kamusallaştırma ve olanaklar -

 

Bir süredir sosyalist yayın organları aracılığıyla devam eden kamusallaştırma ya da müşterekleştirme tartışmasına Türkiye’deki devlet bankalarını tartışarak bir ek yapmak niyetindeydim. Begüm Özden Fırat ve Fırat Genç’in mustereklerimiz.org’daki katkısı vesile oldu.[1] Tartışmaya katkıda bulunanların argümanlarını özetleyen ve neoliberalizm karşıtı hareketlere etkide bulunan temel perspektifleri kategorize eden, aynı zamanda Müştereklerimiz içindeki kolektif süreci yansıtan Fırat ve Genç örgütlenme kapasitesinin yıkımı nedeniyle yaşanan yenilgi karşısında “özgüçlenme ve ütopyacı uğrakları açığa çıkarma” çağrısında bulunuyorlar. Yazarların ifadesiyle makro ve mikro stratejiler arasında bir geçişkenlik ve bakışımlılık yaratmak toplumsal muhalefetin esas görevi olarak görünmektedir.

Bu görev bağlamında uzun bir yapılması gerekenler listesi bulunuyor. Bunlardan birisi ve kanımca en önemlilerinden birisi finansal alanın düzenlenmesi ve kamu hizmetlerinin temini için alternatif finansman olanaklarının tartışılması. Municipal Services Project ve benzeri uluslararası araştırmaların gösterdiği üzere yerel ve kamusal hizmetlerin temininin özel şirketler aracılığıyla değil kamu ya da alternatif örgütlenmeler eliyle gerçekleştirilmesi giderek yaygın bir şekilde tartışılan bir mesele.[2] Fakat verili koşullar altında hizmet teminini sürekli kılmak ve alternatif kanalların meşruiyetini arttırmak için kullanılabilecek mekanizmalar içinde bir anlamda kötülüklerin kaynağı olarak da görülen finansal alan yeterince dikkate alınmıyor. Dizginlenmemiş kar hırsının, hizmet teminini insan ihtiyaçlarını karşılama düşüncesinden kopartarak bir değişim değeri mantığına yaslaması, finansal hesaplama mantığının birçok alanda egemenliğinin eşlikçisi ve getirisi olduğu için bu uzaklık anlaşılabilir. Ancak birçok ülkede kamu hizmetlerine erişim anlamında yoksullar ve işçiler açısından yaşanan felaketlerin tekrarlanmaması için devlet mülkiyetindeki bankaların ya da finansal kuruluşların bu doğrultuda seferber edilmesi gerekliliğini dikkate almak gerekiyor.

Türkiye’de kamusallaştırma-müşterekleştirmenin daha yaygın tartışılması su ve elektriğe ya da belediye hizmetlerine erişim üzerinden gelişen hareketlerle değil Haziran İsyanı sonrasında yeniden dillendirilen strateji meselesi üzerinden ve ne yazık ki art arda deneyimlenen iş cinayetlerini takiben gerçekleşti.[3] Bu farklılığı not etmekle birlikte benzer deneyimlerden öğrenmek ve tartışmayı somut mücadele alanlarına çekmek gerek. Bu bağlamda devlet mülkiyetindeki finansal kuruluşların ilerici ve toplumsal girişimlere destek verecek şekilde bir yeniden inşaya maruz bırakılmasını ve bunun finansal sektör çalışanlarının örgütlenmesiyle bağlantısına işaret etmek istiyorum.

