jules verne’den robocop’a abd bombardımanlarına karşı olmanın temel nedeni – foti benlisoy -

 

Başkan Obama, IŞİD (ya da “İslam Devleti”) karşısındaki “stratejisini” duyurduğu ulusa sesleniş konuşmasında, Somali ve Yemen halklarına bir sürpriz yapıverdi. Obama yeni savaşının eskilere, özellikle selefi Bush’un müsebbibi olduğu Afganistan ve Irak facialarına benzemeyeceği, Amerikan askerlerinin hayatının riske edilmeyeceği hususunda kamuoyunu ikna için Yemen ve Somali örneklerini, birer başarı örneği olarak anmıştı. Bilindiği gibi ABD, “teröre karşı savaş” kapsamında bir süredir bu iki ülkede bizde “insansız hava aracı” denen drone’ların aktif olduğu bir “polisiye operasyon” yürütüyor.

Eğer konuşmayı dinleme fırsatı bulmuşlarsa ülkelerinin Obama tarafından birer “başarı örneği” olarak anılması, Yemen ve Somalililer için herhalde nahoş bir sürpriz olmuştur. Bombalara hedef olanlar için şaşırtıcı olsa da bombaları atanlar açısından ortada yeni bir şey yok aslında. Emperyalist güçler, hani eskilerin Düvel-i Muazzama dedikleri, daima “pahada hafif” müdahale biçimlerini başarı saymış, hava operasyonlarını da bu “risksiz” saldırıların en iyi vasıtası addetmişlerdir.

Aslında hava bombardımanının küresel güneye dönük “polisiye operasyonlar” için biçilmiş kaftan sayılması için Wright biraderlerin ilk uçağı uçurdukları 1904 yılı dahi beklenmemiştir. Jules Verne’in 1886 yılında yayımlanan “Gökler Fatihi Robur” adlı hikâyesinde, uçan dev makinaların “vahşi” topluluklara itaat ettirmek ve onlara “medeniyet ve barış” götürmekte etkin birer araç olabileceklerinin belki de ilk örneğiyle karşılaşırız. 1899 yılında, Britanya askeri kuvvetlerinin başındaki “Feldmareşal”  Lord Wolseley, “Balonlardan bomba atmak eğer mümkün olsaydı, Britanya gibi sadece küçük bir orduya sahip olan bir güç için bu çok büyük avantaj sağlayacaktı” diye hayıflanıyordu. Daha uçak icat edilmemişti ama “üzerinde güneş batmayan imparatorlukta”  asayişi temin yolunda kullanılacak görece masrafsız ve risksiz hava araçları, emperyal fantezi dünyasının parçası oluvermişti.

Uçağın keşfiyle hayal gerçek olur. Küresel polis olarak pilot ve onun copu olarak da bomba fikri emperyal siyaset esnafı arasında giderek popüler olur. R. P. Hearne belki de bu fikrin ilk tutarlı ve bütünlüklü savunucularındandır. Hearne, 1910 yılında yayımlanan “Airships in Peace and War” adlı kitabında, sömürgelerde “cezalandırıcı” askeri seferlerin pahalı ve çok zaman alıcı olduğunu, hedefe ulaşmak için bazen aylar alabildiğini yazıyordu. Buna karşın “havadan cezalandırma” etkin, hızlı ve düşük maliyetliydi. “Vahşi ülkelerde böyle bir savaş aracının manevi etkisini tasavvur etmek imkânsızdır” diye yazıyordu Hearne, “hava gemisinin görünüşü bile kabileler arasında dehşete yol açacaktı.” Hearne’e göre bu “hava gemilerinin” bugün hayli önem taşıyan bir avantajı da “seferi faaliyet yüzünden beyaz askerlere rastlayan korkunç yaşam kaybını” engelleyecek olmasıydı.

