ispanya: podemos depremi – stefo benlisoy -

 

AB Parlamento seçimleri, giderek derinleşen bir kriz içerisindeki kıtanın egemen siyasi mimarisinin kırılganlaştığını teyit etti. Seçimler genel olarak kıta ölçeğinde aşırı sağın türevlerinin yükselişiyle tanımlanmış olsa da radikal solun da, Yunanistan başta olmak üzere kimi önemli başarılar elde ettiği gözden uzak tutulmamalı. Bunlardan en dikkat çekeniyse krizin toplumsal sonuçlarının en ağır yaşandığı ülkelerden biri olan İspanya’da Podemos (Yapabiliriz) hareketinin 1,2 milyon oyla (yüzde 8) beş parlamenter seçtirmesi ve ülkenin dördüncü siyasi gücü (başkent Madrid gibi kimi bölgelerde üçüncü) haline gelmesiydi. Bu sonuca Avrupa Sol partisi (ASP) üyesi ve İspanya Komünist Partisi’nin bileşeni olduğu Birleşik Sol’un (Popüler Sol) oylarını yüzde 10’a çıkarmış olmasını (1,6 milyon oy) eklediğimizde ülkede sosyal demokrasinin soluna doğru önemli bir kaymanın yaşandığı söylenebilir.

İspanya kıtadaki kalıcılaşmış krizin sonuçlarının en ağır yaşandığı ülkelerden biri. Ülkede işsizlik yüzde 25’lerde. Bu oran 25 yaş altı gençlerde yüzde 54 gibi ürkütücü bir orana ulaşıyor. Bu durum özellikle genç nüfusun yoğun biçimde ülke dışına göçüne sebep oluyor. Krize karşı merkez sol ve merkez sağ partilerin nöbetleşe uyguladıkları sosyal hizmetlerde büyük kesintiler, esnekleştirme ve güvencesizleştirme odaklı kemer sıkma politikaları, ülkeyi tam manasıyla bir toplumsal çöküntünün eşiğine getirmiş durumda. Üstüne üstlük art arda patlayan yolsuzluk skandalları da egemen siyaset sınıfına olan öfkenin birikmesine yol açıyor. Bu manzaranın ortasında ülke, üç yıldır kimi zaman yükselip kimi zaman gerilemiş görünen toplumsal protesto hareketlerine tanık olmakta. İktidardaki Halk Partisi hükümetiyse sokaktaki muhalefete karşı giderek daha hoyrat biçimde baskı aygıtını devreye sokuyor, polis şiddetinin dozajını iyice artırıyor. Tüm bunlara rağmen son seçimlere kadar bu toplumsal hareketlilik seçimsel düzeyde bir ifade bulmaktan uzaktı. Siyasi hayata yeni atılan Podemos’un sürpriz çıkışı ve Birleşik Sol’un aldığı oylar bu durumun değişmeye başladığını gösteriyor.

