iskoçya bağımsızlık referandumunda sol neden ‘evet’i desteklemeli? – terry conway -

 

18 Eylül 2014 günü, Britanya tarihinin en önemli oylamalarından birine sahne olacak. İskoçya halkı, ülkenin Britanya’dan bağımsızlaşması konusunda fikrini sandıkta beyan edecek. Terry Conway’in 4 Eylül tarihinde International Viewpoint için kaleme aldığı bu yazı, uluslararası toplumu meselenin dinamikleri konusunda bilgilendirmeyi amaçlamaktadır.

Evet kampanyasının gücünün Birlikçi (Unionist) siyasetçilerin hemen hemen hepsinde yarattığı, özellikle de Cameron, Clegg ve Miliband’ın İskoçya’ya birlik mesajları göndermelerinde en somut hâliyle gözlemlediğimiz panik ve referandum sonucu ne olursa olsun Britanya’da siyasetin bir daha asla aynı olmayacağının farkına varmanın getirdiği güvensizlik bağlamında bir kez daha şunları anımsamakta fayda var:

Anketler, birliğin devamından yana olanların muhtemelen çok az farkla üstün geleceğini gösterse de, sonucu öngörmek hayli zor. İskoçya Ulusal Parti (SNP) lideri ve İskoçya Başbakanı Alex Salmond ile birlikten yana olan İşçi Partisi milletvekili ve eski Kabine üyesi Alistair Darling’in (aynı zamanda ‘Better Together’ yani ‘Birlikte Daha İyi’ kampanyasının lideri) katılımıyla gerçekleşen iki hararetli televizyon tartışmasının ardından bu iyice göze çarpmaktadır.

Referandumun etrafında dönen kampanya, özellikle de evet kampanyası, İskoçya’da siyaseti yeniden şekillendirmiştir. Sadece SNP hakimiyetindeki resmî Evet kampanyası tarafından değil, Radikal Bağımsızlık Kampanyası (Radical Independence Campaign) ve Bağımsızlık için Kadın Girişimi (Women for Independence) gibi daha radikal gruplar tarafından da işçi sınıfı sosyal konutlarına ilişkin de olmak üzere geniş katılımlı tartışmalar ve kalabalık mitingler düzenlendi. Böylelikle İskoçya’nın dört bir yanından muazzam sayıda insan siyasi tartışmaların bir parçası oldu, hem de her seçimin ardından Britanya genelinde siyasi süreçlerden büyük kitlesel kopuşların yaşandığı bir ortamda… Birlikte Daha İyi kampanyası bile sözde miadını doldurmuş bu yöntemleri benimsemek zorunda kaldı. Bunun yanında her iki taraf da sosyal medyadan olabildiğince faydalandı kuşkusuz.

Seçmen kaydı bakımından da oldukça büyük ve başarılı bir kampanya gerçekleşti. Katılımın diğer seçimlere kıyasla çok daha yüksek olacağı konusunda hemen herkes hemfikir. Medya da Evet kampanyasının alanda daha güçlü olduğunu kabul etmek zorunda kaldı.

Evet kampanyası 18 Eylül günü başarıya ulaşamasa bile, kampanyanın yarattığı dinamiğin ve beraberinde getirdiği kitlesel siyasallaşmanın, uzun süreli bir etkiye sahip olacağına kuşku yok. İskoç bağımsızlık taleplerinin burada sonlanmayacağı gün gibi aşikâr. Öte yandan, Evet kampanyasının başarılı olması durumunda, Britanya’nın geri kalanındaki sol hareketin üzerine bir vazife düşüyor: Britanya devletinin, İskoçya halkının kendi kaderini tayin etme hakkı önüne yeni engeller koymasını engellemek.

hikâyenin arka planı

İskoçya, 1999 yılından beri Edinburgh Holyrood’da kendi parlamentosuna sahip. 1997 yılında yapılan bir referandumda nüfusun yüzde 74’ü bu yönde oy kullanmış, yüzde 64’ü de parlamentonun vergilendirme yetkisine sahip olması lehine oyunu kullanmıştı. Bu başarının ardında, yeni bir nesil aktivisti siyasete taşıyan coşkulu bir kampanya vardı. SNP bu kampanyanın önemli bir parçası olmasına rağmen, hiçbir şekilde hegemonya kurmamıştı. Parlamentonun yeniden kurulması yönündeki mücadele, İskoçya Sosyalist Partisi’nin kuruluşuna giden sürecin çekirdeğini oluşturmuştu.

