islamcılık çöker mi? – osman tiftikçi -

 

Günümüzün  en popüler tartışmalarından biri, “İslamcılık öldü mü, ya da çöktü mü”  sorusu etrafında sürmektedir.  İslami kesimin dışındaki burjuva liberal ve genel olarak sol çevrelerde yaygın bir kanıya göre, İslamcılık ömrünü tamamlamıştır. Afganistan’da, Arap ülkelerinde ve Mısır’da, nihayet Türkiye’de yaşananlara bakarak böyle bir sonuca varılmaktadır.

Konuyu tartışanlar içinde yaygın bir kesimin en önemli zaafı, İslamcılık kavramı hakkında doğru bir bilgiye sahip olmamasıdır. Tüm dini oluşum ve düşünceler, İslamcılık isimli bir torbaya doldurulmaktadır.

Genel olarak İslami hareket homojen bir bütün değildir. Bu hareket kendi içinde, değişik sınıfsal çıkarlara, eğilimlere denk düşen farklı anlayışlardan oluşur. İslamcılık, İslami kesim içinde var olmuş akımlardan biridir. Bu nedenle genel olarak İslami hareketin çöküşünü, kaderini tartışmak yanlıştır. İslami hareket içindeki farklı anlayışlar, özel olarak ele alınmalı ve bunların kaderinin ne olacağı tartışması bu özgüllük içinde yapılmalıdır.

İslami hareketleri ayırt etmek için yaygın olarak kullanılan “siyasi İslam”, “radikal İslam”, “ılımlı İslam”, “kökten dincilik” gibi kavramlar İslami hareketi sınıflandırabilmek için yeterli değildir. Bu kavramlar daha ziyade emperyalist çevrelerin sözcüleri tarafından, kendi dostlarını ve rakiplerini ayırt etmek için üretilmişlerdir. Bu kavramlarda kriter emperyalizmle ve işbirlikçi devlet yönetimleriyle işbirliği yapıp yapmamaktır.  Örnegin İran, Lübnan Hizbullah’ı radikal, siyasi İslamdır ve düşmandır. Fakat Suudi Arabistan, Körfez ülkeleri, Pakistan, dini bağnazlıkta, İslamı siyasi, ideolojik bir araç olarak kullanmada daha ileride olmalarına rağmen, dost güçler arasındadır.

İslam ülkelerindeki İslami oluşumlar, anlayışlar en genel haliyle üç grupta toplanabilir: 1) Resmi İslam, 2) Cemaatler 3) İslamcı ya da tevhidi hareketler.

Bu İslami anlayışların mevcut durumu ve gelecekleri hakkında şunları söyleyebiliriz:

resmi islam

Sovyetlerden arta kalan Orta Asya ve Kafkas devletlerini bir kenara bırakırsak, emperyalizme bağımlı bütün İslam ülkelerinde (Türkiye dahil) devletin dini vardır. Devletin dini demek, emperyalizmin ve işbirlikçi egemen sınıfların çıkarlarına uydurulmuş Müslümanlık demektir.

1970’li yılların sonlarından itibaren geliştirilen “Yeşil kuşak” projesi ve onun devamında ortaya çıkan “ılımlı İslam”, resmi devlet dininin yeni biçimleriydi. Bu projeler emperyalizme bağımlı işbirlikçi devlet yönetimleri eliyle uygulanmıştı. Örneğin Pakistan’da Ziya ül Hak cuntası, Mısır’da Hüsnü Mübarek yönetimi ve El Ezher, Türkiye’de 12 Eylül cuntası, Özal iktidarları ve devamında AKP-Gülen ittifakı bu yeni resmi İslami politikanın uygulayıcılarıydı. Suudi devleti ve Körfez gericilikleri de bu politikanın finansörleri olarak kullanıldı.

Taliban ve El Kaide de, emperyalizme bağımlı resmi İslamın bir biçimi olarak ortaya çıktılar. Ama bunlar Suudi Vahhabiliğinin ve Afganistan’daki gerici aşiret yapılanmalarının damgalarını taşıyorlardı. Kitlelerin benimsemesinden çok emperyalist destekli devlet gücüyle var olabilen bu anlayış, kendi ömrünü uzatabilmek için, kendi dışında hiç bir alternatife varolma hakkı tanımıyor. Bu nedenle görülmemiş kültürel vahşetlere, kitlesel katliamlara imza atıyorlar.

