isyanın adı: “gezi” mi “haziran” mı? – foti benlisoy -

 

Hepimiz farkındayız. Çarşıda, yolda, okulda, iş yerinde, hemen her yerde ve herkesçe hiç olmadığı kadar siyaset konuşuluyor. Şu son bir senede gündeme gelen siyasallaşma herhalde her birimizin malumu. Ancak bu siyasallaşmaya, Gezi direnişinin kışkırttığı onca umuda rağmen, siyasal ve toplumsal beklenti ufkumuzda bu umutla orantılı bir genişlemeye şahit olamıyoruz. Direniş, solun mücadele yöntem ve sembollerinde inanılmaz bir yaygınlaşma ve popülerleşmeye neden olsa da bu, sosyalistlerin siyasal müdahale kapasitesinde bir artışa karşılık gelmiyor. Tam tersine, devrimci-radikal solun hükümet karşıtı genel bir “muhalefet” içerisinde görünmez olma, iyiden iyiye silinmesi riskiyle karşı karşıyayız. AKP otoriterizmine karşı liberal-parlamenter düzenin nizasız fasılasız işlemesine, özel alanların devlete karşı korunmasına indirgenmiş demokratikleşme söylemi (üstelik kimi milliyetçi girdilerle beraber), “muhalefet” saflarında giderek hâkim oluyor. Gezi direnişinin yarattığı tüm siyasallaşmaya karşın, sosyalist solun siyasal ve örgütsel varlığını toplum nezdinde anlamlı kılacak tutarlı ve ayırt edici bir siyasal yönelime sahip olmaması, bu hâkimiyeti daha da pekiştiriyor.

Netice itibariyle siyasal tahayyülümüzün “ulusal bağımsızlık” ya da “liberal demokrasinin” ötesine gitmediği, sosyal devletin kimi uygulamalarını yeniden geçerli kılmanın, kuvvetler ayrılığının ya da hukukun üstünlüğünün eleştirel düşüncenin neredeyse dış sınırını oluşturduğu, ütopik-devrimci boyutun düşünsel ufuktan sınır dışı edildiği bir entelektüel ve siyasal iklim egemen olmaya devam ediyor. Hem de Türkiye tarihinin belki de en büyük toplumsal kabarışlarından birinin hemen ardından. Gezi isyanının köktenci-devrimci potansiyellerinin sade suya tirit bir AKP karşıtlığına indirgenmesine yol vermiş olmamız bu durumun, yani “muhalefetin” ve dolayısıyla da bizim mahkûm olduğumuz fikri ve politik sefaletin nedenlerinden biri, belki de en kritik olanı elbette.

Sosyalist hareketin Gezi’nin devrimci potansiyellerini derinleştirmekten imtina ederek sosyal-sınıfsal bir muhtevası ve siyasal anlamda radikal imaları olmayan, düzen içi bir hükümet karşıtlığının kolaycılığıyla yetinmesi, Gezi direnişinin adıyla ilgili tercihlerde de göze çarpıyor. Kimileri bir süredir isyanın başından “Gezi” sıfatını çıkartıyor ve “Haziran direnişi” ya da “Haziran isyanı” gibi tanımlamaları tercih ediyor. İlk bakışta “bunda ne var” deyip geçilebilir. Oysa bir ayaklanmanın, bir devrimin ya da büyük bir toplumsal kalkışmanın nasıl adlandırıldığı, o mücadelenin doğrudan doğruya içeriğiyle, siyasal kapsam ve iddiasıyla ilgili bir konudur. Direnişin adı, ondan ne anladığımız, ona dair ne anlatmak istediğimize dair siyasal bir seçimdir. Mesela Mısırlılar, ilk bakışta garip görünecek şekilde, 2011’deki “devrimlerinin” yıldönümünü Mübarek’in düştüğü 11 Şubat’ta değil, ayaklanmanın başladığı 25 Ocak’ta anıyorlar. Bu basit bir takvim tercihi değil, ülkede yaşanan sürecin nasıl tanımlanması gerektiğine ilişkin kritik bir seçim. Sokaktakiler 11 Şubat’a değil de 25 Ocak’a, yani “sona” değil de “başlangıca” işaret ederek devrimlerinin Mübarek’in düşmesiyle tamamlanmadığını, devam etmekte olduğunu, yani Mübarek’in gitmesinden daha başka hedeflerinin (“ekmek, hürriyet, sosyal adalet”) de olduğunu vurgulamış oluyorlar dolaylı olarak.