Margaret Thatcher önderliğindeki Muhafazakârların, halkta tiksinti uyandıran kelle vergisini, İngiltere ve Galler’den bir yıl önce, yani 1989 yılında İskoçya’da yürürlüğe koyarak bölgeyi bir tür pilot bölge gibi kullanması, İskoçya Parlamentosu kampanyalarına kuvvetli bir ivme kazandırmıştı. Aynı sebepten, İskoçya Muhafazakâr Partisi de seçimlerde uzun vadede düşüşe geçmişti.

Yaklaşmakta olan bağımsızlık referandumunda Evet kampanyasının önünü kesmek amacıyla 2012 yılında İskoç Parlamentosu’na daha fazla mali güç tanındı. Ancak esas mevzular, örneğin dış politikanın tamamı ve genel olarak ekonomi politikası da dahil olmak üzere, Westminster Parlamentosu’nun tasarrufunda kalmak üzere korundu. Bu bile tek başına Evet kampanyasının güç aldığı noktalardan biri. Daha fazla demokrasi yönündeki çağrı, pratikte son derece kuvvetli. Bu da, siyasete olan soğukluğun artmasının altında yatan nedenin, yozlaşma ve merkezileşme sebebiyle içi boşaltılmış süreçlere ilişkin bir itibarsızlıktan ziyade genel bir ilgisizlik hâli olduğunu savunan görüşü geçersiz kılmakta.

Edinburgh’taki Holyrood Parlamentosu’nun ilk iki döneminde, İskoçya İşçi Partisi iktidarda, İskoçya Ulusal Parti de muhalefetteydi. 2007 yılında SNP koltukların çoğunu kazandı ve bir azınlık hükümeti kurdu. 2011’de ise SNP ezici oy üstünlüğü ile 129 koltuktan 69’unu kazandı ve bu sefer bir çoğunluk hükümeti kurdu.

Holyrood için yapılan ilk seçimlerde Tony Blair ve Yeni İşçi Partisi Westminster’da hükümetteydi. İskoçya’nın güneyinde gözü kara bir kararlılıkla neoliberal politikalar uygulamakta, Afganistan ve Irak’la savaşmaktaydı. Blair’in ardından parti liderliğine 2007 seçimlerini kazanan Gordon Brown geçti. 2010’da David Cameron önderliğindeki Muhafazakâr ve Birlikçi Parti, Westminster seçimlerinde galip geldi.

SNP

2011 yılındaki SNP zaferi birçok açıdan bir dönüm noktasıydı. 1934 yılında kurulan parti, 1967 yılına kadar Westminster’a vekil sokamamıştı. Lakin İskoç Parlamentosu, her zaman Westminster’dan daha iyi bir oyun alanıydı.

SNP zaten hayli çelişkili bir politik programı ve uygulamaları bulunan bir siyasal oluşum. Bir bakımdan SNP’nin küçük burjuva bir milliyetçi parti olduğu yönündeki geleneksel tanım kusursuz işliyor. Bu tanımın tek sorunu, aslında bilmemiz gerekenleri söylememesi.

Örneğin siyasal açıdan SNP her zaman bağımsız İskoçya’da devletin başı olarak Britanya monarşisinin korunmasından yana olmuştur! O kadar da radikal değilmiş demek ki? İskoçya’da yıllar boyu birçok kişinin, özellikle de İşçi Partisi üyelerinin SNP’ye ‘Tartan Tories’ yani İskoç kumaşından yapılmış Tory’ler demelerinin bir sebebi de bu kuşkusuz.

SNP 30 yıl boyunca NATO’ya karşı bir duruş sergilemiştir. Şüphesiz bu tutum, ülkedeki diğer ana akım partilere kıyasla SNP’yi sola yaklaştıran önemli bir tavırdır. Ancak Ekim 2012’de Perth’te gerçekleştirilen parti kongresinde bu tutum tersine döndü. Bu, sağa doğru öyle büyük bir adım anlamına geliyordu ki, hemen akabinde iki partili İskoç milletvekili tiksinme duygusuyla partiden istifa etti.