Günümüzde tıkanan işte bu, şimdiye kadar uygulanmakta olan değişik resmi İslam projeleridir. Bu başarısızlığın nedenlerini burada tartışmayacağız.

Emperyalizm ve işbirlikçi sınıfların resmi İslam projelerinin başarısızlığa uğramış olması, bundan sonra yeni denemelerin olmayacağı anlamına gelmez. Emperyalizm ve bağımlı devletler var olduğu sürece resmi İslam projelerinin de sonu gelmeyecektir. Bu durum emperyalizme bağımlı devletler yıkılıp, bu ülkelerde gerçekten laik devletler kurulana kadar devam edecektir. Bu nedenle günümüzde resmi İslam projelerinin başarısızlığından söz edebiliriz ama toptan çöküşten söz edemeyiz. Çünkü bu projelerin arkasında bulunan emperyalizm ve egemen sınıflar ayaktadırlar.

cemaatler

İslam ülkelerinde dini biçimli siyasi, ideolojik hareketlerin esas gövdesini cemaatler oluşturur. Öyle ki emperyalist resmi İslam projeleri, cemaatlerle işbirliği yapılarak, cemaatler kullanılabildiği ölçüde hayata geçirilebilir.

Cemaatler ve genel olarak İslami hareket emperyalizm tarafından yaratılmamıştır. Bunlar İslam ülkelerinde kapitalizmin kendine özgü ekonomik, kültürel ve ideolojik gelişiminin ürünüdürler. Bunlar yapay olgular değil, İslam ülkelerinde sınıflar mücadelesinin bir dinamiğidirler.

Cemaatler orta sınıf, esnaf hareketi olarak ortaya çıktılar. Bunlar süreç içinde, emperyalizmle ve devletle işbirliği sayesinde güçlendiler, dönüşüme uğradılar. Bütün İslam ülkelerindeki cemaatler için genellemeler yapmaya çalışmak doğru olmaz. Bu nedenle camaatlerin durumu ve geleceği her ülke özelinde ayrıca incelenmelidir. Ama gene de cemaatlerin tarihi seyri için şu genellemeyi yapabiliriz:

Cemaatler çok farklı siyasi, ideolojik, ekonomik koşullara uyum sağlayabilen esnek yapılanmalardır. Örneğin Mısır’da Kral Faruk ve İngiliz sömürgeciliği altında, daha sonra Nasır yönetiminde, ardından Enver Sedat ve Mübarek idarelerinde varlıklarını sürdürebilmişlerdir. Bu süreç içinde Mısır’da önemli ekonomik değişmeler olmuş, dünya değişmiş, birçok ideoloji gelip geçmiştir. Ama cemaatler varlıklarını güçlenerek sürdürebilmişlerdir. Benzer durum Pakistan ve Türkiye’deki cemaatler de için geçerlidir.

Genel olarak cemaatler Doğu Blokunun yıkılmasından sonra, 1990’lı yıllardan itibaren resmi İslam’ın da desteğiyle hızlı bir yükseliş yaşadılar. Bu yükseliş yaklaşık yirmi yıl sürdü. Şu an cemaatler bir bunalım dönemi içindeler. Ama şunu rahatlıkla söyleyebiliriz; cemaatler yeni koşullara uyum sağlayacak, örneğin resmi İslamın yeni dayatmalarına, rakip güçlerin baskılarına göre yeni şekillere girecekler ve varlıklarını, etkinliklerini sürdüreceklerdir. Orta sınıflar ve yoksul kitleler dine ihtiyaç duydukları, egemen sınıflar ve emperyalizm halkın dini duygularını sömürmekten vaz geçmediği sürece, cemaatler kimi zaman zayıflayacak, kimi zaman güçlenecek fakat İslam ülkelerinde sınıflar mücadelesinin bir aktörü olmaya devam edeceklerdir.

Türkiye’deki cemaatler için de şunları söyleyebiliriz:

Türkiye’de cemaatler siyasi partilerden ve devletin resmi İslam’ından ayrı olgulardır. Siyasi iktidarlar, siyasi partiler gelip geçmiş, resmi İslam değişik biçimler almış ama cemaatler varlıklarını sürdürmüştür.