Konumuza dönelim: Gezi adını talileştirip Haziranı öne çıkaranlar, Gezi’nin önce “üç beş ağaç” meselesi olup sonra siyasallaştığı şeklindeki bildik argümanı ima yoluyla, belki de istemeden, yeniden üretmiş oluyorlar. İsyanın kökeni talileştirilince aslında Gezi direnişinin dar anlamda bir hükümete tepki meselesinden ibaret olduğu anlatısı da geçerlilik kazanıyor. Oysa “Gezi direnişi” tam da kentsel dönüşüme, el koyma yoluyla birikime, müştereklerimizin metalaştırılmasına, ortak alanlarımızın özelleşmesine, yani neoliberal kapitalizmin temel dinamiklerine itiraz ve direnişin kitlesel bir kalkışmayı tetikleyişinin hikâyesi. Yani “Gezi” ismine sahip çıkmak, bu isimde ısrar etmek, direnişten hangi dersleri çıkarmamız gerektiği ve dolayısıyla da direnişi derinleştirmek için hangi yolda yürümemiz gerektiğine dair temel bir tercihi işaret ediyor.  “Gezi” sıfatı, nesebi itibariyle açıkça neoliberalizm karşıtı bir muhtevaya ve içkin olarak antikapitalist bir yönelime işaret ediyor. Gezi’nin bu boyutunun, üstelik solcular tarafından azımsanması, hatta Gezi’nin “Haziran” diye yeniden vaftiz edilerek talileştirilmesi, akıl alır şey değil.

Dahası var: Gezi direnişi (herkesin malumu olduğu üzere hiç değilse Taksim Meydanı ve parkta), paylaşımcı-eşitlikçi ilişkilerin hâkim olduğu, herkesin ortak kolektife ait olduğu ama kendi bağımsız varlığından da vazgeçmediği bir “komün”, bir başka kolektif varolma biçimini ortaya koydu. Direnişe katılan insanlara özgüven ve güç veren, onların yaratıcı enerjilerinde muazzam bir patlamaya vesile olan esas itibariyle bu boyuttu. Kütüphanesi, çocuk parkı, bostanı, açık kürsüsü, paranın “yürürlükten kaldırılması” gibi sayısız inisiyatifler dolayısıyla Gezi Parkı, “başka” toplumsal ilişkilerin kolektif ölçekte denendiği ve “tadına varıldığı” bir yeni mekân yarattı. Gezi’nin başka tür toplumsal ilişkilerin var olabileceği iddiası ve onun bu iddianın fiili ispatı haline gelmesi, direnişe hem içerisinde bulunanlar hem de dışarıdan bakanlar nezdinde muazzam bir güç ve itibar kazandırdı. Oysa Gezi’yi “Haziran” yapınca, kamusal alanın AVM’leştirilmesine karşı işgal edilen mekânda fiilen yaratılan karşı-kamusallık biçimleri de bütünüyle es geçilmiş oluyor. Böylece Gezi direnişinin belki de en kritik bakiyesi olan ve eksiğiyle gediğiyle bugüne intikal eden işgaller, forumlar ve dayanışmaların, radikal-devrimci siyasetin yeni zemin ve ifade araçları olarak önemi de atlanmış, belirsiz kılınmış oluyor.

Başta da ifade edildi. Sosyalist hareketin genel geçer bir AKP karşıtı “muhalefet” dahilinde siyaseten görünmez hale gelmesi riskiyle karşı karşıyayız. Sosyalist solun bizzat kendi tarihine ve sembollerine bile sahip çıkma iddiasını yitirdiği bir ortamda bu durum, aslında bizi şaşırtmamalı. İsyanın en radikal iddia ve olanaklarını, siyaseten en devrimci yöntem ve biçimlerini özetleyen bir ismi onun adı olmaktan çıkartmayı seçen bir solun, direnişin sandığa, siyasal saflaşmanın da düzen içi aktörler arasındaki çekişmeye sıkışması karşısında şikâyet etmeye hakkı yok, olmamalı…

 

Bulunduğu kategori : Dâhiliye

Yazar hakkında

İlgili Yazılar