SNP bugünlerde, İskoçya’nın batısındaki Faslane’de mevzilenmiş olan Britanya’nın nükleer denizaltısı Trident’ten kurtulmaya kendini adamış olsa da (Nükleer Silahsızlanma Kampanyası’nın Evet kampanyasını desteklemesinin ardındaki sebep de zaten bu), bu meselenin 18 Eylül’ü takip eden günlerde ihtilaflı bir konu olarak kalmaya devam edeceği açıkça görülmekte.

Ülke sınırları dahilinde nükleer silahların bulunmasına karşı İskoçya’da genel bir fikir birliği mevcut. Nükleer silahların ahlak dışı, pahalı ve ulusal güvelik tehditlerine karşı işlevsiz olduğu düşünülüyor.

Holyrood’un yetki sahibi olduğu sosyal meselelere gelince, durumun Britanya’nın geri kalanından çok daha farklı olduğu görülmektedir. Örneğin, Salmond başkanlığındaki İskoç parlamentosu, sosyal konutlarda yaşayan kiracıların ikamet ettikleri evi satın alma hakkını ortadan kaldırdı. Böylelikle Thatcher tarafından getirilen ve kiralık sosyal konut sayısında büyük düşüşe yol açmanın yanı sıra, temel sosyal ihtiyaçların topluca karşılanması fikri aleyhinde ideolojik bir araç vazifesi gören bir düzenlemeye de son vermiş oldu. İskoçya’da okuyan İskoç öğrencilere üniversite eğitimi ücretsiz. İskoç İşçi Partisi’nin getirdiği bu düzenlemeye SNP büyük destek vermişti. Benzer şekilde, Britanya’nın geri kalanının aksine İskoçya’da parlamento, yaşlılardan kişisel bakım ücreti alınması yönündeki düzenlemeyi yürürlüğe sokmadı. 2011 yılında SNP ilaçlara uygulanan reçete ücretlerini kaldırdı.

İçinde yaşadığımız neoliberal dünyada gerçekleştirilmiş bu olumlu hamlelere karşın, SNP’nin yaklaşımında mühim sınırlar mevcut. Ralph Blake, Salmond’ın ekonomik stratejisini neden kıyasıya eleştirmemiz gerektiğini, özellikle bağımsız İskoçya’nın neden bağımsız bir para birimine sahip olması gerektiğini de detaylandırarak açıklamıştı (bkz. http://socialistresistance.org/4649/scottish-independence-itll-be-the-economy-that-decides).

Hayır kampanyasının, İskoçya’nın sterlin para birimini kullanmaya devam etmek için izin alıp almaması gerektiği yönündeki biçimsel tartışmalara yaptığı vurgu, çok büyük olasılıkla geri tepmiş vaziyette. Birçok yerde, başka ülkelerin para birimini kullanmakta olan ülkeler örnek veriliyor. Ancak İskoçya’nın güney sınırının ötesinde Salmond’ın genel iktisadi yaklaşımı ve gerek kendisinin gerek partisinin -büyük şirketlerin başındaki destekçileri ve yandaşları bir yana- piyasanın ekonomik ortodoksisinden ne ölçüde kopmak istediği pek masaya yatırılmadı. Bu meseleye ilişkin, diğer meselelerde de olduğu gibi, ortaya çıkacak sonucu belirleyecek olan, Evet kampanyası içinde güçlenmiş olan radikal unsurların referandum sonrası SNP üzerinde kuracakları gerçek baskının miktarıdır.

İskoç Parlamentosu için yapılan seçimlerde kullanılan seçim sistemi, SNP’nin hiçbir koşulda çoğunluğu elde edememesi için özellikle tasarlanmıştı. Bu sistemde, 73 vekil oy çokluğu sistemiyle seçilirken, 56 koltuk da D’Hondt sistemine göre belirlenmiş olan sekiz bölgeye atanır. SNP 2002 yılında benimsediği çığır açan Bağımsız İskoçya Anayasası’nda tam nisbi temsil sistemini savunmuştur.

SNP’nin 2011 seçimlerinde yürüttüğü kampanyanın en önemli vaatlerinden biri bağımsızlık referandumuydu. Ancak sandık çıkış anketlerine göre geçtiğimiz Mayıs ayında SNP’ye oy verenler, bunu bağımsızlık beklentisiyle yapmamıştı. Daha ziyade, SNP diğer partiler arasında –Tory’ler (muhafazakârlar), Liberal Demokratlar ve İskoçya İşçi Partisi- sola daha yakın olması sebebiyle oy almıştı.