Hearne’ün fikirleri uygulama sahası bulmakta gecikmez. 1911’de İtalyanlar Libya’da, 1912 ve 1913 yıllarındaysa Fransızlar ve İspanyollar Fas’ta (elbette daha cılız sayılabilecek) hava akınlarını “cezalandırma” amaçlı olarak kullanırlar. Ancak hava kuvvetlerinin uçsuz bucaksız sömürge imparatorluklarında (ya da etki alanlarında) kullanımı, I. Dünya Savaşı sonrasında yaygın ve yerleşik bir uygulama halini alır. Savaşın sonunda bilhassa “Ortadoğu” denen bölgede geniş bir alana hâkim olan Britanya açısından küçük bir sorun vardır: Dünya Savaşı’nın mezbahasından yeni çıkmış olan askerler hızla terhis olmak istemekte, savaşa ve askeri operasyonlara karşı gerek orduda gerek kamuoyunda bir antipati oluşmaktadır. Savaş karşıtı bu huzursuzluk içerisinde zaten hayli geniş olan imparatorluğa doğrudan ya da dolaylı olarak katılan topraklar nasıl kontrol edilebilecektir? İşte Churchill emperyal fantezi dünyasında zaten çoktan yer edinmiş hava kuvvetleri seçeneğini bu koşullarda ortaya atar. Bölgeye yerleşecek hava üsleri, işgal etmeden kontrol etme imkânı sağlayacaktır; hem de ucuz ve az kayıplı bir yolla. Savaş sonrası yıllarda Mısır’da, İran’da Ürdün’de, özellikle de Irak’ta Royal Air Force (RAF) “cazalandırıcı” hava akınları düzenler. Uçakların “işgal etmeden denetim” için biçilmiş kaftan olduğu görülür. Johannesburg’da yayımlanan Star gazetesinin 1922 yılında Bondelzwart kabilesinin ayaklanmasına dair bir haberde, gerçekleştirilen hava bombardımanlarını aktarırken, “uçak, savaşı yerliler için imkânsız hale getirdi” diye yorumda bulunması boşuna değildi. Bu iş öyle rutin hale gelir ki 1927 yılında Londra yakınlarındaki bir hava gösterisinde RAF kuvvetleri, temsili “yerli köyüne” akın düzenler.

Doğal olarak emperyal zincirde hızla üste tırmanan ABD de bu furyanın dışında kalamaz. ABD’nin havadan bombalama tarihi 1928’de ABD ordusunun Nikaragua’da havacılık tarihinin ilk pike bombardımanını gerçekleştirmesine kadar geri götürülebilir. ABD’nin uluslararası bir “terbiye” ve disiplin mekanizması olarak hava bombardımanı hususunda o zamandan bu yana bir hayli mesafe katettiğini herhalde söylemeye gerek yok. Obama’nın verdiği örnekler bu mesafenin en bariz işareti. ABD, “Afpak”tan (Afganistan-Pakistan’dan) Yemen ve Somali’ye havadan tedip hareketlerini artık önemli ölçüde drone’lar, yani bizde “insansız hava aracı” denen uzaktan komuta edilen hava araçlarıyla yürütüyor. Savaşın “insansızlaşması”, ABD’nin 1980’lerden beri yürüttüğü bilinçli bir politikanın eseri elbet.

Amerikan devletinin bir savaş yürütebilme kabiliyetinin zayıflaması, toplumsal direniş ve muhalefet karşısında akamete uğraması olarak tanımlanabilecek “Vietnam sendromu”, yani Vietnam yenilgisinin akabinde, Reagan ve baba Bush dönemlerinde, ABD ordusunun teknoloji yoğun bir biçimde ve dünyanın hemen her köşesine acil müdahale kapasitesi yüksek esnek biçimler yönünde yeniden yapılanması gündeme geldi. Bu yeni “konsept”, hava akınlarının önemli yer tuttuğu, yüksek teknolojili silahların devreye sokulduğu, ordunun profesyonelleştiği ve dolayısıyla da kayıpların ve insan faktörünün giderek azaldığı bir savaş yapma biçimini gündeme getirdi. Bu yönelim, 1991 Körfez Savaşı’nda başarıyla uygulandı ve insansızlaştırılmış bir savaş oyunu imajı başarıyla kullanıldı. Clinton yönetimindeki Kosova müdahalesi de hava saldırılarına verdiği ağırlıkla bu video oyunu görüntüsünü pekiştirdi.

