daha az uyumlu bir “kalkınmacılık”a sahip burjuvazinin bir kanadının etkisiyle aşındı. Hala sıkı sıkıya sömürge kaynaklarına bağlı olsalar da tekel grupları dahi altmışlardan itibaren Avrupa pazarlarıyla giderek daha fazla ilgilenmeye başladılar ve rejimin siyasal tabanında kırılmaları derinleştiren reformlar için bastırdılar.

1960’ların sonundan itibaren Portekiz büyüyen bir mücadele dalgasına tanık olmuştu. Üniversiteler felç olmuş veya kapanmış, baskı yüzlerce lise öğrencisini etkilemişti. Bağımsız sendikal örgütlenme biçimleri oluşmuş ve Intersindical’in (daha sonraki CGTP) doğmasına yol açmıştı. Diktatörlüğün sadece son altı ayında sanayi ve hizmetlerde yüz bin işçi greve gitmişti. Estado Novo’nun düzeni hayli istikrarsız hale gelmişti. “Aşağıdakiler” gibi “yukarıda” olanlar da sonun yaklaşmakta olduğunu hissetmekteydiler.

Cephelerin genişlemesiyle savaşın yoğunlaşması, ordunun muazzam biçimde genişlemesine ve orta kademe subay kademelerine seferberliğe tabi olan ve doğrudan radikalize olmuş öğrenci muhitinden gelen gençlerin terfisine yol açtı. Bu askerler 25 Nisan’ın hazırlanmasında ve gelecek mücadelelerde kendi rollerini oynayacaklardı.

1973’te Mario Soares etrafında oluşan Sosyalist Parti, rejimin sonu beklentisiyle yabancı güçlerle ilişkilerinin açtığı olanaklardan istifade etmeye azimliydi. Batı Avrupa’daki komünist partiler içerisinde SSCB ile en yakın çizgiye sahip Portekiz Komünist Partisi (PCP) yeraltı direnişi için temel referans noktası olmayı sürdürmekteydi. Örneğin diktatörlük tarafından sıkıca denetlenen seçimlere katılmak için oluşturulmuş cepheler etrafında geniş bir siyasal sektörler çeşitliliğini biraraya getirebilmekteydi. Diktatörlüğün son on yılında PCP, öğrenci mücadelelerinden gelen ve işçi sınıfı radikalizasyonuyla diyaloğa girebilen kendi solunda sayısız oluşumla karşı karşıya gelmekteydi.

Fernando Rosas’ın sözleriyle bir “düdüklü tencere” olmasına rağmen Portekiz 1973 ve 1974’ün ilk aylarında bir devrim öncesi durum içerisinde değildi. Halkın sürece katılım biçimini büyük oranda istemeyerek dönüştürecek  olan askeri darbe olacaktı. Devlet otoritesini güçlendirmeye dönük son girişim, yeni sömürgeci iddialar, Batılı güçlerle kuvvetli bağlar ve Avrupa’yla entegrasyon yönelimine sahip federalist bir siyasal ittifakın oluşumuyla sonuçlanan rejimin içerisinden geldi. General Spinola bu projenin merkezindeydi ve daha sonra 25 Nisan sonrası sağ partileri CDS ve PSD’yi kuracak olan diktatörlüğün parlamentosundaki  figürlerce temsil edilmekteydi. 1968’de siyasal açılım vaadiyle Oliveira Salazar’ın yerini alan başbakan Marcello Caetano,”liberalleştirici” kanadı marjinalize ederek,  Afrika sömürgeci çıkarları ve aşırı sağla ittifakta karar kılmıştı.