Özyönetim ve Kamusal Finans

Özyönetim iddiasının uğraştığı sorun açıktır. Emekçilerin örgütlü mücadelesinin güç kazanmasının araçlarından birisi olduğu kadar özyönetimin kendisi de bir amaç niteliği taşımaktadır. Özyönetim organları devrimci bir bağlamda, bir işçi devletinde ya da ikili iktidar durumunda kapitalist toplumsal üretim ilişkilerini aşmak için hareketliliğin merkezi noktalarını oluşturdukları gibi kapitalizm içinde de işçilerin kendi örgütleri aracılığıyla mücadelesine ve toplumsal eyleyişi boylamasına kesen sermaye ilişkisine karşı alternatif arayışlarına hayat verir. Ancak kapitalist rekabet koşulları altında özyönetim organları varlıklarını sürdürmek için ilgili alanda mal üretimi ya da hizmet teminine ilişkin somut cevaplar verme ve geniş bir toplumsal destek devşirilmesi gerekliliği hissederler. Bu nedenle muhtemel engeller ve çözüm yollarına ilişkin geniş bir bilgi ve deneyim birikiminin bugünden yaratılmasında fayda bulunmaktadır. Örneğin elektrik dağıtımı şirketlerine el konulmasını savunmak kadar önemli bir nokta elektrik dağıtımını bizim nasıl gerçekleştireceğimizi bugünden tartışmaktır.Ya da finansal hizmetlere erişimin emekçilerin iktidarı altında nasıl sağlanacağını ve ne anlama geleceğini bugünden masaya yatırmak gerekmektedir. Kamusal finans terimiyle, ne kadar kulağa çelişik gelse de, finansal alanda hizmet teminini kar amacından koparmak, eğer bu yapılamıyorsa da direniş mevzilerini sermaye örgütlerine karşı güçlendirecek şekilde finansal ilişki ve kurumlara müdahalede bulunmaktan söz ediyorum.

Bu bağlamda Türkiye’de halihazırda devlet mülkiyetinde bulunan ancak yeniden yapılanma sürecinde özel bankalarla aralarındaki sınır muğlaklaşmış ticari devlet bankaları önem arz etmektedir. Yakın dönemde katılım bankası kurma izni verilen Ziraat Bankası’nın girişimleri ve Vakıfbank’ın mülkiyet yapısında değişiklik öngörülen taslakla[4] tekrar gündeme gelen bu bankalar erken cumhuriyet döneminin özlemlerini ve kalkınmacı saiklerin hayata geçirilmiş örneklerini temsil ediyorlardı. Neoliberal yeniden yapılandırma sürecinde kurumsal ve siyasi öncelikleri değiştiği için özellikle 2001 krizi sonrası esasen karı çoğaltmaya yönlendirilmiş bu kurumlar, yine de siyasal ve toplumsal müdahaleye açık bir nitelik arz etmektedirler.[5] 2008-2009 krizi sürecinde Ziraat bankasının çiftçi borçlarını ertelemesi ve Halkbank’ın kredileri geri çağırmak bir yana daha fazla kredi vermeye yönlendirilmesi örneğinde görüldüğü gibi etkili toplumsal muhalefetin yokluğunda dahi siyasi iktidarın kaygıları gereği kısa vadede karlılıktan taviz anlamına gelebilecek adımlar atmaları mümkün olmuştur.[6] Bir ölçüde hukuki mücadeleye bel bağlanarak toplumsal destek inşa edilemeyişi nedeniyle özelleştirme kapsamında en üst sıralarda yer alması engellenememiş, tamamen özelleştirilememesi üzerine siyasal iktidarın hedefleri doğrultusunda araçsallaştırılmış, son yıllarda özel bankalardan daha fazla kar elde eden ancak kalkınmacı geçmiş ve sunduğu finansal erişim olanakları nedeniyle “kamu bankası” olarak da addedilen melez kurumlar halen Türkiye finansal sisteminde büyük oyuncular olarak varlıklarını sürdürüyorlar.

Devlet bankaları örneği bu hikayeden anlaşıldığı üzere mülkiyetin devletin elinde olmasının içerik ve faaliyeti belirlemediğini göstermektedir. Siyasal kaygılar gereği kredi politikaları biçimlendirilen ve devletin kurumsal matrisinin içinde faaliyet gösteren bankalar yaygın bir yanlış adlandırmayla “kamu bankaları” olarak da isimlendirilmektedir. Oysa bankaların genelleşmiş bir çıkar, ortak bir fayda doğrultusunda faaliyette bulunduğunu iddia etmek pek mümkün görünmemektedir. Kalkınmacı-devletçi ya da neoliberal, bu bankalar Türkiye’de sermaye birikimi için kritik işlevler üslenmişlerdir ve halen bu işlevleri yerine getirmektedirler. Ancak devlet bankaları yine de maddi yeniden üretim esasları gereğince toplumsal ihtiyaçlara cevap verebilecek, siyasi istismara açık oldukları kadar toplumsal müdahalelere de açık kılınabilecek kurumlardır. Bugün devlet bankaları bağlamında ileri sürülmesi gereken somut talep bankaların kamusallaştırılmasıdır: finansal hizmetlere erişimin temini kar amacından koparılmalı ve bankalar çalışanların denetiminde yeniden yapılandırılmalıdır.