“İnsansız”, yani uzaktan kumandalı ve yüksek teknolojili bir “video oyunu” olarak savaş algısı, iç kamuoyundaki Vietnamvari tepkileri yumuşatmanın en etkili yoluydu.   Irak’ın 2003 yılındaki işgalinde deniz piyadesi olan Jim Massey’in anılarında savaş teknolojisinin nasıl bir ideolojik işlev gördüğünün iyi bir örneği yer alır. Massey savaşa gönderilmeden önce asker toplama görevindedir ve aylık sözleşme kontenjanını doldurmak için nasıl hile ve yalana başvurmak zorunda kaldığını açıkça anlatır. Bir gün kendisine asker olmak isteyen oğlunun savaşa gitmesinden korktuğunu söyleyen bir anneye şu cevabı verir: “Hanımefendi, bugünün teknolojisi ve çatışmaların yürütülme şekli sayesinde her şey çok çabuk olup bitiyor. Çöl Fırtınası’na bakın. […] Teknolojide ne kadar ilerlediğimizin farkında mısınız? Uzun süren çatışmalardan endişe duymanız gerekmiyor.”

Drone’ların yürüttüğü savaşlar, daha doğrusu uluslararası polisiye operasyonlar, Wolseley ya da Hearne gibilerinin bir asır önce kurdukları hayalin mantıki uzantısı sayılabilir aslında. Amerikan siyasi ve askeri elitinin bu emperyal fantezisinin en açık ve en ürkütücü ifadesini, yakın zamanda gösterime giren yeni versiyon (2014 yapımı) “Robocop” filminde bulmak mümkün. Filmde yakın bir gelecekte ABD, dünyanın önemli bir bölümünü (sadece havada değil karada da) drone’lar aracılığıyla denetlemektedir. Bir grup siyasetçi, sermayedar ve asker bu teknolojinin sadece sınırlar haricinde değil, Amerikan topraklarındaki polisiye faaliyetler için de kullanılması gerektiğini savunmaktadır. Bu kampanyaya ilişkin bir haber programında önce Amerikan drone’larının Tahran sokaklarında (evet Tahran sokaklarında) yürüttüğü rutin bir devriye ve arama-kimlik sorgulama faaliyetine canlı bağlantıyla tanık oluruz. Makineler sokaklarda devriye gezmekte ve şüphelilere kimlik sorup aramaktadırlar. Programa katılan komutan, görüntüleri izledikten sonra drone’ların işlevi hususunda taşı gediğine koyar: “Vietnam, Irak, Afganistan… Bir daha asla! Askeri bir perspektiften buna (yani drone’lara –fb) paha biçilemez. Artık bütün hedeflerimizi Amerikan hayatlarını riske atmadan gerçekleştirebiliriz.” (Filmin bu bölümü için bkz.   http://www.youtube.com/watch?v=18MX6IWQeks )

Asker-polis ayrımının giderek silikleştiği günümüzde (ve elbette filmin konu edindiği gelebilecek bir gelecekte) drone’ların “iç güvenlikte” de kullanımının gündeme gelmesi elbette gerçekçi sayılabilecek bir kurgu. Ancak başından itibaren zaten vurguladığımız üzere, emperyalist güçler arasından riskte ve pahada “hafif” askeri müdahaleler daima bir tür uluslararası polisiye operasyon, yani tedip ve disiplin mekanizması olarak kurgulanmıştır. Kore Savaşı’nın ilk günlerinde Başkan Truman’ın askeri müdahaleyi savaş değil de uluslararası bir “polisiye eylem” olarak tanımlaması, bu hususta sıkça verilen bir örnektir.

Sadede gelelim. ABD’nin sınır ötesi her askeri müdahalesinin o döneme has jeostratejik neden, saik ve gerekçeleri dışında “asli” denebilecek bir siyasal rasyoneli vardır. O rasyonel de ABD’nin “küresel hegemon güç” (yani sermayenin birikim koşullarını dünya ölçeğinde garanti eden güç) olarak dünya ölçeğinde polisiye (ya da jandarma) güç olarak müdahale kapasitesinin muhafazasıdır. Bu kapasitenin askeri kudret açısından olduğu kadar siyasal ve ideolojik meşruiyet açısından da sürdürülebilir kılınmasıdır. Dolayısıyla hedefi IŞİD ya da hangi melanet de olsa, sözde “sınırlı”, yani havadan da olsa, bütün ABD müdahalelerine, Amerika’nın tüm “polisiye” operasyonlarına açık bir şekilde karşı tutum almak gerekir. Emperyalist müdahaleciliğin yarattığı ve yaratacağı insani-siyasi sonuçlar kadar bu başat-asli rasyonel (yani ABD’nin küresel hegemon güç olarak sorgulanamaz ve hukuk dışı polislik “sorumluluğu”) de, bu tür operasyonlara karşı olmanın temel bir nedenidir. Aksi, yani şu ya da bu nedenle sessiz kalmak, konuyu geçiştirmek, ABD’nin küresel düzeni temin ve sürdürmekten sorumlu kolektif ve küresel polis olduğu argümanını, dolaylı yoldan da olsa onaylamak ve meşrulaştırmak demektir. Dolayısıyla evet, ABD’nin Irak ve Suriye’deki askeri (“polisiye”) müdahalesine karşı ama’sız fakat’sız şekilde karşı durmak gerekir.

