IŞİD Tehdidi Yönetenlerin Ne İşine Yarar: Burhan Wani’nin Ardından Keşmir -

Keşmir, 2014 yılındaki seçimleri saymazsak, yaklaşık altı sene süren görece bir sessizlik döneminin ardından, 8 Temmuz 2016’da ayrılıkçı Müslümanların silahlı örgütü Hizb-ül Mücahidin’in öne çıkan isimlerinden 22 yaşındaki Burhan Wani’nin öldürülmesiyle hem Hindistan hem de uluslararası kamuoyunun yeniden gündeminde. Wani’nin cenazesi binlerce insanın katıldığı siyasi bir olaya dönüştü; cenazenin ardından yapılan protesto eylemlerinde dört günde otuzdan fazla Keşmirli öldürüldü ve pek çoğu dünyada kullanımı yasak olan saçmalı tüfekle gözlerini kaybedenler olmak üzere 1500’den fazla kişi yaralandı.

Wani’nin militanlaşma hikâyesi, bir ulus-devletin işgali atında bağımsızlık mücadelesi yürüten herhangi bir bölgede çocuk olmanın artık neredeyse klişeleşmiş bütün örüntülerini örnekliyor. “Dünyadaki cennet” olarak da adlandırılan popüler bir turizm cenneti, aynı zamanda Hindular için bir hac mekanı olan Keşmir, Müslümanlar için dokunulmazlık yasaları ve saldırgan bir ulusal güvenlik ve devletin bölünmez bütünlüğü retoriği ile korunan tahmini yarım milyon askerle birlikte yaşadıkları, on yıllardır devam eden bir ölüm, katliam, tecavüz, kayıp ve gündelik şiddet coğrafyası. Burada doğan her Müslüman çocuk gibi, Wani de küçük yaştan itibaren bu şiddetten payına düşeni alarak büyüdü. Hizb-ül Mücahidin’e 2010 yılındaki kitlesel özgürlük yürüyüşlerinin ardından, sokakta kardeşiyle birlikte Hint askerleri tarafından sözlü ve fiziksel saldırıya uğradıktan sonra katıldığında yalnızca 15 yaşındaydı.

2010 yılı Keşmir için, silahlı mücadeleden kitlesel protestolara geçişin yılıydı ve Wani’nin yeni nesil aktivizmi bu ikisi arasında stratejik bir birlikteliği simgeliyordu. Hindistan ordusunun Keşmirli üç genç köylüyü öldürmesinin ardından başlayan gösteriler, içlerinde pek çok çocuğun da olduğu 120’den fazla kişinin öldürülmesiyle sonuçlandı. Göstericilerin Jammu ve Kaşmir’in militarizasyonunun sona ermesi talepleri, Eylül ayında hükümetin “şiddete karışmamış herkesle masaya oturmaya hazır olduğunu” açıklaması, bölgede tansiyonu düşürmeye yönelik bir önlemler paketi açıklaması ve köylülerin öldürülmesinden sorumlu yedi askerin yargılanıp ömür boyu hapse mahkûm edilmesiyle sona erdi. Dünyanın en geniş askerileştirilmiş bölgesel anlaşmazlığı olan Keşmir sorununda diyalog seçeneği bir kez daha böylelikle gündeme gelmişti.

Wani’nin hikâyesi, Kaşmir açısından sosyal medyayı aktif kullanan yeni nesil bir militanlığa işaret etmesi nedeniyle de önemli. Hint Ordusu’nun iddiasına göre, Wani’nin güleryüzlü ve neşeli video çağrıları çok sayıda Keşmir’li Müslüman genci harekete katılmaya ikna etmenin yanında, harekete halk desteğini de ciddi oranda arttırdı. Olaylar hakkında açıklama yapan Başbakan Modi’nin temel sorunu Wani’nin medya tarafından idealize edilen popüler bir figür haline gelmesi olarak sunması, Keşmir meselesi etrafındaki kamuoyu algısı açısından önümüzdeki dönemde belirleyici günlerden geçtiğimizin bir başka işareti. Bu algının manüpülasyonuna dair en önemli gelişme, Keşmir meselesini dinsel kimliklerin çatışması üzerinden anlamlandırma çabasının ciddi bir başarıya ulaşmış olması. Bu aslında yeni bir gelişme değil, Keşmir’e destek eylemlerinin baş aktörlerinden biri olan insan hakları savunucusu Kavita Krishnan’ın ifade ettiği gibi, Hindistan’da politik söylem Hindulaştıkça, Keşmir mücadelesi de İslamlaştı. Seküler temelli bağımsızlık mücadelelerinin, gittikçe daha fazla dini referanslara başvurduğu 1990’lı yıllarla birlikte, Keşmir mücadelesi de kendisini gittikçe artan biçimde bu eksende kurguladı. Meselenin, ezeli düşman Pakistan tarafından desteklenen bir terör sorunu olarak tarif edilmesi açısından bu kuşkusuz kullanışlı bir fırsat doğurdu. 2014 yılında iktidara gelen Modi hükümetinin neoliberalizmle birlikte iki temel ideolojik ayağından biri olan Hindu milliyetçiliğinin yükselişi, Keşmir meselesinin de medya tarafından, yine küresel gelişmelerin bir yansıması olarak İslamofaşizm ve Müslümanların şiddete “doğal eğilimi” üzerinden haberleştirilmesi sonucunu doğurdu. Oysa çok değil, bundan 10 ay önce ülkenin kuzeyinde bir grup, evlerinde dana eti tüketildiği gerekçesiyle 50 yaşındaki Mohammad Akhlaq’ı taşlayarak ve tekmeleyerek öldürmüş, 22 yaşındaki oğlunu ise ağır yaralamıştı.