Dolayısıyla referandumun etrafındaki mücadelenin bir kısmı, o dönem SNP’ye oy veren seçmenleri, sadece referandumda evet oyu vermeleri durumunda bu kazanımların sürekliliğinin sağlanabileceğine ikna etmekten geçiyor. Kuşkusuz SNP’nin solunda yer alanların Evet kampanyasındaki mesajları başka vurgulara sahip: 1999’dan beri edinilen sosyal kazanımları savunmak ve genişletmek için en iyi koşulları sağlamanın yolu sadece evet demekten değil, bu kazanımların korunması için hareketin devamlılığını sürdürmekten geçiyor.

anayasa krizi?

Britanya Başbakanı David Cameron’un konumu, referandumdan çıkacak Evet oyu ile ciddi oranda sarsılacaktır. 1707 yılındaki Birlik Yasası ile kurulan Büyük Britanya Krallığı, İskoçya halkının demokratik oylarında bir nevi ölüm çanlarının sesini duyacak. Referandumdan evet oyu çıkması durumunda İskoçya bağımsızlığı Mart 2016’da hayata geçirilecek. Union Jack olarak bilinen Britanya bayrağı, İskoçya’yı sembolize eden Saltire şeklinin çıkarılmasıyla ortadan kalkacak veya sonsuza dek değişecek.

Bu durumda tüm anayasal sistemin değişmesi gündeme gelebilir. Westminster’da yer alacak milletvekillerinin belirlenmesinde kullanılan oy çokluğuna bağlı seçim sistemi, dünyada artık çok az ülkede kullanılan, demokratik olmayan arkaik bir sistem. Bu sisteme karşı bir kampanya yürütmek, Britanya solunun önceliklerinden biri olmalı.

Avrupa Parlamentosu’nda, İskoç Parlamentosu’nda ve Galler Meclisi’nde başka oylama sistemlerinin kullanılıyor oluşu, bu yönde örgütlenecek kampanyalara bir dayanak sağlayacaktır.

Şubat 2014’te The New Statesman, tıpkı nispi temsil karşıtı argümanlar gibi İşçi Partisi’ndeki ve sendikalardaki bazı kesimler tarafından öne sürülen iddiaları yalanladı. Bu iddialara göre İskoçya’nın bağımsızlaşması durumunda İngiltere Westminster’da Muhafazakâr hükümete ebediyen mahkûm edilecek.

Tam olarak şöyle belirtiliyordu: “1945’ten bu yana, bağımsızlık hiçbir şekilde iktidar partisinin kimliğini değiştirmiş olmazdı ve sadece iki durumda İşçi Partisi’nin çoğunluğu yerine bir koalisyon hükümeti oluşabilirdi (1964 ve Ekim 1974). İskoçya olmadan da İşçi Partisi 1945’te (146 değil de 143 oyluk bir çoğunlukla), 1966’da (98 değil de 75), 1997’de (179 değil de 137), 2001’de (166 değil de 127) ve 2005’te (66 değil de 43 oyla) galip gelirdi.”

Britanya’da 16 yaşını aşmış gençlerin İskoçya referandumunda ilk kez sandığa gidecek olması diğer seçimlerde de oy verme hakkını daha genç seçmenlere doğru genişletme yönünde bir tartışma başlatmalıdır. Çoğu seçimde katılımın düşük olduğu bir atmosferde, harcamalar skandalının ana akım siyasetçilere olan güvenin iyice altını oyduğu bir ortamda, böyle bir demokrasi adımını solun kuvvetle dile getirmesi gerekir.

Geçtiğimiz on yıllarda, İskoç Parlamentosu ve Galler Meclisi’nin kurulmasının yanında İngiltere’de demokrasinin daraldığına şahit olduk. Britanya genelindeki yerel yönetimler, sadece İşçi Partisi ve Tory hükümetlerinin dayattığı kesintiler sebebiyle değil, aynı zamanda yerel makamların yetkilerini kısıtlayan mevzuatlar yoluyla anlamlarını giderek kaybetti. Sosyal konut inşa edilmesine karar verme yetkileri bile ellerinden alındı.

