IŞİD ve Türkiye: Barış ya da Pakistanlaşma -

 

Türkiye’nin IŞİD ile girdiği “karanlık” ilişkiler, bu sabah söz konusu örgütün Kobani’ye karşı gerçekleştirdiği saldırının Türkiye üzerinden yapıldığına dönük dikkate değer ve muhtemelen geçerli iddialarla bir kez daha gündeme taşındı.

AKP hükümetinin Suriye bağlamındaki hedeflerine ulaşmak ve özellikle Rojava’yı baskı altında tutmak adına IŞİD’e belli bir müsamaha gösterdiği, örgütün Türkiye’yi bir ikmal ve rekreasyon alanı olarak kullanmasına izin verdiği, örgüte militan akışına müsaade ettiği, IŞİD’in elindeki önemli bir kaynak olan petrol “ticaretine” göz yumduğu vs. vs. bilinen ve artık sıkça tartışılan gerçekler.

İki taraf açısından konjonktürel ve gerilimli (ve IŞİD Türkiye’nin bir “piyonu” falan da olmadığından muhtemel çatışmalara gebe) bir çıkar birlikteliği söz konusu.

Bu “birliktelik”, zaman zaman Türkiye’nin Batı ittifakındaki pozisyonu açısından da maraza yaratır bir mahiyet arzettiğinden Batı basınında sıklıkla eleştiriliyor. Obama’nın bu konudaki son sert sayılabilecek çıkışını da elbet akılda tutmak gerek.

Stratejik derinlik

Türkiye’nin gerek IŞİD gerekse başka Selefi-cihadi yapılarla kurduğu “derin” ilişkiler bu boyutlarıyla dahi elbette endişe verici. AKP hükümetlerinin Arap ayaklanmalarının kışkırttığı türbülansı bölgesel bir güç olmak için kullanma hevesinin kışkırttığı (mezhepçi vurguları malum) dış siyaseti, ülkeyi bir “Pakistanlaşma” tehlikesiyle karşı karşıya getiriyor.

Ancak Türkiye devletinin IŞİD ile kurduğu ilişkilerin, sadece AKP’nin (hafif bir tabirle) “maceracı” diyebileceğimiz dış siyasa perspektifiyle izah edilemeyecek bir başka boyutu daha söz konusu. Taktiksel değil, “stratejik”  diye tanımlayabileceğimiz, ya da Davutoğlu’na izafen “stratejik derinliği” olan bir başka boyut.

İzah etmeye çalışalım: Arap devlet sisteminin (Libya ve Yemen’i şimdilik boş verelim) Irak ve Suriye’de gördüğümüz üzere çözülüyor olması, Türk dış siyasetinin diyakronik bir unsurunun gözden geçirilmesini gerekli kılıyor.

Sömürgecilik sonrası Arap devlet sisteminin dimdik ayakta olduğu yıllarda Türkiye, Irak, Suriye (ve elbette İran) arasında Kürtlerin bölünmüş ve boyunduruk altında tutulması konusunda (netameli de olsa) bir ittifak söz konusuydu. Bu dört devlet de zaman zaman muarızı saydığı devlete karşı o devletin tebaası olan Kürtlerle pragmatik ilişkilere elbette giriyordu. Ancak konjonktürel ihtilaflar bir yana, bir bütün olarak mevcut devletler sistemi, Kürtlerin bölünmüş ve devletsiz bir halk olarak kalmalarının sigortasıydı.

Önce Irak, daha sonra da Suriye’nin çözülmesi, IŞİD’in iki ülke sınırını dozerlerle berhava etmesine binaen modaya dönüşen tabirle “Sykes-Picot sisteminin sona ermesi”, Kürtlerin boyunduruk altında kalmasını garanti eden bu güç dengesini (belki geri dönülemeyecek şekilde) ortadan kaldırıyor.

Dolayısıyla Kürtlerin kendi kendilerini yönetmeye dönük taleplerini bastırmayı bir numaralı önceliği olarak gören Türkiye devleti açısından bu devletler sisteminin yerine yeni bir şeyler koymak gerekiyor. Üstelik ABD’nin tam da bu hususta giderek daha güvenilmez sayıldığı koşullarda.

“Denge ve fren”

İşte bu devletler sisteminin dağılmasıyla Kürtlerin (hele hele Türkiye açısından bir numaralı düşman Kürt Özgürlük Hareketi’nin) bölgedeki yükselişine karşı yeni “denge ve fren” mekanizmaları elzem. ABD arabuluculuğu ve sermaye ihracı vasıtasıyla Güney Kürdistan yönetimiyle kurulan ilişkiler, bu yükselişe karşı “yumuşak” bir denge ve fren mekanizmasıydı.

