İşçilerin önünü açmak -

Bir hatırlatmayla başlamak işimi kolaylaştıracak. “Devlet krizi: Sahnenin önü ve ardı” başlıklı bir önceki yazıyı, meşhur On Sekiz Broumaire’in büyük bölümünün neden hâkim sınıf içi saflaşma, çatışma ve entrikalara dair olduğunu hatırlatarak bitirmiştim: Marx için Louis Napoleon’un diktatörlüğü bir işçi sınıfı taarruzuna verilmiş doğrudan bir cevap niteliği taşımıyordu. Marx’a göre Haziran 1848’de Paris işçilerinin aldığı ağır yenilgiden sonra zaten “proletarya devrimci sahnenin arka planına” geçmişti. Ön sahneyi ise hâkim sınıfın çeşitli hizip ve klikleri arasındaki mücadele ve ihtilaflar kaplamıştı. Ancak yenik ve geri çekilmiş proletarya, yine Marx’ın deyimiyle “dramanın sonraki sahnelerine bir hayalet gibi sahne arkasından musallat olacaktı”.

“Alaturka Bonapartizm” için benzer bir önermede bulunulabilir. Bizde proletaryanın “devrimci sahnenin arka planına geçmesinin” müsebbibi, biri kısa diğeri uzun erimli iki yenilgidir. İlki, yani yakın vadeli yenilgi, hem Gezi direnişinin hem de en gelişkin örneği “Metal Fırtına” olan işçi mücadelelerinin yalıtılarak sönümlenmesidir. Kürt hareketinin maruz kaldığı basınç ve baskılar neticesinde uğradığı siyasi gerilemenin de bu sürecin bir parçası olduğu aşikâr.

İkinci, yani uzun vadeli yenilgiyse, Türkiye’de işçi sınıfının bir sınıf olarak eyleyebilme kudretinde neoliberalizmin yarattığı tahribatla alakalıdır. AKP, tabi sınıfların 2001 krizi karşısında direnemediği, sermayenin saldırısına karşı kendi inisiyatifine, örgütlenme kapasitesine, kolektif enerjisine, muhalif potansiyeline dair özgüvenini kaybettiği bir momentte iktidar oldu. Yani AKP’nin daha ilk başa geçişi, alt sınıflar açısından ciddi bir siyasal-sosyal-moral yenilginin akabinde mümkün oldu. AKP o günden sonra sınıf çelişkilerini “kültür savaşlarına” tahvil ederek birleşmesi gerekenleri (emekçiler) bölmek ve ayrılması gerekenleri (emekçilerle sermaye) de birleştirmekte muvaffak oldu.

İşte tıpkı On Sekiz Brumaire’de olduğu gibi, mevcut Bonapartist momentin başrolünde de hâkim sınıf hiziplerinin yatay sınıf savaşları olması, bu kısa ve uzun erimli yenilgilerin bir sonucudur. Marx’ın deyimiyle, “eski hatıralar, kişisel antipatiler, umut ve korkular, önyargı ve yanılsamalar, sempati ve antipatiler, inanışlar, inanç ve ilke parçaları” aracılığıyla ifade bulan hâkim sınıf içi saflaşmaların sahne önünü işgal etmesi, bu yenilgilerin dayattığı toplumsal ataletin ürünüdür.  Hemen hepimizin farkında olduğu gibi, bu yatay sınıf savaşları her zaman açık bir biçimde ortaya çıkmaz;  çoğu zaman, yine Marx’ın ifadesiyle, “farklı ve kendine has bir biçimde oluşmuş duygular, yanılsamalar, düşünme biçimleri ve hayata dair görüşlerden mürekkep bütün bir üstyapı” ile dolayımlanarak cereyan ederler. Kâh bir aile içi kavga kâh bir eski dostlar arası dargınlık görünümü alırlar.