Alternatif ve kamusal finans olanaklarının hayata geçirilmesi için verili koşullar altında bu bankaların devlet mülkiyeti savunulmalıdır. Ancak aynı oranda devlet mülkiyetinin tek başına bir anlam ifade etmediği dillendirilmelidir. Kamuculuk kavramıyla, niyetten bağımsız bir şekilde bugüne kadar büyük oranda devlet mülkiyetinin ortak mülkiyetmişçesine kabullenildiği ve kısmen de sol-sosyalist düşünce ve eylemlilikteki geri çekilme nedeniyle işçi denetimi ve ortaklaştırma konusunda somut proje ve girişimlerin neoliberal dönemde daha da seyrek görüldüğünü belirtmek gereklidir. 2001 krizi sonrasındaki devlet bankalarının yeniden yapılandırılması banka çalışanlarının mücadelesinin ezilmesi sırasında ve sayesinde gerçekleştirilmiştir. Söz konusu dönüşüm, özelleştirmeye karşı mücadele edenlerin, kamusal finans olanakları doğrultusunda devlet bankalarını dönüştürmeyi somut bir hedef haline getiremeyişinin de etkisiyle gerçekleşebilmiştir. Gelecek sene içinde tekrar gündeme gelecek özelleştirme girişimleri ve kısmen toplumsal mücadelenin seyrine bağlı olarak mülkiyet yapıları şekillenmeye devam edecek devlet bankalarında özyönetim ihtimalini ve makro projeler için kilit konumda bulunan finansal sektöre devrimci müdahale olanaklarını varsayımsal durumları da göz önünde bulundurarak tartışmakta fayda bulunmaktadır.

Devlet Bankalarını Kamusallaştırmak

Bugün devlet bankalarının kamusallaştırılması için banka çalışanlarının örgütlerine destek olunması, sendika ve derneklerle karşılıklı dayanışma ağlarının geliştirilmesi ve banka çalışanlarının özörgütlenme ve emek süreci üzerinde denetim isteklerinin somut kanallara dökülmesi için çalışmak gereklidir. Şube müdürünün olmadığı bir ortamda sendikal faaliyet sürdürmek istediğini ilk kez gördüğü araştırmacılara büyük bir sırrı aktarırmış gibi anlatan; kendisini “devrimci bankacı” olarak niteleyip nice kuramcının eline su dökemeyeceği emperyalizm tahlili ile bankaların yeniden yapılandırılmasını açıklayan; Ziraat Bankası’nın Anadolu sathına yayılışında katır sırtında köyleri dolaşarak, tefeciliği kurutmak için uğraşan banka çalışanının kamusal hizmette bulunduğunu  Kemalist bir haleye sarılmış şekilde de olsa izah eden; yeniden yapılandırma döneminde hak kayıplarına ve sonrasında yerleştirilen performans sistemine karşı hukuki mücadele veren banka çalışanlarının zihinlerinde ve pratiklerinde piyasa şiddetine karşı mücadele meşrudur. Başka bir ifadeyle özörgütlenme ve çalışanların denetimi güçlü kavramlar olarak zihinlerde yer almaktadır. Sermaye birikimini desteklemek konusunda neoliberal dönemde de kritik işlevler üstlenmiş devlet bankalarının işlevlerinin tersine çevrilebilmesi ancak banka çalışanlarının özörgütlerinin müdahalesiyle gerçekleşebilir. Mücadelelerinin desteklenmesi ve takip edilmesi gereklidir. Bu desteğin ideal bir örgütlenme şeması dayatmaması ancak başka ülkelerdeki kamusal finans deneyimlerinin ve örgütlenme tecrübelerinin Türkiye’ye aktarılmasını hedeflemesi faydalı olacaktır.