Savaştan tükenmiş bazı orta kademe subaylar, başlangıçta asıl olarak kendi zümre taleplerine dayanan Silahlı Kuvvetler Hareketi’ni (MFA) örgütlediler. Darbenin arifesinde askeri hiyerarşinin tepesinde siyasal destek arayışına girdiler ve bunu Silahlı Kuvvetler Başı Costa Gomes ve yardımcısı, sabık Gine valisi Antonio Spinola’dan elde ettiler.

birinci yıl

25 Nisan askeri isyanı ciddi bir direnişle karşılaşmadı, onu desteklemeyenler aynı zamanda ona karşı da savaşmadılar (Lizbon’un merkezinde sivillere ateş açılan siyasal polis merkezi hariç). General Spinola, sürgüne giden Marcello Caetano’dan iktidarı devraldı. Tankların Aşağı Şehre doğru hareket etmelerinden birkaç saat sonra başkentte tek hareket, karanfillerle kutlama yapan halktı. Bu, halka evlerinden çıkmama çağrısı yapan yeni iktidara karşı itaatsizliğin ilk işaretiydi.

Sömürge halklarının kendi kaderlerini belirleme hakkını MFA programından çıkardıktan sonra Spinola ulusa seslenişinde, yeni iktidarın ilk görevinin “ulusun bekasını ve onun birçok kıta üzerindeki egemenliğini korumayı teminat altına almak” olacağını vurguladı. Bununla birlikte 25 Nisan’dan sonraki ilk haftalar siyasal baskı mekanizmasını işler durumda tutma ve devam eden siyasal süreç üzerinde herhangi bir biçimde istikrarlı bir burjuva liderlik oluşturma girişimlerinin başarısızlığını açığa çıkardı. Yeni iktidar birçok sesle konuştu; Spinola’nın eski askeri hiyerarşinin kalıntıları üzerinde başkanlık ettiği, Ulusal Kurtuluş Cuntası ile MFA subaylarının dahil olduğu Devlet Konseyi arasında bölünmüştü. Spinola posta grevini bastırarak ve kendi destek tabanını konsolide ederek (büyük burjuva aileler, hemen şimdi yüz bin iş yaratma vaadiyle Girişim ve Toplum Kalkınması için Hareket’i oluşturdular) toplumsal düzeni sağlamaya girişti. Fakat yeni iktidar siyasal tutarlılıktan ve herhangi bir normalliğe götürecek silah gücünden de yoksundu.

Baskının neredeyse mevcut olmaması ve MFA’nın belli kademelerinde toplumsal harekete destek işaretleri popüler inisiyatifin önünü açtı ve Portekiz devrimini tetikledi. Sömürgelerde çatışma durdu ve sömürge orduları ve kurtuluşçu güçler kardeşleşmeye başladı. Metropolde yeni demokratik haklar formel olarak tanınabileceğinden çok daha hızlı biçimde, pratikte kazanıldı.  Bu, grev hakkı, asgari ücret, çalışma saatlerinin azaltılması, tatiller ve eski rejime hala sadık olanların veya değişiklikleri sabote etmeye çalışanların çalışma alanlarından tasfiyesinde böyle oldu. Devlet gücünden mahrum ve giderek daha fazla fırtınalı MFA Asamblesine bağımlı hale gelen Spinola, Eylül 1974’te “sessiz çoğunluğa” harekete geçme çağrısıyla nihai siyasal jestini yaptı. Bu çağrının başarısızlığa uğraması sadece bir sonraki dalgaya popüler inancı arttırdı. Eski hiyerarşinin devamı ve sınıf savaşı sürecine silahlı kuvvetlerin müdahale etmesini savunan kesimler marjinaleşti. Monoklu general, bir süre sonra Brezilya’daki Marcello Caetano’ya katıldı.

iki çelişkili süreç

Devrim Nisan 1974’ten Kasım 1975’e on dokuz ay sürecek ve Portekiz demokrasisine hem anayasal biçimi hem de siyasal özgürlüklerin pratikte kullanımına ilişkin kalıcı izler bırakacaktı.