Kabinenin belediyeler üzerindeki kontrolünün artması, aynı zamanda parlamento üyesi olan encümen üyelerini (maaşlı çalışanlar) tamamen marjinalleştirmektedir. Bu durumun üstüne bir de, belediye başkanlarının ve emniyet müdürlerinin doğrudan seçilmesi gibi popülist tedbirlerin konulması eklenmiştir.

Britanya solu, yerel yönetimlere dair tutumuna ilişkin çok az tartışma yürütmüştür. Bunun bir sebebi, bu meselelerin gündeme geldiği zamanlarda içinde bulunduğumuz savunmacı tavırdı. Bir diğer sebebiyse, bunun gibi demokratik meselelerin öncelikler sıralamasında altlarda yer almasıydı.

İskoçya referandumu bu konuların tartışılmasını da gündeme getirmiştir. Eğer evet oyu çıkarsa, bu tartışmalar daha somut olarak yapılacaktır. Fakat solun nispi temsil için (gerçi bu hiç de tartışmasız biçimde kabul edilmiş değildir, çünkü dikkate şayan biçimde hala en çok oyu alan adayın seçildiği seçim sistemini savunanlar bulunmaktadır) ve mevcut yerel yönetim kademelerinin reforme edilmesi ve onlara gerçek iktidar verilmesi için kampanya yapması gerektiği açıkken, bölgesel meclislerin savunulmasının gerekip gerekmediği tartışması henüz ancak başlamıştır.

Bu yüzden sınıfı için bu felaketi yöneten Westminister’deki bir başbakanın yapması gereken gerçek bir açıklaması olacak, bilhassa partisinin kısa süre önce Avrupa Birliği seçimlerinde sağ kanat Avrupa karşıtı parti UKIP elinden ağır bir yenilgi aldığı veriliyken.

Tory’lerin uygulamaya soktuğu sabit dönemli parlamentolar, Britanya tarihinde ilk defa gelecek genel seçimlerin tarihini, yani Mayıs 2015’te gerçekleşeceğini bilmemizi sağlıyor, ki bu Cameron’a parti liderliğinden uzaklaştırılması ihtimaline karşı belli bir koruma sağlamakta. Bununla birlikte, önde gelen Muhafazakâr bir parlamento üyesinin, bir UKIP adayı olarak ara seçimlerde mücadele etmek için son günlerdeki istifası, henüz referandum sonuçlanmamışken dahi Cameron üzerindeki basıncın arttığı anlamına geliyor.

Bu durum, artan sayıda Muhafazakâr parlamenterin referandum sonucu evet çıkarsa genel seçimin ertelenmesi gerektiğini tartıştıkları gerçeğiyle birleşiyor. Bu, 2011’de geçen Sabit dönemli Parlamento Yasası’nın, Londra’daki Parlamentonun her iki odası tarafından onaylanması vasıtasıyla geri çekilmesini gerektiriyor ki bu, mutlak surette gerçekleşecek bir ihtimal olarak değerlendirilemez. Bunların gerekçeleri, bağımsızlığın kendisi Mart 2016’tan önce yürürlüğe girmemişken Westminster Parlamentosu’na 2015’te seçilecek ve bağımsızlık sonrası dört yıl daha koltuklarına sahip olacak parlamento üyelerinin durumu. Bu Muhafazakârlar için belli bir endişe kaynağı zira çok azı böylesi koltukları işgal edecek.

romantik değil

Evet oyu için destek vermek İskoçya’yı veya SNP’yi ve onun programını romantize etmek anlamına gelmiyor. İskoçya’da 1707 öncesi ve sonrasında Britanya emperyalizmini destekleyen güçler bulunmakta. İskoç egemen sınıfının çoğunluğu emperyalist savaşlara destek olmuş ve İskoç ordusu birliğin kanlı bayrağı altında birçok çatışmada yer almıştır.

İrlanda’nın kolonizasyonunda İskoçya’dan yerleşimciler,  İskoçya ve İngiltere arasındaki Birlik Yasası öncesinde, on yedinci yüzyıldaki örgütlü plantasyon oluşturmada merkezi konumdaydılar. Korkunç ve gerici Orange nizamının İskoçya’nın belli kesimlerinde hala sağladığı desteği anlamada ilgisiz olmayan tarihsel bir gerçek.