İki partili sistemin sonu

Seçim sonuçları ülkedeki egemen iki partili sistemin büyük yara aldığını gösteriyor. Sermayenin krizi karşısında AB Komisyonu, Avrupa Merkez Bankası ve IMF’den müteşekkil meşhur Troyka’nın dayattığı kemer sıkma siyasetlerini dönüşümlü olarak uygulayan merkez sağ ve sol partiler inandırıcılıklarını hızla yitirmekteler. Seçimlerde bu iki parti toplamda 5 milyon oy kaybetti. Mariano Rajoy liderliğindeki Halk Partisi yüzde 26 oranıyla birinci çıksa da 2009’daki AB seçimlerine kıyasla iki buçuk milyon oy kaybetmiş durumda. Halk Partisi açısından tek teselli, kıtada iktidarda olup seçimi kayıplarla da olsa birinci tamamlayan nadir partilerden birisi olması. Ana muhalefetteki Sosyalist Partisi (PSOE) ise yüzde 23 oranıyla 2009’a kıyasla neredeyse iki buçuk milyon oy kaybetti. Bir kıyaslama yapmak gerekirse 2009’daki AB seçimlerinde toplamda oyların yüzde 80’ini elde etmiş bu iki parti hafta sonu yapılan seçimlerde yüzde 50’ye ulaşmayı dahi beceremediler. Bu sonuçlar ülke siyasetine 1977’den beri egemen olmuş iki partinin şimdiye kadar toplamda aldıkları en kötü sonucu oluşturuyor ve bu durum iki partinin hegemonyasına dayanan siyasal sistemin son bulmakta olduğunun bir işareti olarak değerlendirilmekte. Bilindiği üzere bu durumun bir benzeri krizin derinden etkilediği Avrupa’nın güney ülkelerinden olan Yunanistan’da yaşanmış ve cunta sonrası döneme damgasını vurmuş merkez sağ Yeni Demokrasi ile merkez sol PASOK’tan müteşekkil iki partinin hegemonyasına dayalı siyasal sistem deyim yerindeyse yerle yeksan olmuştu. SYRIZA’nın son seçimlerde tescillenen yükselişi işte merkez siyasetteki bu çözülme bağlamında gerçekleşmişti. Elbette İspanya’nın hiç olmazsa şimdilik yukarıdaki örnekten önemli bir farkı var. Siyasal mimarinin kırılganlaşmasının yarattığı boşlukta henüz Altın Şafak ya da Fransa’dakine benzer göçmen ve Avrupa karşıtı milliyetçi-faşizan oluşumların ortaya çıkmamış olması.

Seçimin bir başka dikkate değer sonucuysa Katalonya’daki bağımsızlık düşüncesinin yeniden ivme kazandığını teyit etmesiydi. Katalonya’da bağımsızlık yanlısı partilerin oy oranları büyük oranda arttı. Katalan Cumhuriyetçi Solu, oylarını iki mislinden fazla arttırarak (yüzde 23,7) 1930’lu yıllardaki ikinci cumhuriyet döneminden beri ilk defa birinci parti oldu. İşin ilginç yanı bu sonuçlarla Katalonya’nın bağımsızlığını savunan partiler ülkenin neredeyse yarısının desteğini almış görünüyor (Katalonya’da oy kullananların yüzde 46’sı).

Podemos – Yapabiliriz!

Podemos’a geri dönelim. Çarpıcı bir başarıya imza atan Podemos, daha Mart ayında kuruluşu gerçekleştirmiş bir siyasal oluşum. Buna rağmen çok düşük bir bütçeyle ve esas itibariyle sosyal medyada kampanya yürüterek 1,2 milyon oy almayı başardı. Henüz klasik tipte örgütlenmiş bir partiden ziyade yüzlerce çalışma veya yerel gruptan oluşan bir taban hareketi özelliği sergiliyor. Bu yerel gruplara yurtdışına göç etmek zorunda kalan gençlerin katılımı da büyük. Zaten partinin seçimlerde öne sürdüğü adaylar da bu grupların organize ettiği açık seçimlerde, on binlerce kişinin oylarıyla belirlendi. Parti kendisini temelde kemer sıkma politikalarına ve bunları hayata geçiren siyasetçi sınıfına (kasta) karşıtlıkla tanımlıyor. “Toplumsal çoğunluğu siyasal çoğunluğa” dönüştürmeyi hedefliyor. En önemli ismi, 35 yaşındaki siyasal bilgiler öğretim üyesi ve anlaşılan İspanya’da alternatif tartışma programları düzenleyerek bir parça TV yıldızı olan Pablo Iglesias. Kuruluşunda ve gelişmesindeyse Antikapitalist Sol (Izquierda Anticapitalista) gibi radikal sol unsurlar ve asıl olarak 2011’den itibaren açığa çıkan ve ülke meydanlarını “gerçek demokrasi” talebiyle işgal eden 15 Mayıs (15-M) ve indignados (öfkeliler) hareketlerinde yer almış aktivistlerin payı büyük. Zaten parti de kamuoyunda bu hareketin siyasal alandaki bir tezahürü, devamı olarak kabul ediliyor.