Bu aylar boyunca iki çelişkili yol birbiriyle çatıştı, üst üste bindi ve birleşti. MFA’da merkezileşen bir tanesi, asgari düzeyde etkili bir devlet gücü merkezi yaratmaya yönelik sürekli bir çabayı ihtiva etmekteydi. Neredeyse tüm devrimci dönem boyunca solun ana güçleri, PCP ve SP, yeni iktidarın gelişimini, aslında sadece bir kısmını etkileyerek, bu yolu takip ettiler. Böylesi bir kurumsal saygıdeğerlik arayışındaki PCP “vahşi kedi” olarak telakki ettiği grevleri bitirmeyi ve NATO üyeliğinden ayrılmanın siyasal bir öncelik olmadığında bile ısrar edebildi.  Aynı zamanda, Portekiz gibi bir ülkede genel seçimlerin nahoş sonuçlar doğurabileceğini düşünerek MFA’nın, seçilmesi beklenen Kurucu Meclis’le beraber yasal bir devlet organı olarak “kurumsallaşmasını” vurguladı. Sosyalist Parti’ye gelince popüler dinamiği bastıracak yeterlikte devlet gücünün yeniden inşasında anahtar konumundaki seçimlere hazırlandı. Soares sosyalizm bildirileriyle (ki siyasal yelpazenin tümü tarafından paylaşılmaktaydı) en güçlü üyeleri önemli destek sağlayan Avrupa Ortak Pazarı’na entegrasyona bel bağlayan “Avrupa bizimle” sloganını bütünleştirmekteydi.

Diğer yol gerçek demokrasinin, doğrudan halk katılımının ve dolaysız ihtiyaçları ve krizin baskısıyla (bu 1973 petrol şokundan hemen sonraydı)  yüzleşen kitlelerin kendi siyasal kültürlerini ve müdahale organlarını yaratmalarıyla özörgütlemelerinin yoluydu. Bu sayısız biçimler alan, devlet otoritesinin setlerini misliyle aşan engin bir taşkındı: gecekondu mahallelerine tıkılmışların kent hareketleri, kendi mahallelerini, sosyal hizmetlerini, okullarını, sağlık merkezlerini ve mahalle örgütlenmelerini inşa etmek isteyenlerce kurulan inisiyatifler ve aynı zamanda işçi özyönetimindeki işletmeler ve işgal edilmiş tarımsal arazilerde üretici kooperatifleri. Bu inisiyatiflerin her biri çelişkiler, ikilemler ve çatışmalar ve aynı zamanda da derin ve kalıcı başarılar deneyimlediler. Bunlar, işçi sınıfının özörgütlenmesinin kırk yıl boyunca pratikte görünmez olduğu geri kalmış ve depolitize edilmiş bir toplumun önemli kesimlerinde dramatik bir uyanışı temsil ediyorlardı. Günler ve haftalarla ifade edilebilecek bir sürede işçi sınıfı bir devrim yapmayı, başlangıçtan itibaren sistemin kalbini yani ister toprak, ister gayrimenkul veya ister endüstride olsun mülkiyeti devralmayı başardılar.

Toplumsal hayatın bu her veçhesindeki bu ani değişim, Portekiz burjuvazisinin hiçbir zaman atlatamayacağı büyük tarihsel travmaydı. Zirve 11 Mart 1975’te, devrimci sürecin hızlanmasına yol açan general Spinola’yı da kapsayan başarısız darbe girişiminden sonra yaşandı. Çok sayıda ticari lider iktisadi sabotajla suçlandı ve hapse atıldı ya da sürgüne gönderildi. Toprak reform ve bankaların kamusallaştırılmasına ilişkin (finansal sistemin işlemeye devam etmesini için zaruri görülen bu son önlem, sağdaki PSD’nin dahi oylarıyla onaylandı) kararnameler kabul edildi. Birçok aşırı sağ grubun dağıtılmasıyla sınırın İspanya tarafında Portekiz Katolik hiyerarşisi tarafından desteklenen antikomünist terörist ağları gelişti. Bunlar aktivistlere ve PCP ve radikal solun bürolarına yönelik yüzlerce saldırı ve hatta bazı cinayetler gerçekleştirdiler.

as

mfa’daki bölünme ve 25 kasım’ın hazırlanışı

Bu iki yol, ülkeyi derinden dönüştüren bütün bir yıl boyunca birlikte varoldu. Fakat özellikle 25 Nisan 1975 seçimlerinden sonra Portekiz devriminin ekonomik ve siyasi kördüğümleri iki çatışan siyasal kamp arasındaki ayrımı derinleştirdi.