Toplumsal atalet

“Yerli ve milli” Bonapartist girişimin “plebisiter” karakteri, onun düzen içi hizipleri şef lehine tanzim etme ve devleti kendi suretinde yeniden örgütleme çabasında ezici sandık çoğunluğuna, büyük kalabalıkların liderin idaresinde mobilize edilmesine dayanması anlamına gelir. Yani “milli irade” mitine, şefin milli iradenin otantik temsilcisi olduğu varsayımının sürekli olarak doğrulanmasına yaslanmak zorundadır. (Dikkat: Bonapartizmin plebilisiter karakteri onun zordan muaf olduğunu değil, tam tersine zorun daha yoğun bir örgütlenmesine muhtaç olduğu anlamına gelmektedir.)

Aslında plebisit Bonapartizmin jenerik bir özelliğidir. “Uygun koşullar oluştuğunda evrensel oy hakkının kitlelerin baskı altına alınması için bir araca dönüştürülebileceğini gösterdiği için” Louis Napoléon’un “Avrupa burjuvazisinin idolü”  haline geldiğini yazan Engels bu noktaya işaret eder. Luciano Canfora, “Fransızların ikinci imparatoru burjuva Avrupa’ya evrensel oy hakkından korkmamayı, bilakis onu ‘evcilleştirmeyi’ öğretti”  derken aynı vurguyu yapar. Buna göre, Louis Napoleon’un yaptığı, o zamana kadar hâkim sınıfların daima ürktüğü evrensel oy hakkına dayanan seçimlerin nasıl manipüle edilebileceğini ve bizzat mülk sahibi sınıflar için yararlı bir araç haline getirilebileceğini göstermesiydi (bu büyük korku için Mike Leigh’in 2018 tarihli Peterloo filmine bakınız).  

Bizler için önemli olan soru şudur: “Evrensel” ya da “genel” oy hakkının “gericiliğin” bir aracı haline gelmesi, yani bizzat demokrasiye karşı işlemesi hangi koşullarda gerçekleşir? Marx, muhatabı olmadığı bu soruya, “kitleler kendi kendilerini temsil edemeyip temsil edilmek zorunda kaldıklarında” cevabını verirdi muhtemelen. Bilindiği gibi Marx, alafranga Bonapartizmin sosyal tabanını, bir çuvalın içindeki patateslere benzettiği küçük köylülükte bulduğunu aktarır.

Konuyla ilgili meşhur pasajında şöyle yazar: “Milyonlarca köylü ailesi, kendilerini birbirlerinden ayıran ekonomik koşullarda yaşadıkları ölçüde ve yaşayış şekillerini, çıkarlarını ve kültürlerini, öteki sınıflarınkilere karşı tuttukları ölçüde, ayrık bir sınıf teşkil ederler. Fakat küçük toprak sahibi köylüler arasında yalnız komşuluk bağı bulundukça ve çıkarlarındaki benzerlik, aralarında bir birleşme, bir ulusal bağ ve bir politik örgüt yaratmadıkça, bu aileler bir sınıf teşkil edemezler. Bu yüzden de, sınıf çıkarlarını, kendi adlarına iş görecek ya bir Parlamento ya da bir Meclis aracılığıyla savunamazlar. Kendi kendilerini temsil edemezler; temsil edilmek zorundadırlar. Bu temsilciler, köylülere, efendileri olarak, üstün bir otorite olarak ve onları öteki sınıflara karşı koruyan ve yukarıdan yağmur ve güneş gönderen bir hükümet gücü olarak görünmek durumundadırlar. Dolayısıyla, küçük toprak sahibi köylülerin politik anlayışı, toplumun yürütme gücüne bağlılığı ile anlatılabilir.”

Alaturka Bonapartizmin sosyal tabanının önemli bir bölümü de kendi çıkar, kültür ve yaşayış şekillerini öteki sınıflara karşı konumlandıramayan, aralarında bir birleşme, ulusal çapta bir rabıta, bir sosyal ve siyasal örgütlenme biçimi kuramayan, yani bir sınıf olarak davranabilme ve eyleyebilme kudretini şu neoliberalizm dediğimiz yenilgiler silsilesi dolayısıyla önemli ölçüde yitirmiş emekçilerdir. Tıpkı alafranga Bonapartizmde söz konusu olduğu gibi kendi kendilerini temsil edemezler ve bir “koruyucu” tarafından temsil edilmeleri gerekir. Onları temsil eden de onlara, adeta gökyüzünden yağmuru ve güneşi gönderen bir güç gibi görünür. Müstafi Berat Albayrak’ın zamanında “Ay’a yol yapacağız desek inanacak seçmenimiz var” derken kastettiği, herhalde bu durumla alakalıdır. Meselenin cahillikle, “çomarlıkla” ya da küçük burjuva muhalefetin kendi kültürel sermayesiyle şişinmesinden başka şeyi açıklamayan benzer aklıevvelliklerle alakası yoktur.