Haziran İsyanı sonrası birçok birey ve politik yapılanmanın üzerindeki ölü toprağı atılmış görünse de bulunduğumuz yerden imkansız görünen bazı varsayımsal durumları ileri sürerek finansal sektör çalışanlarının örgütlenmesinin önemi belirtilebilir. Bu örgütlerin kamusal finans doğrultusundaki eylemleri ve bunların sağlayabileceği olanakların tartışılması hem günümüzün finansal kuruluşları aracılığıyla emekçilerin sokulduğu borç kapanlarının teşhiri hem de başka sektörlerde ve alanlarda kamusallaştırma girişimlerinin desteklenmesi için elzemdir. Devlet mülkiyetinde olmasına karşın rödovans ve taşeronlaştırma ile denetimi tamamen özel sektöre bırakılmış Soma’daki madenlere işçilerin el koyduğunu ve özyönetimin deneyimlendiğini varsayalım. Bu üretim tesisinin demokratik olarak yapılandırılması ve işçilerin bütün üretim sürecine müdahale ederek yeni bir üretim birimi inşa etmesi bir boşlukta gerçekleşmeyecektir. Bu süreç zarfında kredi borçlarının tahsili için işçileri sıkıştıran özel finansman kuruluşlarına karşı üretim ve dağıtım sürecinde finansal danışmanlık sunacak bir bankacılar sendikası önemli farklar yaratacaktır. Ya da üretimin sürmesi doğrultusunda kredi temin eden kamusallaştırılmış bir devlet bankası muazzam bir karşıtlık sergileyecektir. Elbette belirtilen karşıtlık örgütlü banka çalışanlarının ve toplumsal mücadele örgütlerinin müdahalesiyle sağlanabilir. Kamusal finans somut dönüşümlerin gerçekleşmesi ya da işçilerin kazanımının korunması için toplumsal eylemler ve grevlerin yanı sıra etkili olabilecek güçlü bir kaldıraçtır. Ancak böyle bir karşıtlığın yaratılamayışı finansal kuruluşlarda örgütlenmenin önemini azaltmaz. Finansal sektördeki örgütlülük alternatif bir toplum örgütlenmesinde finansal sektörün işleyişine dair tartışmanın daha sağlıklı yapılabilmesini sağlar.

Başka bir hipotetik durum, günümüzde kötü hizmet teminine karşın bölgelerindeki tekel konumları ve siyasal iktidar desteğiyle yüksek getiri elde eden elektrik dağıtım şirketlerine karşı alternatiflerin oluşturulması bağlamında sergilenebilir. Elektrik dağıtımının kar amaçlı bir şekilde yapılmamasını isteyen örneğin Samsun, Çorum, Ordu, Amasya ve Sinop illerindeki güçlü bir taban inisiyatifi dağıtım hizmetinin kamusallaştırılması için çeşitli kampanyalarla (imza toplama, boykot, işgal vb.) Çalık-Yedaş (Yeşilırmak Elektrik Dağıtım) işletmesinin sözleşmesinin iptalini sağlayabilir ya da şirket çalışanları bir özyönetim girişimiyle hizmet teminine girişebilirler. Bu durumda başka özörgütlülük deneyimleri ve destek alınabilecek örgütlerle birlikte somut bir dağıtım planı hazırlamalı, hizmetin sürdürülebilmesi için finansman sorunlarıyla uğraşmalıdırlar. Bu direnişe karşı kapitalist devletin zor aygıtlarının harekete geçişini elbette ancak kitlesel kalkışmalar engelleyebilecektir. Ancak bu süre zarfında ya da aylara yayılabilecek bir denge durumunda hizmet temininin kamusal bir şekilde sağlanması ve sürdürülebilmesi için ticarileşmiş devlet bankalarına ya da kar maksimizasyonu peşindeki özel bankalara değil kamusal finans girişimlerine ihtiyaç duyulacaktır.

Bu varsayımsal durumlar tabii olduğumuz piyasa vahşeti koşullarında son derece uzak ihtimaller olarak görülebilir.Bu nedenle Alpagut ve Yeni Çeltek’ten başlayarak geçmiş özyönetim ve el koyma deneyimlerini hatırlatmak gereklidir.[7] Baskıcı devlet aygıtına karşı etkili direniş noktalarının geliştirildiği ve toplumsal hareketliliğin yoğunlaştığı bağlamlarda kapitalist toplumsal üretim ilişkileri altında özyönetim deneyimleri varlıklarını sürdürebilirler. Bu koşullar altında olsun ya da olmasın alternatif hizmet temini ve finansman olanakları yaratmanın koşullarının tartışılması gereklidir. Olanaklılık bütünsel dönüşümün başka bir zaman dilimine havale edilmesi değil direniş mevzilerinin sağlamlaştırılması anlamına gelmelidir. Kısaca, devlet mülkiyetindeki finans kuruluşlarının da kamusal kılınması için mücadele etmek gereklidir. Devlet mülkiyetindeki bankaların kamusal hizmet temini için çalışanların denetimine geçirilmesinin ya da finans sektörü çalışanlarının özyönetim girişimlerinin sunacağı sayısız olanağın sadece sürdürülebilir ve kar amacı gütmeyen hizmet temini bağlamında değil gündelik yaşamın devrimci dönüşümü için de kullanılması mümkündür.