Podemos iç ve dış borcun yurttaşlar tarafından denetlenmesini ve böylelikle gayrimeşru bulunan borçların ödemesinin durdurulmasını ve özelleştirmelere son verilmesini hedefliyor. Bunun dışında kilit kamu sektörleri (telekomünikasyon, enerji, gıda, ulaşım, sağlık ve eğitim) üzerinde kamusal kontrolün yeniden sağlanmasını, yurtdışına göç etmek zorunda kalan araştırmacı ve bilim insanlarının geri dönüşünü sağlamak için kamusal ARGE merkezlerinin geliştirilmesini, temel yurttaşlık gelirini, borç taksitlerini ödemekte zorlanan tek eve sahip ailelerin ödemelerinin durdurulmasını, emeklilik yaşının altmışa indirilmesini savunuyor. Kıta ölçeğinde ise AB’nin sosyal bütçesinin artırılmasını,  Avrupa Merkez Bankası’nın demokratik olarak denetlenmesini, sermaye hareketlerinin vergilendirilmesini, güney Avrupa ülkelerindeki küçük üreticiler arasında ticaret anlaşmalarının gerçekleştirilmesini ve bu ülkeler arasında işbirliği mekanizmalarının geliştirilmesini savunuyor. Podemos aynı zamanda AB ile ABD arasındaki serbest ticaret görüşmelerinin (TTIP) kesilmesini, Lizbon Antlaşması’nın iptalini ve kamusal hizmetlerin rekabet ilkesinden azade kılınmasını talep ediyor. Bunun ötesinde Podemos’u diğer sistem partilerinden farklı kılan kimi özellikler ve jestleri de zikretmek gerek. Örneğin seçilen beş Podemos vekili aylık 8 bin avroyu bulan maaşlarını ya partiye bağışlayacaklar veya başka bir toplumsal amaç için kullanacaklar ve İspanya’da geçerli asgari ücretin üç misline (1900 avro) tekabül eden bir maaşla yetinecekler.

Podemos’un bu ve benzer talepleri, onu örneğin İtalya’da Beppe Grillo ismiyle özdeşleşmiş 5 Yıldız Hareketi gibi yerleşik siyasete yönelik öfkeyi dışa vuran ama ideolojik zemini seçmeci, popülist protesto hareketlerinden farklı kılıyor. Podemos’un sürpriz başarısı ve Birleşik Sol’un oy artışı, bu iki partinin işbirliği ihtimalini de gündeme getiriyor. Böylelikle İspanya, Yunanistan örneğini izleyen, yani siyasal merkezin çözülmesinin yarattığı boşluğun ille de aşırı sağın türlü biçimlerince değil, eksiği gediğiyle de olsa radikal sol alternatifler tarafından da doldurulabileceğini gösteriyor. Yine de kıta üzerinde henüz toplumsal olanla siyasal olan arasında bakışımın oldukça zayıf olmaya devam ettiği açık.

Partinin önemli isimlerinden Pablo Iglesias, seçim sonuçlarından sonra yaptığı ilk konuşmada “birleşen halk yenilmez” sloganı eşliğinde, finansal çıkarların “sıradan” insanların arzu ve iradelerinin üzerinde olmayacağı demokratik bir Avrupa yaratmak ve kıtanın güney halklarının birliği için çalışacaklarını ifade etti. Podemos örneği, Avrupa’da krizin baskısıyla siyasal sistemdeki çözülme bağlamında, toplumsal mücadeleler aracılığıyla sınıflar mücadelesinde yeni alanlar yaratılabildiğinin önemli bir örneğini oluşturuyor ve bunun için de yakından takip edilmeyi hak ediyor.

Bulunduğu kategori : Hariciye

Yazar hakkında

İlgili Yazılar