Yüksek katılımla gerçekleştirilen bu ilk seçimlerde Sosyalist Parti oyların çoğunluğunu elde etti (yüzde 38). Komünist partilere (PCP + MDP, yüzde 16,5) ve radikal sola (yüzde 4) giden oylar hesaba katıldığında sağ kanat partiler (PSD + CDS, yüzde 34) epey geride kaldılar. Fakat, seçimleri izleyen siyasal gruplaşmalar, asıl olarak MFA ve Kurucu Meclis ve hükümette temsil edilen partiler arasında görüşülen devlet iktidarının doğasına dayalı olarak farklı bir biçim aldılar.

MFA’nın devletin zayıflamış otoritesiyle kitle hareketi arasındaki aracı rolü sınırına ulaşmıştı. Sınıf mücadelesinde farklı kamplar arasındaki çatışma askeri hareketin farklı bileşenlerinde yansımasını bulmaktaydı: sağda Spinolacılar, SP ile bağlantılı “dokuzlar grubu”, PCP ile bağlantılı “gonçalvistas”, Otelo tarafından yönetilen Kıtasal Operasyonel Komuta (COPCON). 1975’teki “Sıcak Yaz” iki karşıt siyasal kamp arasındaki bir mücadeleydi.

Bir tarafta toplumun mobilize olmuş kesimlerinin, “ikili iktidar” biçimlerinin denenmesine kadar giden (örneğin Haziran 1975’te Lizbon’daki askeri mühendislik alayında elliden fazla mahalle komitesini ve 26 işçi konseyini biraraya getiren ilk halk asamblesi toplandı) siyasal rolü bulunmaktaydı; bu “Birleşen Askerler Kazanacak” (SUV) gruplarının oluşumu ve COPCON’un eylemlerinin bizzat kendisi yüzünden ordudaki komuta krizini şiddetlendirdi.

SUV grupları en ileri kitle hareketleriyle yakından bağlantılıydı. Bunlar askeri tesislerin işgali ve SUV tarafından çağrısı yapılan bir dizi gösterilerle zirveye ulaştı: 10 Eylül’de Porto’da kırk bin kişilik bir yürüyüşe iki bin kişilik askerlerce önderlik edildiğinde; 25 Eylül’de yüz bin kişiye ulaşan güçte başka bir yürüyüşe on beş değişik birlikten yüzlerce üniformalı asker dahil olduğunda. Gösterinin sonunda, protestocuları Trafaria hapishanesine götürmesi için düzinelerce otobüs çevrilmiş, burada SUV’a üye oldukları için hapsedilen askerler serbest bırakılmıştı. Fakat giderek artan gücüne rağmen bu geniş hareket, halkın çoğunluğunun desteğini alan ve bağımsız inisiyatifini ifade edecek toplumsal ve siyasal ittifakı geliştirecek devrimci bir siyasal liderlik üretmenin henüz çok uzağındaydı.

Öte yandan birleşen ve ittifaklar geliştirenler değişik bayraklar altında düzenin burçlarını, Devletin otoritesini korumayı ve onarmayı hedefleyenlerin kendisiydi. Nihayet bu Francisco Louçã’nın deyimiyle “gücü olan ve güç için savaşan” tek sektördü. (Rehearsal for a Revolution, 1984).

