Kapandan kaçış: Yunanistan’da referandum -

 

Yunan hükümetinin beş aydır “kurumlar” ile yani AB ve IMF temsilcileriyle giriştiği müzakereler en hafif tabirle bir parodiden, aslındaysa tam manasıyla bir kapandan başka şey değildi.

SYRIZA merkezli hükümet geri bastıkça, seçim öncesi vaatlerinden ve yapısal uyum ve kesinti paketlerine karşı mücadeleler içerisinde gelişen özlemlerden uzaklaştıkça gerçek bir “taviz kapanına” sıkışmıştı.

AB ve IMF’nin dayattığı çerçeve hükümetçe esas itibariyle kabul edilmiş, “memorandum politikalarına karşıtlıktan”, yeni ama nispeten “mutedil” bir kesinti paketinin uygulanması noktasına kadar geri gidilmişti.

Böylece SYRIZA liderliğinin Yunanistan’daki insani felakete AB kurum ve kuralları çerçevesinde ve müzakerelerle çözüm bulma stratejisi uluslararası sermayenin kayalarına çarpıp tuzla buz olmuştu.

Bu “strateji” başlığını biraz açalım. SYRIZA liderliği, emeğin maliyetinin radikal bir biçimde düşürülmesinin, Avrupa’daki “sosyal uzlaşmanın” işçi sınıfının siyasal, sosyal ve ekonomik gücünün bir bütün olarak kırılarak dağıtılmasının AB teknokratlarının neoliberal ortodoksiye olan “fundamentalist” itikatlarıyla alakalı bir mesele olduğu inancındaydı.

Seçim zaferinden sonra, “milli irade” rüzgârı da arkaya alınarak AB içerisinde müzakerelerle çatlaklar yaratmak, AB kurumlarını rasyonel argümanlarla “ikna etmek” mümkün görünüyordu. Hedef, AB kurumlarında müzakereler yoluyla müttefikler bulmak, “aşırılıkçı” neoliberalleri tecrit etmek olmalıydı.

Olmadı. Olamazdı zaten. Yapısal kriz koşullarında Yunanistan’a dayatılan politikalar ideolojik bir sapmayla falan ilgili değildi çünkü. Yunanistan, sermayenin Avrupa çapında yürüttüğü açık bir sınıf savaşımın “ön cephesi”, daha sık kullanılan tabirle deney alanı haline gelmişti.

Sermayenin emeğin toplumsal maliyetini kesin bir biçimde düşürme, “Latin Amerika tipi” bir neoliberalizmi Avrupa kıtasına dayatmaya dönük sınıf saldırısı, bir fikri aşırılık, bir takıntı olmadığı gibi, müzakerelerle değil, ancak mücadeleyle, tabir caizse “diş göstererek” geri çevrilebilirdi.

Tsipras liderliği beş ay boyunca yanlışta ısrar etti. Her taviz başka tavizleri beraberinde getirdi. 20 Şubat’ta imzalanan anlaşma, Yunanistan’ı bir kapana kıstırdı. Ya alacaklıların isteklerine boyun eğilecek ya da alacaklıların ülkenin bankalarının altını oymasına, ülke ekonomisini felç etmesine göz yumulacaktı.

AB ve IMF’nin basıncı son haftalarda iyice yoğunlaştı. SYRIZA geri bastıkça “kurumlar” daha da arsızlaştı. SYRIZA hükümetinin “alacaklılar” önünde diz çökmesi, rezil rüsva edilerek Avrupa’da benzer deneylerin yaşanmasının önüne geçilmesi belli ki Merkel ve sairenin temel gayesi halini almıştı.

SYRIZA’nın önünde boyun eğmekten başka çare yok gibi görünüyordu. Parti organları susturularak karar alma sürecinin dışında bırakılmış, parti tabanı büyük ölçüde demoralize olmuştu. Hükümetin AB baskısı karşısında çözüleceği, bir teknokrat hükümetinin oluşturulacağı dedikoduları almış başını gitmişti.

Ancak “kurumlar” Yunan emekçilerinin basıncını belli ki küçümsemişti. Syriza liderliğinin IMF ve AB’nin (Merkel’in deyimiyle) “cömert teklifini” kabul etmesi halinde parti ciddi bir krizle karşılaşacak, hükümet büyük ihtimalle kendinden önceki Papandreu, Papadimos ve Samaras hükümetlerinin kaderini paylaşarak çözülecekti. Tsipras o uçuruma düşmemek, belki de hükümetinin göz göre göre dağılmasının önüne geçmek için ileriye doğru kaçmayı ve IMF-AB’nin dayattığı anlaşma metnini referanduma sunmayı tercih etti. Yani hadiseler, Tsipras’ı dümeni sola kırmaya zorladı.

Böylece şu son beş ayda oluşan atalet ve demoralizasyonun kırılması, sermayenin pervasız saldırısına yanıt verilmesi için nihayet bir aralık oluştu. 5 Temmuz’da gerçekleştirilecek referandum, Yunanistan’da yeniden bir siyasallaşmanın, halkın kaderini ellerine almasının vesilesi olabilir. Kitlesel bir “hayır” oyu pekâlâ mümkün.

Avrupa’da belki de ilk defa bir yapısal uyum programı halkoyuna sunulacak. Yunan muhalefetinden ve AB’den gelen referandum karşıtı kimi açıklamalar, sermayenin demokrasiyle cılız bağının da kopmakta olduğunun aleni bir işareti. Milyonlarca insanın kaderini bankalar ve IMF tayin edince bunu demokrasi açısından sıkıntılı bulmayanlar, halk kendi geleceğini belirleyecek kararlara müdahil olunca “popülizm” diye surat ekşitebiliyor.

Neticede bir aralık oluşmuştur. Şu son dönemde yapılan yanlışları bir biçimiyle telafi etmek, inisiyatifi geri kazanmak için bir şans doğmuştur. Referandumda kitlesel bir hayır oyu elbette yetmeyecektir. Sonraki güne şimdiden hazırlanmak gerek. Bankacılık sektörünün kamulaştırılmasından avro’dan çıkışa bir dizi adımın atılması giderek bir zaruret halini alıyor.

Önemli olan, emekçilerin kendilerinin olduğu kadar gelecek kuşakların da kaderini tayin edecek hususlara dair Avrupa başkentlerinde cereyan eden müzakerelerin pasif izleyicisi olmaktan çıkmalarıdır. Referandum bu yönde bir fırsat, yeni bir siyasal seferberlik için muazzam bir olanaktır. Şimdi geçmiş hataların muhasebesini yapmaktansa emekçilerin tekrar sahneye çıkmasının koşullarını yaratmak zamanı ve zaman az.

Gelecek hafta Yunan halkı sadece kendi geleceğini değil, tüm kıtanın, bizlerin de geleceğini oylayacak. Bizlere düşen Yunan emekçilerinin cesaret ve kararlılığını artıracak şekilde buradan, bulunduğumuz yerden dayanışmayı yükseltmek.

Bulunduğu kategori : Hariciye

Yazar hakkında

İlgili Yazılar