Alex Salmond’un programının bir kısmı ya da tümüne eleştirel olmakla birlikte bu kampanyanın sosyalistler için yine de bir anahtar olduğuna inanmak son derece mümkün.

Aslında Salmond’a yönelik romantisizm ve eleştirel olmayan destek sunma, hem İskoçya hem de İngiltere’de karşıtları tarafından evet oyu destekçilerini dövmek için kullanılan bir sopaysa da, gerçekte çok daha kötü bir romantisizm bunların çoğu argümanlarına sızmıştır.

Şubat 2014’te İskoçya’nın bağımsızlığı üzerine Edinburgh’taki konuşmasında, Cameron “kafa, kalp ve ruhen bir Birlikçi” olduğunu ve Muhafazakârların “halihazırda İskoçya’daki en etkili siyasal hareket” olmadıklarını kabul etti.

Fakat kuzey veya güneydeki Tory’ler ve hatta partideki liderliği açısından bir Evet oyunun ne anlama geleceği hususunu savuşturmayı tercih etmekte. Elbette bunun temel nedeni, böylesi bir yenilgi üzerine kafa yormanın onu daha olası kılmasından korkuyor. Fakat Westminister medyasının kendisine İskoç bağımsızlığı konusunda, UKIP siyasetlerini tartıştırmaktan daha anlayışlı davrandığı da bir vakıa.

yeni işçi partisinin kabileciliği

Üstelik İskoç bağımsızlığı kampanyasının bir zaferinin kendileri için bir sorun oluşturacağını bilenler sadece Muhafazakâr ve Birlikçi Parti değil. Yeni İşçi liderliği “Birlikte daha İyi” kampanyasında merkezi bir konumda. İskoçya’nın bağımsızlığının, işçi sınıfının aleyhine siyasetler uygulaması ve pratikte tutarlı biçimde onlara karşı hareket etmesine rağmen işçi sınıfı insanlarının oylarına dayanması anlamındaki Yeni İşçi’den daha bağımsız olma anlamına geleceğinin ziyadesiyle farkındalar.

Dolayısıyla Darling’in, evet oyunun “Şehir için bankacılık krizi kadar kötü” olduğunu söyleyip, bu krizdeki kendi rolüne işaret etmesinin şiddetle eleştirilmesi bir sürpriz olmasa gerek. Önceden Birlikte daha İyi kampanyasının dışında tutulan Gordon Brown’ın bağımsızlığın yol açacağı sözde emeklilik sistemindeki deliğe saldıran bir konuşmayla kampanyaya dalmasına ihtiyaç duyuldu. Downing Sokağı’nı terk ettiğinden beri Brown daha fazla medya kurnazı olmadı, fakat Darling gibi Edinburg elitinin bir mensubu değil. Yeni İşçi Partisi referandumda hayır sonucu almanın anahtarının işçi sınıfı seçmenlerini Birlik’te kalmaya ikna etmek olduğunun ve bu savaşı giderek kaybettiklerinin farkında.

Birlikte daha İyi kampanyası Britanya emperyalizminin rolünü, Britanya’nın dünya siyasetinde pozitif bir rol oynadığını iddia ederek (!) önemsiz kılmaya derinden adanmış durumda. Irak ve Afganistan’daki Britanya (ve İskoç) ordularının rolünü mazur göstermekten, yeni sömürgeciliğin rolünün kâr hırsından ziyade özgeci ahlâki öncüllerden kaynaklandığı pozlarına bürünmeye olsun, bunların hepsi Birliği savunmak adına söylenmiş yalanlardan ibaret.

Referandumda hayır oyunu savunan ve böyle söylemeseler de nesnel olarak birliği savunan solun bazı kesimleri bulunmakta. Yeni İşçi liderliğiyle aynı çizgide argümanlarla tartışmıyorlar, fakat onlar da işçi sınıfının içerisinde ayrımlar olmadığı ve bağımsızlığa desteğin, dışarıdan bu türden yabancı ayrımlar yaratacağını ima etme eğilimindeler. Gerçeklik bundan çok daha karmaşık.