Not 1: Çin ve İran donanmalarının Basra Körfezi’nde tarihte ilk defa ortak bir tatbikat düzenledikleri haberi belki çoğumuzun gözünden kaçtı. Emperyalistler arasında rekabetin ve şimdilik “soğuk” ama belki bir gün ”sıcak” çatışmanın yeniden aktüel hale geldiği bir döneme giriyoruz. Uluslararası sistem bu rekabet nedeniyle militarize olurken ABD’nin müdahaleciliğine göz yummak, yakın gelecek için ciddi bir risktir.

Not 2: Erdoğan’ın Türkiye’nin “uluslararası koalisyona” siyasi ve askeri her türlü desteğe hazır olduğu taahhüdü, bizi bu müdahalenin parçası kılmıştır. Umarım bu gelişme, ABD’nin “terörle savaşının” yeni versiyonu karşısında solda şimdiye kadar hâkim olan sakınımlı, ketum ve mütereddit tavrın değişmesine neden olur. Ne derler, her şerde bir hayır vardır.

Not 3: ABD’nin emperyal fantezisi küresel ve süreklileşmiş bir “drone savaşı” ise Türkiye’nin de kendince “mütevazi” alt-emperyal fantezisi, Suriye’de bir “tampon bölge” oluşturmak. Suriye krizinin başından beri Türkiye’deki birçok resmi ağız her vesilede bu “hayalini” dillendiriyor. Kesin konuşmak elbette zor ama yaşanan hızlı değişimler, hayalin gerçek olması gibi bir felaketi gündeme getirebilir. Mevcut ahval, bu vahim ihtimal karşısında tetikte olmayı gerekli kılıyor.

Not 4: Suriye ve hava bombardımanı dendiğinde akla ilk gelen şey (insanlı ya da insansız) ABD uçakları değil, “terörle mücadele” adına kendi kentlerini bombalamaktan imtina etmeyen Suriye hava kuvvetleri. Rejim güçleri havadan atılan ve sivil kayıplara neden olan “varil bombalarını” sistematik olarak kullanıyor. (Bu konuda bkz. http://www.hrw.org/news/2014/07/30/syria-barrage-barrel-bombs ) Türkiye solunun önemli bölümünde (Suriye meselesine her kesim gibi ağırlıkla iç siyasetin prizmasından bakıldığından) rejim karşıtı güçlerin işlediği savaş suçu niteliğindeki eylemlere haklı olarak dikkat çekilirken rejimin eylemleri maalesef çoğu zaman sessizlikle geçiştiriliyor. Bu “algıda seçicilik”, siyaseten olduğu kadar vicdanen de (hafif bir tabir kullanayım) bir “faul” değil mi?

Not 4’e ek: Bundan bir süre önce Suriyeli iki solcu (evet, solcu) genç mülteci, kalacak yerleri olmadığından havaalanına yakın olan evimde kalmıştı. Gençler ilk günler sürekli inip kalkan uçakların sesinden öyle huzursuz oldular ki bir ara gidecek yerleri olmamasına rağmen gerçekten evden çıkıp gitmeyi düşündüler. Uçakların gürültüsü onlara sürekli olarak rejimin hava akınlarını, savaşı anımsatıyordu. Eve geldikleri ilk saatlerde her uçak geçtiğinde yüzlerinin ister istemez aldığı o tedirgin ifadeyi unutamıyorum.

Not 5: Bu metni oluştururken faydalandığım Sven Lindqvist’in “Bombalamanın Tarihi” adlı kitabı (çev. Selahattin Çelik Yeni İnsan Yayınları, 2009), bu yazının konusu olan başlıkta derli toplu, temel bir kaynak. Meraklısına…

Bulunduğu kategori : Hariciye

Yazar hakkında

İlgili Yazılar