Keşmirli militanların kanıtlanmamış olmasına rağmen IŞİD’le bağlarının olduğunun, bölgenin tarihsel olarak Sufi İslam’a yakınlık gösteren Müslümanlık pratiklerinin gittikçe Vahabileştiğinin iddia edilmesi, Hindu kamuoyunun bölgede işlenen insan hakları suçlarını görmezden gelmenin ötesine, bunları bir toplu histeri içerisinde kutlaması sonucunu doğurmuş görünüyor. Bu noktada, söylem farklı bağlamlardan aşina olduğumuz teoloji alanına da kayıyor: Hinduizm’i İslam’la her iki dinin şiddete yaklaşımları üzerinden karşılaştıran yorumlar, Keşmir’den sürülen Hindular’ın neden terörist olmadığının açıklanmasını talep ederken, devlet şiddetinin kendine özgü dinamik ve sonuçlarını da görünmez kılıyor.

Sayıları az ama kamuoyunda görünürlükleri buna nazaran çok olan Hintli muhaliflerin Keşmir’e destek eylemlerinin yarattığı infial sosyal medyadan kolaylıkla takip edilebilir. Küfür ve şiddet tehditlerinin yanında (“herkesin gözü önünde, sıradan halk tarafından linç edilmesi gereken fahişeler,” “sahte liberaller,” “vatan hainleri”), bu infialin belki de en fazla öne çıkan yanı, “eğer beden (Hindistan) yaşamaya devam edecekse, organdaki (Keşmir) kanserli hücreleri temizlemek zorunda olan” Hint ordusunun kayıtsız şartsız desteklenmesinin Hint kimliğinin ayrılmaz bir parçası olduğu fikri. Bunun yanında, Hindistan devletini bölgedeki tutumu hakkında eleştirenleri, güvenlik güçlerinden hayatını kaybedenler ya da 1990 yılında Keşmir’den sürülen, öldürülen Hindu’lar hakkında söz söylemedikleri için en hafifinden taraflı, daha ağırından ise vatan haini olmakla suçlamak da oldukça popüler tepkiler arasında.

Nisan 2016’dan beri, Keşmir ve Jammu eyaletlerinin lideri olan Mehbooba Mufti Sayeed’in özyönetim, onurlu muamele ve militarizasyona son verilmesi üzerinden yürüttüğü politik kampanya, iktidardaki Bharatiya Janata Partisi’nin (BJP) ve Modi’nin retoriğine teslim olmuş görünüyor. Mufti, olaylardan sonra bir yandan kayıplar için üzüntüsünü dile getirir, toplumun tüm kesimlerini sükûnete davet ederken, diğer yandan da öznesi belli olmayan bir “toplum karşıtı özneler” ve “menfaati olanlar” retoriği kullandı. Mufti ayrıca, şiddet daha fazla kan akmasından başka bir işe yaramayacağından ebeveynlerden “kimsenin çocuklarının gelecekleriyle oynamasına izin vermemelerini” de istedi. Parti sözcüsünün, protesto edenlerin askerin karşılık vereceğini beklemeleri gerektiği yünündeki açıklamaları da Keşmirlilere direnişe devam etmeleri halinde ölümün kaçınılmaz olduğu mesajını veriyor.

İktidara geldiği günden beri temel hak ve özgürlükler konusunda olduğu kadar, neoliberal projelerinin başarısızlığıyla da eleştirilerin hedefi haline gelen Modi hükümeti için, Keşmir’in bir terör sorunu olarak ele alınması, bir önceki dönemdeki diyalog ve çatışmasızlık çağrılarından keskin bir dönüş anlamına geliyor. Her isyanın bastırılmasıyla, aynı zamanda bir sonraki isyanın da tohumlarının atıldığı, Wani gibi çocuk yaşta militanların sayısının her askeri müdahale dalgasıyla giderek arttığı Keşmir’de, Pakistan’la birlikte yeni bir dış mihrak olarak kurgulanan IŞİD’in hayaleti statükonun korunmasına yetiyor.  Küresel terör dinamiğinin, yaklaşık 70 yıllık yerel bir çatışmaya etkilerini anlamak açısından Keşmir’de olup bitenleri takip etmek bugün her zamankinden önemli görünüyor.

Bulunduğu kategori : Hariciye

Yazar hakkında

İlgili Yazılar