Küresel çapta işçiler ırkçılık, seksizm, homofobi tarafında bölünmüşlerdir. Çalışan insanlar çoğunlukla, tersinin olacağına dair çok sayıda kanıta rağmen, ana akım bir partiden herhangi bir siyasetçinin vaatlerini gerçekleştireceğine inanırlar. İşçi sınıfının birliği statik değil, dinamik bir kavramdır ve gelgitlere tabidir.

İskoçya ve İngiltere arasındaki tam münasebet açısından Left Unity için makalesinde Allan Armstrong Britanya ve İrlanda’da da sendikaların farklı örgütlenme modellerine sahip olduklarını açıklıyor. Örneğin, Öğretmenler için Ulusal Sendika’nın bir İskoç versiyonu, sadece İskoçya’da örgütlenen İskoçya Eğitim Enstitüsü bulunmakta, öte yandan Britanya’nın en büyük sendikası UNITE (Birleş) tüm Britanya ve İrlanda çapında örgütlenmekte.

Kamu sektöründeki işçiler farklı endüstrilerde farklı durumlarla yüz yüzeler. Örneğin sağlık, hem İskoçya hem de Galler’de ( ve de Kuzey İrlanda’da) devredilmiş bir sorumluluktur. Özel sektörde ve aslında özelleştirilmiş kamu sektöründe ulusal sınırlar ötesinde dayanışma eylemleri işleri ve çalışma koşullarını savunmada anahtar konumundadır.

Yine bu söylemin merkezinde ve Britanya’nın geri kalanında nadiren farkına varılan Birlikçi partilerin İskoçya’ya ilişkin yetki devri sorununda gerçekleştirmek zorunda kaldıkları tavır değişikliğidir. İskoçya parlamentosu yaratmak için kampanya tam hızındayken Tory’ler her türlü yetki devrine karşı çıkmaktaydılar ve İskoçya’daki Yeni İşçi Partisi’nin çoğunluğu son derece samimiyetsiz bir dile sahiptiler.

Fakat süreç içerisinde daha fazlasını kabul etmek zorunda kaldılar. 2012 İskoçya Yasası Holyrood’a daha fazla gelir toplama hakkı verdi. Her meşrepten Birlikçi siyasetçi, onları bağımsızlık yönünde oy kullanmak için bir ihtiyaç olmadığı konusunda ikna etmek için, İskoçya halkı önünde yeni bir yetki devri paketi sallamaktalar.

Mart 2014’te İskoç Muhafazakâr Parti Konferansı’na seslendiğinde David Cameron’un söyledikleri şunlardı:

“Tümüyle açık olmama izin verin: Hayır oyu, “değişikliğe hayır” için verilecek bir oy değildir. Yetki devrini daha da iyi işletmeyi taahhüt ediyoruz. İskoçya Hayır oyu verirse Alex Salmond’a bir teselli mükâfatı vermek istediğimiz için değil, fakat bunu yapmanın doğru olacağı için. Harcadığı paranın toplanmasında İskoç Parlamentosuna daha fazla sorumluluk vermek, işte Ruth Davidson  [İskoç Parti lideri] buna inanıyor ve aynı şekilde ben de.”

Davidson bilahare bunları ete kemiğe büründürdü. Fakat oylama yaklaştıkça bu türden ricalar giderek daha fazla dikkate alınmıyor. Ama evet oyu Salmond’un güvenilebilecek bir olduğuna inanarak oyunu kullanan çok sayıda kişide ve aynı zamanda ona güvenmeyenler arasında da beklentiler uyandıracak. Britanya elitinin Birlik’i savunmak için bu kadar çok zaman ve para harcamasının nedenlerinden birisi de bu.

Ve Ralph Blake’in burada ifade ettiği gibi, evet kampanyası için bir zafer, kurucu bir meclis talebi kampanyası etrafında İskoçya’da dinamik bir siyasal sürecin önünü açabilir. Kurucu meclis, İskoçya’daki tartışmaların Katalonya’dakilerle ilintili olduğu yollardan birini oluşturuyor. Dünya ölçeğinde sosyalistlerin, radikal değişim yönündeki dinamik bir hareketle ittifak yaparak kaybedecekleri hiçbir şey, kazanabilecekleriyse çok şey vardır.

Bu yazı Socialist Resistance sitesinden alınmıştır.)

Çeviri: Aslı Özgen-Tuncer, Stefo Benlisoy.

Bulunduğu kategori : Hariciye

Yazar hakkında

İlgili Yazılar