1960’lı 70’li yıllarda Türkiye’nin din görevlisi ihtiyacını cemaatler karşılıyor ve dini ihtiyaçlara (din eğitimi, Hac, zekat, kurban, dini bayramlar, dini konularda danışmanlık vs.) cemaatler cevap veriyordu. Devlet dini alanı tekeline alabilmek için cemaatlerle kıyasıya bir mücadeleye girdi. Bir yandan cemaatlerin faaliyet alanları sınırlandırılmaya çalışılırken, bir yandan da devlet İmam Hatip Okulları, Kur’an kursları, İlahiyat fakülteleri açarak, Diyanet İşleri Başkanlığının faaliyet alanını olağanüstü genişleterek, dini alanı egemenliği altına almaya çalıştı. Bu mücadele 80’li 90’lı yıllarda da devam etti. Bu süreçte cemaatlerle resmi İslam arasında hem mücadele hem de işbirliği vardı.

28 Şubat süreci cemaatleri epeyce hırpaladı. Devletin hamleleri Süleymancılar ve İskenderpaşa Cemaati liderlerinin (Kemal Kaçar ve Esad Coşan) ölmesiyle birleşince, olumsuzluklar daha da arttı. 2000’li yılların başlarında dört büyük cemaatte (Süleymancılar, İskenderpaşa, Işıkçılar, Nurcuların değişik kanatları) dağınıklık ve ne yapacağını bilemez bir hava vardı. Emperyalizm ve geleneksel sermayenin desteğindeki AKP-Gülen ittifakı başlangıçta, cemaatleri temsil eden bir oluşum değildi. Ama beş altı yıl sonra AKP, kendi arkasında toplanmış olan cemaatlerin ve İslami sermayenin partisi haline geldi. Bu süreçte cemaatlerin kendi içlerinde ne kadar toparlanıp toparlanamadıkları, eski iç bütünlüklerini sağlayıp sağlayamadıkları ayrı bir inceleme konusudur. Fakat cemaatler, ya da cemaatlerden arta kalanlar, ekonomik, siyasi ve ideolojik olarak o zamana kadar görmedikleri bir faaaliyet sahasına kavuştular.

Bazı laik aydınlar cemaatlerin çağdışı kurumlar, tarihi geçmiş ortaçağ kurumları olduklarını yazıyorlar. Bu doğru değildir. Cemaatler İslam ülkelerindeki bağımlı kapitalist sistemin ürünüdürler. Müslüman Kardeşler 1928’de, Pakistan Cemaat-i İslamiyesi 1930’ların sonlarında kuruldu. Türkiye’deki dört büyük cemaat esas gelişimlerini 1960’lardan sonra sağladılar. Bu anlamda cemaatler “çağdaş” oluşumlardır. Feodal değil, kapitalist, emperyalist gericiliğin bir biçimidirler.

Türkiyeli cemaatler emperyalizmin ve egemen sınıfların bütün kirli işlerine ortak olarak geliştiler ve geliştikçe yozlaştılar. Ekonomik güçlerini, sermayelerini Özal dönemlerinde ve sonrasında ama özellikle de AKP iktidarlarında gayrı meşru yolları da kullanarak geliştirdiler.

Cemaatlerin çürümüşlüğü şimdilerde ortalığa saçılıyor. Ortaya saçılan sadece yapılan hırsızlıklar, yolsuzluklar değil. Cemaat çevrelerinin İslamcı aydınları, yazarları, milletvekilleri, bu çürümüşlüğü haklı ve İslama uygun gösterebilmek için, “olur ama bu kadar da olmaz” dedirten dini teoriler üretiyorlar.

Örneğin bir zamanlar tirajı yüksek İslami kadın dergisi yayınlayarak ünlenen, hatta dinci bazı çevrelerin hışmına uğrayan Emine Şenlikoğlu, evlere istiflenmiş, rüşvet olarak alınmış milyarlarca paranın zekat olduğunu iddia ediyor.