Mesele, sınıf siyasetinin önlenemez gerileyişinin yarattığı ayrışmış ve yalıtılmış bireylerin, izole olmuş insan yığınlarının, borçlandırılmış, güvencesizleştirilmiş emekçilerin kendi kendilerini örgütleme ve temsil etme kabiliyetinin dumura uğramasıdır. Bu durumun yarattığı sosyal apati ve ataletin Bonapartizmin esaslı koşulu olmasıdır.

Bonapartizmi faşizmden ayıran temel kıstas da zaten bu durumdur. Bonapartçılık faşizm gibi karşı devrimin “devrimci” metotlarla örgütlenmesi girişimi filan değildir. Yani karşıdevrimci bir kitle seferberliği formu değildir. O siyasal mobilizasyondan çok siyasal takatsizlik ve atalete yaslanır. Pierre Frank’ın da hatırlattığı üzere “Bonapartizmin aktif desteğe ihtiyacı yoktur; vilayetlere doğru zaman zaman gerçekleştirilen birkaç memleket gezisi yeterlidir; onun siyasal dayanağı her şeyden önce siyasal apatidir –elindeki her türlü araçla beslediği bir apati.”

Meşum denge

Yerli Bonapartist girişim ancak temel toplumsal sınıfların atalet ve dağınıklığının (Gramsci’nin daha sofistike ifadesiyle, “her ikisinin de kendi kampları içerisinde bir yeniden inşa iradesine özerk ifade kazandırmaya muktedir olamayışlarının”)  yarattığı spesifik bir sosyal-sınıfsal güçler dengesinin ürünüdür. Onun dayanağı bu genelleşmiş takatsizlik, özellikle de “aşağıdaki” apati ve atalet halidir.

Bonapartist tipte bir olağanüstü devlet biçiminin önünü açan siyasal kriz, bir yanda hâkim sınıfın fraksiyonlaşması ve hegemonik kapasitesinin zaafa uğraması, diğer yandaysa emekçi sınıfların siyasal ve sosyal dağınıklığının damgasını vurduğu özgün bir sınıf mücadelesi konjonktürünün, bir “denge” durumunun ürünüdür. Dolayısıyla Bonapartist eğilimin tersine çevrilmesi, ancak onu yaratan bu özgün sınıf mücadelesi konjonktüründe bir değişimi kışkırtmakla mümkündür. Bu konjonktürü hâkim sınıfın çeşitli fraksiyonlarını siyaseten alaturka Bonapartizm karşıtı bir istikamette bütünleştirecek bir “normalleşme” hareketi aracılığıyla dönüştürme girişiminin sınırları (en son Arınç’ın paylanmasında görüldüğü üzere) bellidir. Kelimenin gerçek anlamıyla bir dönüşüm ancak bu dengenin aşağıda değişmesiyle, yani alt sınıfları pençesine almış o takatsizlik ve ataletin dağılmasıyla mümkündür.

Son dönemde bir dizi işçi eylemlinde emekçilerin önünün kesilmesinin nedeni budur. AKP Grup Başkanvekilinin “Polislerin işçileri tartaklamasını anlamakta zorlanıyorum” demesine bakmayın. İşçinin önü açılırsa Bonapartist momenti mümkün kılmış dengenin sarsılacağı, bunun şefçi rejimin üzerinde durduğu toplumsal zemini istikrarsızlaştıracağını bal gibi biliyor olmalı. Geçmiş yenilgilerin yükünü hâlâ sırtında taşıyan emekçilerin siyaset sahnesinin büyük spot ışıklarının altındaki gelişmelere (Marx’ın deyimiyle) “hayalet gibi sahne arkasından musallat olduğunu” en iyi onlar görüyor.

Bulunduğu kategori : Dâhiliye

Yazar hakkında

İlgili Yazılar