[1]İlgili yazıya şu linkten ulaşılabilir: http://mustereklerimiz.org/strateji-tartismasina-katki-musterekler-politikasinin-guncelligi/. Devrimci Marksist yazında geçen işçi denetiminde kamulaştırma savunusunun esasen kamusallaştırma ile ifade edilen dönüşümden bir farklılık barındırmadığını belirtmek gereklidir. Burada da işçilerin özörgütlenmesinin üretim sürecine ilişkin kararları alma ve kapitalist sisteme karşı mücadelede mülkiyet yapısındaki değişikliğin kullanılması vurgulanmaktadır. Ancak bu daha ziyade bir geçiş talebi olarak düşünülmektedir. Üstelik kamulaştırma, kapitalizmde kamunun sermaye tarafından mülksüzleştirilmesi nedeniyle, sıklıkla “devlet mülkiyetinde ve sermayenin emrinde” anlamlarına gelecek şekilde kullanılmaktadır. Bu yazıda “kamu bankaları” olarak da adlandırılan bankalarda gerçekleştirilebilecek dönüşüm için kamusallaştırma daha uygun bir terim olarak düşünülmüştür.

[2] İlgili incelemeler ve tartışmalar için Asya, Afrika ve Latin Amerika’da kamusal hizmet temini ve özelleştirme karşıtı alternatiflere odaklananMunicipal Services Project internet sitesine bakılabilir: http://municipalservicesproject.org/

[3]Müştereklerimiz ve Başlangıç dergide yer alan katkılardan farklı bir noktada olmasa da devlet mülkiyetini bir ilk adım olarak alabileceğimize ilişkin bir değerlendirme için bkz. Marois, T. ve Güngen, A. R. (2014) “Devlet Mülkiyeti: Kamusal Kılma Yolunda”, http://www.sendika.org/2014/06/devlet-mulkiyeti-kamusal-kilma-yolunda-ali-riza-gungen-thomas-marois/OECD üyesi ülkelerde devlet mülkiyetindeki işletmeler bütün özelleştirme kampanyalarına karşı kritik sektörlerde varlıklarını sürdürmektedir (http://www.keepeek.com/Digital-Asset-Management/oecd/finance-and-investment/the-size-and-sectoral-distribution-of-soes-in-oecd-and-partner-countries_9789264215610-en#page13). Uluslararası kuruluşlar kar amacıyla yapılandırılmış veistikrarsızlık koşullarında sermaye birikimine destek için seferber edilen bu işletmelerin tam tersi amaçlar için kullanılması kaygısını taşımaktadırlar.

[4] Bu taslağa ilişkin kısa bir değerlendirme için bkz. Güngen, A. R. (2014) “Vakıfbank operasyonu ne anlama geliyor?”, http://www.sendika.org/2014/10/vakifbank-operasyonu-ne-anlama-geliyor-ali-riza-gungen/

[5] Devlet bankalarının işleyişinin evrimi, mülkiyet yapıları, faaliyetlerinin anlamı ve toplumsal içeriklerinin dönüştürülmesi olanaklarına ilişkin bkz. Marois, T. ve Güngen, A. R. (2014) “Devlet Bankalarını Geri Kazanmak”, İktisat Dergisi, 527: 54-70. Bu değerlendirmenin önceki versiyonuna Municipal Services Project üzerinden ulaşılabilir.

[6] Genelleşmiş bir bankacılık krizi ya da daha ağır bir resesyon durumunda ciddi kayıplara uğrayabilecek olan devlet bankaları, sermaye girişleri ve iç talep artışı ile canlanan ekonomide 2008-2009 krizi ve sonrasında rekor karlılık elde etmişlerdir.

[7]Narin, Ö. (2014) “Türkiye İşçi Sınıfı Tarihinde Özyönetim Deneyimleri ve Kriz Dönemlerinde Özyönetimin Olanakları”, DİSK-AR, Sayı 3: 48-62, http://www.disk.org.tr/wp-content/uploads/2014/11/DiSK-AR_03.SAYI_.pdf

Bulunduğu kategori : Emek

Yazar hakkında

İlgili Yazılar