Bu mücadelenin sonucu sağın siyasal ve askeri bileşenleri ve SP’yi Eanes’in komutası altında (“dokuzlar grubu”) biraraya getiren askeri isyanın tarihi 25 Kasım’da geldi. Eanes aynı unsurların desteğiyle başkan olacaktı. O tarihten itibaren PCP müzakere edilmiş bir demokrasinin işlerinin kolaylaştırıcısı olacaktı. Metinlerinde parti açık biçimde Portekiz devriminin kritik aşamalarında kimin yanında olmadığını açıkça ifade etmektedir: “KP Merkez Komitesi, bazı kesimlerdeki halk örgütlenmesinin bu tür biçimlerinde geleceğin Devlet iktidarının unsurlarını görmeye iten idealist illüzyonlara dikkat çeker. Aynı zamanda, ordu ve hükümet iktidarına karşı popüler bir  iktidarın varlığına ilişkin yanılsama yaratan “halkın gücü”ne ilişkin soyut teorileştirmelere dikkat çeker” (Avante!, 16/12/1975). Çoktan yenilmiş, “idealist illüzyonlara” dayanan bu sektör yine de 1976 başkanlık seçimlerinde adayı yarbay Otelo Saraiva de Carvalho lehine oyların yüzde 16,5’ini aldı (PCP’nin adayı Octavio Pato’nun aldığı oyun neredeyse iki katı).[2]

devlet portekiz burjuvazisini yeniden yaratıyor

Devrimci dönemi izleyen yıllar üretim ilişkilerinin, devrim süresince yeniden biçimlenen güçler dengesi ve süreçteki bazı “kazanımların” yasalaşması çerçevesinde yeniden organizasyonuna tanıklık etti. Nisan rüzgârları, Sosyal Güvenlik ve Ulusal Sağlık Hizmetleri’nin gelişimi ve aynı zamanda kadınların özgürlüğü ve toplumsal statüsünde ilerlemelerle toplumsal haklar alanında da esecekti. 1975’in kamulaştırmaları seksenden fazla şirket ve devlet katılımlı 140 başka şirketten oluşan bir kamu sektörü yarattı. Bu kamu sektörü bankacılık sektörünün yüzde doksanını ve ulaşım, iletişim ve enerji sektörlerinin çoğunu, toplamda da GSMH’nin neredeyse dörtte birini kapsıyordu. 1975’te 1,2 milyon hektarı ve kırk binden fazla tarım işçisini (ve dolaylı olarak çok daha fazlasını) kapsayan toprak reformu, güney bölgesi Alentejo’da yoğunlaşsa da bir on yıl daha sürdü. Reel ücretlerde ilk gerileme 1977’e kadar kaydedilmedi.

On beş yıl boyunca ekonomi, egemen sınıfın ana kamu işletmelerini siyasi ve mali olarak ele geçirme noktasında güçsüz ve aciz kaldığı, güçlü devlet müdahalesiyle tanımlanmaya devam etti. Devlet ekonomik sistemi yönetmeye ve Portekiz burjuvazisinin koruyucusu ve kuluçkası tarihsel rolünü üstlenmeyi sürdürdü.

Bu geçiş dönemi Portekiz 1986’da Avrupa Ekonomik Topluluğu’na katıldığında sona erdi. Seksenler boyunca dışa bağımlılık arttı ve düşük ücretler ve emek yoğun, düşük teknolojili sektörlerde uzmanlaşma pekişti. Bu durum, üniversiteler ve eğitimin genel olarak yığınsal artışına rağmen (ümmilik 1974’te yüzde kırka ulaşmaktaydı) devam edegeliyor. 1974 ve 2004 arasındaki hızlı ekonomik büyüme (yılda yüzde 3,5) asıl olarak özellikle kadınlar olmak üzere daha fazla emek mobilizasyonuna dayanıyordu.

Avrupa entegrasyonu ve sağın elde ettiği mutlak çoğunluklar (Cavaco Silva ve PSD hükümetleriyle) yasal olarak “geri döndürülemez” kamulaştırmaların tersine çevrilmesi için gerekli anayasal değişiklerle yeni bir özelleştirme dalgasının koşullarını yarattı. Sağ ve daha sonra Sosyalist Parti bankacılık sisteminin diktatörlük döneminin eski kapitalist ailelerine (Champalimaud, Espírito Santo, Mello) teslim etti. Bu daha sonraki özelleştirme aşamasını kontrol etmenin anahtarıydı. Özelleştirilmiş bankalar, yüzyıl dönümünde enerji ve telekomünikasyondan elde edilen tekel ücreti, kitlesel dağıtım ve perakende ve gayrimenkul gibi ana iş alanlarına yığılan eski ve yeni ekonomik grupların (Sonae, Amorim, Jerónimo Martins) ihtiyaç duyduğu devasa borçların kaynağı oldu.