1970’lerin sonlarında İslamcı görüşleri nedeniyle cemaatlerin hedef tahtası olan, olmadık hakaretlere uğrayan, şimdi ise dini konularda görüşü alınan bir fıkıhçı (İslam hukukçusu) mertebesine erişmiş olan Hayrettin Karaman, Bilal Erdoğan’ın vakfına tehditle, ihale yolsuzluklarıyla toplanan haraçların, İslamiyet’e göre neden helal para olduğunu, büyük bir ciddiyetle tartışıyor. Karaman, evlere, ayakkabı kutularına saklanan bu paraların İslami dava için, hayırsever iş adamlarının, aldıkları ihaleler karşılığında yaptıkları “bağışlar” olduğunu savunuyor. Yani rüşvet veren sevap işlemiş, tehditle haraç alan da, İslami vakıf sahibi olduğu için, dine hizmet etmiş oluyor! Bu kadarına gerçekten pes doğrusu.

Bir zamanlar insan hakları savunucularıyla, solcularla yan yana gördüğümüz Abdurrahman Dilipak, “selam ve dua” ile yolsuzlukların arkasında duruyor. Hırsızları, “şimdi falanca konuda kasetler gelecek, sıkı durun, tedbir alın” diye uyarıyor. Cemaatlerin dışında bir hareket olan, varlığını cemaatlerin İslami anlayışına karşı durmasına borçlu olan, Irak savaşları sırasında devrimci, antiemperyalist güçlere yakın duran Haksöz dergisi çevresi, Özgür-Der, cemaatlerin ve hırsızların içinde kayboldu. Şimdi AKP iktidarının gitmemesi için çırpınıyor.

Verdiğimiz örnekler cemaat çevrelerinin önde gelen, belli bir saygınlığı olan isimleri. “Ötesini siz hesap edin” demek için sadece bunları örnek verdik. Herhangi bir yandaş gazeteye bakıldığında, cemaatlerin sözcülerinin çürümüşlüğe, yolsuzluğa sahip çıkmak, minareye en uygun kılıfı bulmak için nasıl didindikleri görülebilir.

Fakat Türkiye’deki cemaatlerin ve İslami çevrelerin siyasi iktidardaki başarısızlıklarına, emperyalizmin dayattıkları dışında hiç bir ekonomik, toplumsal proje üretememelerine, ortalığa saçılan pisliklere bakarak, cemaatlerin sonunun geldiğine hükmetmek yanlıştır. Çünkü cemaatleri yaratan emperyalizme bağımlı kapitalist düzendir. Bu sistem İslam ülkelerinde bu tür yapıları sürekli yeniden üretmektedir.

Bundan sonra emperyalizm ve egemen sınıflar cemaatlere yeniden bir çeki düzen vermeye çalışacaklar, onların tekrar işlevsel hale gelebilmesi için uğraşacak, bu arada muhtemelen ekonomik güçlerini, ideolojik etkilerini biraz tırpanlayacaklar. Özellikle de Batı karşıtı söylem ve eğilimler yok edilmek istenecektir.

Ama başka ihtimaller de var. Yeni İslami oluşumlar ortaya çıkabilir. Cemaatler mevcut halleriyle başsız ve dağınık görünüyorlar.  Örneğin İskenderpaşa ve Süleymancılar, güçlü yeni lider çıkaramıyorlar. Nurcu “ağabeyler” ciddi bir varlık gösteremeyip Gülen’in gölgesinde kalıyorlar. İslami camianın eskilerden kalma en önemli ismi Mahmut Ustaosmanoğlu yaşlandı ve İsmailağa cemaatinin bütünlüğünü bile muhafaza edemedi. Bunların dindar kitle nezdinde de prestij kaybettikleri açık. Cemaatlerin ve İslami hareketin taşıdığı olumsuzluklar, yaşadığı tıkanıklıklar, Türkiye’de yeni dini oluşum ve anlayışları ortaya çıkarabilir. Yani mevcut çöküş görüntüsü, bir yanıyla da yeni başlangıçların habercisi olabilir. Bunun İslam ülkelerinde ve Türkiye’de örnekleri bol. Örneğin Mısır’da Müslüman Kardeşlerin Nasır karşısındaki başarısızlıkları Suudi kökenli Selefi hareket için varlık sebebi oldu.[1] Bu arada Müslüman Kardeşlerden birçok yeni İslami örgüt doğdu.