Ancak Rojava kantonları Güney Kürdistan değil. Türkiye devleti açısından otuz yılı aşkın zamandır “bir numaralı güvenlik tehdidi” sayılan Kürt Özgürlük Hareketi’nin Rojava’daki deneyi, bir biçimde bastırılması ya da hiç değilse deradikalize edilip burnunun sürtülmesi gereken “sert” bir düşman. Bölge devletlerinin çözüldüğü koşullarda bu “tehdide” haddini bildirecek “devlet altı aktörlere” ihtiyaç giderek artıyor.

IŞİD bölgedeki devlet altı aktörler arasında şimdilik en güçlü, en etkili olanı. Onun ideolojik-politik yönelimi, yani katı cihadi-tekfiriliği (sanıldığının aksine), yuvarlanan AKP tenceresi için biçilmiş kapak değil. AKP daha “yumuşak” bir İslamcı (Müslüman Kardeşler) sosa bulanmış bir Arap milliyetçiliğinin Kürtlerin burnunu sürtmesini elbette tercih ederdi. Bu uluslararası alanda da pürüzlere pek yol açmazdı.

Ancak “sahada” etkili olabilecek böyle bir alternatif yok. Elde şimdilik bir IŞİD var. Dolayısıyla ister istemez, yani devletler sisteminin çözülmesiyle oluşan boşluğu dolduracak ve Kürtleri dengeleyip frenleyecek devlet altı aktörlere ihtiyaç gereği IŞİD ön plana çıkıyor.

Burada ürkütücü olan, IŞİD ve benzerleriyle karanlık ilişkiler geliştirme tercihinin sadece AKP’ye has olmaması. AKP’nin güç kaybetmesi durumunda dahi, Türkiye açısından oluşan stratejik boşlukta devlet aygıt ve personeli için IŞİD ve benzeri devlet altı aktörlerin bir stratejik gereklilik haline geliyor olması. Yani güvenlik aygıtının bu örgüt ve benzerleriyle kurmuş olduğu münasebetlerin süreklileşmesi pekâlâ mümkün. (1990’lı yıllarda PKK’nin yükselişine karşı Hizbullah’ın kollanması, devletimizin “âli menfaatleri” söz konusu olduğunda öyle “laik” takıntılarının pek olmadığını zaten göstermiş olmalı.)

Neticede IŞİD’le girilen kapsamı belirsiz ilişkilerin Arap devlet sisteminin çözüldüğü koşullarda AKP’yi de aşabilecek, daha “derin” stratejik potansiyelleri söz konusu. Dolayısıyla Kürtlerle Türkiye’de (ve sonuç olarak bölgede) eşitlik ve adalet temelinde barış söz konusu olmadığı sürece “Pakistanlaşma” ihtimali, AKP gerilese ya da bir “restorasyon” söz konusu olsa da somut bir risk olarak kalmaya devam edecek. Bu riski tarihin çöplüğüne kesin olarak göndermenin yolu, Kürtlerin kendi kendilerini yönetme arzusuna dayanan bir barış talebine şimdi daha sıkı sarılmaktan geçiyor…

 

Not 1:  “Koalisyon toto” oynarken faydalı olabilecek bir husus: MHP yönetimi de, AKP’nin (ABD ile ilişkilere de halel getirecek şekilde) IŞİD benzeri yapılar aracılığıyla Suriye ve bölge siyasetine angaje olma biçimine karşı olsa da benzer bir angajmanın Kürtler için “sınırlı” kullanımına muhtemelen karşı gelmeyecektir.

Not2: Pakistan Afganistan’da önce Sovyet işgaline karşı Hikmetyar’ınki gibi İslamcı gruplara, Sovyet işgalinden sonra patlak veren iç savaşta da Taliban’a aktif destek vermiş, bu gruplara büyük lojistik ve diplomatik-siyasi destek sağlamıştı. Ancak Afganistan’ın bu çatışmalar içerisinde çökmesi, toplumsal yapısının lime lime olması ve etnik-mezhebi çatışmaların artması, dönüp Pakistan’ı vurmuştu. Mezhepçi şiddet Pakistan’a da yayılmış, Şii karşıtı İslamcı saldırılar artmış, ülkedeki radikal İslamcı akımların gücü ve etkisinde (özellikle Afgan sınırına yakın bölgelerde) bir patlama yaşanmıştı.

Bulunduğu kategori : Dâhiliye

Yazar hakkında

İlgili Yazılar