Ücretlerin baskılandığı bu uzun dönem boyunca iç talebi destekleyen tamamen gayrimenkul ve inşaattı. Ücret baskılanması hanelerin yerli özel bankalardan daha kolay borçlanmaları sağlanıp bunlar Avrupa bankacılık sisteminden borçlanmasıyla ötelendi. 1991 ile 2010 arasında Portekiz’deki konut sayısı, Coimbra şehriyle eşdeğer bir büyüklük olan, yılda ortalama seksen bin düzeyinde arttı. Bütün bu model asıl olarak altyapıya (örneğin futbol stadyumları) önemli derecede kamu yatırımı ve yüksek harcamaya dayanmaktaydı.

Avrupa tarafından empoze edilen neoliberal strateji, giderek daha fazla borç ve daha az otonomiye sahip olarak sermayeye daha bağımlı hale gelen Portekiz ekonomisinin kapasitesini düşürdü. İhracat yapma yeteneği tek para birimine geçişin koşullarına feda edilirken yabancı yatırım çok az değer yaratan montaj bantlarıyla sınırlandı. Hakim sınıf, resesyona karşı çok kırılgan ve 2008 finansal krizi ve Portekiz kamu borcuna yönelik uluslararası spekülasyon karşısında çöken bir ekonomiye yaslandı.

Hikâyenin kalan kısmı iyi biliniyor: 2011 dış müdahalesi hayal edilemez ölçülerde bir toplumsal karşı devrimi ve ülkenin tarihinde emsalsiz bir servet transferi sürecini tetikledi. Ekonominin korumalı sektörleri servetler yaratmaya devam ederken 2009’a kıyasla nüfusun yoksulluk sınırı altında kalan kesimi yüzde 18’den yüzde 25’e yükseldi. Troyka dönemi, havaalanlarını, enerji sektörünün kontrolünü, sigorta sisteminin üçte birini ve posta hizmetlerini yabancı sermayeye devreden, devrimden beri en yoğun özelleştirme dalgasına tanık oldu. 2014’te planlanan özelleştirmelerin listesi hava ulaşımından banliyö tren hatlarına ve şehirlerdeki katı atık tesislerine kadar uzanıyor.

Bilhassa yılda yüz bin Portekizli’nin zoraki göçüyle işsizlerin önemli bölümünü istatistiklerden kaldıran devlet inisiyatifleri işsizlik oranlarını güçbela gizleyebilmekte. Aynı zamanda hala işe sahip olanların yarıdan fazlası asgari ücret almakta (485 Avro) veya yüzde 23’lere varan ücret kesintilerine maruz kalmakta. Portekiz’de işgücüne dahil olabilecek 5,5 milyon kişi bulunmaktayken 1,2 milyon kişi işsiz veya göç etmiş durumda. Neredeyse bir milyon kişi haftada on saatten az çalışmaktayken bir milyon kişi haftada kırk saatten fazla çalışmakta.

“katı olan her şey”…

Son kırk yıldaki Portekiz deneyimi, 1976 Anayasası’na dahi edilen halkçı kazanımlarının “geri döndürülmezliği”ne ilişkin acı hatırayı akla getiriyor. Portekiz oligarşisinin bu kısa dönem boyunca maruz kaldığı muazzam korku, (İspanya’daki “soğuk” deneyimden farklı olarak) “sıcak” bir demokratik dönüşümün sonucuydu. Bununla beraber kitleler Nisan ve Mayıs 1974’te toplumsal ve siyasal sahneye kitlesel biçimde çıktıklarında, özel mülkiyete el konması ve toprak ve işletmelerin kontrolüyle sosyalist devrimin “yaşlı köstebeğinin” iş başında olduğunun işaretleri belirdi. Fakat Devlet düzeninin kendisi, birçok kısmı bazı anlarda “kaybolmuş” gözükse de hiçbir zaman bütünüyle kaybolmadı. Yavaşça, sabırla, kısmi zaferleri ve tarihsel ilerlemeleri içererek konsensüsü, yani hakim sınıfın tam kontrolünü restore etmeyi başardı.