Türkiye’de 1960’ların başında neredeyse sadece Nurcular ve Süleymancılar vardı. Ama M. Zahit Kotku’nun İskenderpaşa cemaati özellikle MNP-MSP deneyimiyle hepsini geride bıraktı. 1960’ların sonlarında cemaat dinciliğine karşı o zamana kadar Türkiye’de olmayan Tevhidi hareket ortaya çıktı. Gülen örgütlenmesi esas olarak 1990’lı yıllardan itibaren gelişti.

Bu örnekler dini hareketleri, cemaatleri, mevcut emperyalizme bağımlı sistemlerin tekrar tekrar ürettiğini gösterir. Dolayısıyla cemaatlerin, dini gericiliğin ortadan kalkması bir sistem sorunudur. Emperyalizme bağımlı kapitalist sistem içinde çözülebilecek bir sorun değildir.

islamcılık

İslamcılık kavramı Türkiye’de özellikle sol, laik çevreler tarafından bilimsel içeriğine uygun bir anlamda kullanılmamaktadır. Fakat yazıyı uzatmamak için bunun tartışmasına girmeyeceğiz.

Genel olarak söylemek gerekirse AKP İslamcı değildir, Camaatler İslamcı değildir, resmi dini İslam olan devlet yönetimleri, El Kaide ve benzeri yapılanmalar İslamcı değildir. Türkiye’de Antikapitalist Müslümanlar, Devrimci Müslümanlar gibi çevreler İslamcılık kategorisi içinde sayılabilir. Bunlar İslam’ı ezilen kesimler açısından yorumlayan bir anlayışa sahiptirler.

Bu anlayış, sola devrimcilere yakın durmakta, hatta birlikte davranmaktadır. Bu anlayışın mevcut sistem ve Türkiye’deki sınıflar mücadelesi içinde gelişip güçlenmesi çok zor görünüyor. Çünkü söylemlerinin, tahlillerinin özü, orijinali bilimsel haliyle Türkiye sol hareketinde var. Yoksulların, ezilenlerin mücadelesi uzun yıllardan beri sosyalist mücadele biçimini almış ve kök salmış durumda. Eğer 20. Yüzyılın başlarında, sosyalizmin bilinmediği, mevcut tarihi birikime, mücadele deneyimine, ödenen bedellere sahip olunmadığı koşullarda yaşıyor olsaydık durum farklı olabilirdi. Özetle Türkiye’de ezilen sömürülen, horlanan, dini, etnik, cinsel nedenlerle aşağılanan kitleler harekete geçtiklerinde İslami bir siyasete değil, sola giderler.

Bu anlayışın Türkiye’deki demokratik hareket içinde gelişebilmesinin zorluğunun yanı sıra, cemaatlerin ve resmi İslam’ın etkisi altında bulunan dindar kitle içinde gelişebilmesi de çok zor görünmektedir. Çünkü ikisi arasında kan uyuşmazlığı vardır. Kan uyuşmazlığından kastımız sınıfsal farklılıktır. Cemaatlerin tepesi holding sahibi haline gelmiş dini önderlerden, gövdesi ise küçük ve orta mülk sahipleriyle, bunların etkileyebildiği emekçi kitlelerden oluşmaktadır. Bu nedenle bu hareket sola, sol söylemlere karşı öldüresiye tepkilidir. İslamcı hareket ise şu anki haliyle yoksullara, işçilere, sola yakın, bazan da sola ait söylemlerle sesini duyurmaya çalışmaktadır.

Bu anlayışın önemli bir özelliği de sol harekete, demokratik harekete belli ölçülerde bağımlı olmasıdır. En azından şimdilik durum böyledir. Bu anlayış demokratik, laik hareket içinde ve çoğu zaman onun aracılığıyla sesini duyurabilmektedir. Bu İslamcı anlayış da var olmaya devam edecektir. Hatta alternatif iftar sofraları, Gezi direnişi gibi olaylarda, dini gericiliğe karşı kendi gücünün çok üzerinde ideolojik, siyasi işleri de tekrarlamaya adaydır.

 



[1] Ruşen Çakır son yazılarından birinde Türkiye için de böyle bir ihtimalin varlığından söz etti.

http://haber.gazetevatan.com/ne-seriat-ne-demokrasiden-ya-seriat-ya-demokrasiye/616328/4/yazarlar

Bulunduğu kategori : Dâhiliye

Yazar hakkında

İlgili Yazılar