Portekiz’i terk eden insanların sayısı altmışlı yıllardaki (yetersiz beslenme ve savaş yüzbinlerce Portekizliyi ülkelerini terk etmeye zorladığında) seviyelere yaklaşmışken hali hazırdaki Portekiz trajedisi nihayet solda yer alan bazılarının aşamacı illüzyonlarını yok ediyor. Demokratik, tekel karşıtı devrimin görevlerine ilişkin altmışlardaki Portekiz Komünist Partisi’nin çizgisiyle uyarlı olarak, 1974-75’teki ön devrimci krizin ülkenin demokratik ve toplumsal modernizasyonunun başlangıcı olabileceğini düşünenler, bugün artık sermayenin egemenliğindeki “ileri demokrasi”nin tam olarak ne menem bir şey olduğunu görebilirler.

Bugün solda olup alacaklıların şantajlarından kopuş için mücadele edenler, ekonomik kendi kaderini tayin için bankaların ve ekonominin stratejik sektörlerinin kamulaştırılmasını, Avrupa anlaşmaları ve NATO militarizmi gibi demokrasiyi kısıtlayan mekanizmalardan kopulmasını savunanlar için 1974-75 ön devrimci krizinin deneyimi burjuvazinin iktidarının doğası ve hayatta kalma, uyum sağlama ve yeniden yapılanma yeteneğine ilişkin temel bir ders oluşturmayı sürdürüyor.

Portekiz tarihinde bu ölçüde biricik olan bu on dokuz ayda devrimci sürece kitlesel katılımın ölçeği nedeniyle kitleler daha önce hiç edinmedikleri bir öz saygınlık edindiler ve ülkenin çehresini değiştirdiler. Bundan dolayı işçilerin bugünkü yaşadıkları gibi karanlık zamanlarda bile, hatta özellikle böylesi zamanlarda Portekiz sokakları, 25 Nisan 1974’ün erken saatlerinde isyancılara barakalarını terk etmeleri sinyalini veren José Afonso’nun “Grândola, Vila Morena” ile yankılanmaya devam ediyor.

 

Kaynak: http://www.internationalviewpoint.org/spip.php?article3379

Çeviri: Stefo Benlisoy

 



[1] Jorge Costa, Sol Blok Siyasal Komite üyesi ve eski milletvekilidir. Gazeteci olan Costa, Francisco Louçã ve João Teixeira Lopes ile birlikte Portekiz’in Sahipleri – Burjuvazi ve İktisadi İktidarın Yüz Yılı (1910-2010) (2014) kitabının yazarıdır.

[2] Bu metinde pek değinilemeyen Dekolonizasyon meselesine ilişkin Joao Martins Pereira’nın O Socialismo, a Transição e o Caso Português (1976) başlıklı kitabında neden bu başlığa az yer verdiğini açıklayan bir pasajı tekrar ediyoruz: “dekolonizasyon meselesi ve Portekiz’in jeostratejik konumu ‘parti oyununda’ hayli önemli bir konuydu (…) Fakat Portekizli işçiler, bu partiler eski kolonilerde tam olarak ne olduğunu onlardan gizlerken, bilgileri dünyanın bu parçalarına ilişkin sahte veya gerçek ABD, Rus veya Çin stratejileriyle sınırlanmışken “dünya ölçeğinde sınıf mücadelesini” nasıl anlasınlar? (Devrimin günlük siyasal kargaşası içerisinde) 25 Kasım’ın hazırlanışında returnees’in (1975 yılı boyunca Lizbon’a geri gelen eski kolonilerin yarım milyona ulaşan Portekizli sakinleri) ve Angola’daki MPLA hükümetinin tanınmasına ilişkin ‘yüksek düzeydeki görüşmelerin’ oynayacağı rolü kim idrak edebilirdi.”

Bulunduğu kategori : Hariciye

Yazar hakkında

İlgili Yazılar