interstellar: sevgi metafiziği ile insanlığı kurtarmak mümkün mü? – ali yalçın göymen -

Nostaljik bir bilimkurgu filmi Interstellar. Bilimsel açıdan dersini çalışmış[1]; henüz tartışmalı olan teoremler ve fantastik öğeleri kurgusunun merkezine alırken bunları astrofizik alanında kabul görmüş ve biz sosyalci faniler için kavraması güç olan bir takım teorilerle destekliyor. Tekillik ve yerçekimi gibi fenomenlere ilişkin ileri sürdüğü spekülatif iddiaları filmin kurgusu ve estetiği açısından değerlendirerek son derece etkileyici bir yapım olarak karşımıza çıkıyor. Görsel üstünlüğünü müzikleriyle pekiştirmekten geri kalmazken bir yandan da varoluş, toplum ve tarih gibi politik ontoloji alanlara müdahil oluyor. Üstelik son zamanlarda sinema filmlerinde pek sık rastlayamadığımız bir özelliği var, tam olarak bir ütopyası olmasa da bir kurtuluş fikrini dile getiriyor. Daha doğrusu “hatırlatıyor”.

Interstellar’ın bize kurtuluş reçetesi olarak hatırlattığı şey, somut dünyadan ümidini çoktan kesmiş olan egemen sınıfın – namıyla burjuvazinin kendisine ilişkin girişimci, keşifçi, kurtarıcı ve özgürlükçü olma mitidir. Burjuvazinin modern dünyanın kurucusu olarak kendisine ilişkin üretmiş olduğu bu mitin farklı galaksiler ve boyutlar ölçeğinde evrene yansıtılarak canlandırılmaya çalışılması filme nostaljik olma niteliğini kazandırmaktadır. Film yer yer modern dünyayı kuran sınıfın hayatta kalma içgüdüsü (survival instinct) doğrultusunda çevresini dönüştürmüş olduğu – hatta böylece doğaya kötülük saçtığı gerçeği ile yüzleşip; hayatta kalma içgüdüsü gerçeği ile kahramanlık miti arasındaki çelişkiyi ortaya koyuyor – Uzay Yolculuğu öncesinde ve sırasında sıkça gündeme gelen Plan A/B gerilimini hatırlayınız –ve de tarafını ikincisinden yana seçiyor.

Maceracı-kurtarıcı mitinden yana saf tutan film, hayatta kalma içgüdüsü ile egemenlik kurma ilişkisini birleştiren burjuva öznelliğinin yaratmış olduğu gerçekliğin ve de bu gerçekliğin altında yatan dünya görüşü ve ilişkilerin burjuva varoluşunun asli bir unsuru olduğunu yadsıyor. Filmde aslında oldukça vurucu bir biçimde “herkesin her şeye sahip olmaya çalıştığı” sistem olarak tanımlanan kapitalizm ile kurtarıcı-kaşif insanoğlu miti birbirinden ayrılıyor. Böylece tarihsel olarak kapitalist toplumsal ilişkilerin ve hayatta kalma içgüdüsü çerçevesinde oluşan burjuva dünya görüşünün doğurmuş olduğu kurtarıcı – kaşif burjuva miti, devrimci toplumsal dönüşüm ve buna eşlik eden bir idea tarafından ilga edilmesine gerek kalmadan bir anda kendisini yaratan koşulları ortadan kaldıracak güç olarak sunuluyor. Buradaki çelişkiyi aşmak ve serüvenci – kurtarıcı burjuva mitini inandırıcı kılabilmek için “sevgi metafiziği” olarak adlandırabileceğimiz bir kurgu geliştiriliyor. Bu kavram üzerinde daha ayrıntılı bir biçimde durmadan ve filme ilişkin nihai değerlendirmeye girişmeden önce biraz da filme ilişkin belirli ayrıntıları ele alacağım.

I

Film bizi öncelikle bugünle karşılıyor. Daha doğrusu egemen sınıfın dünyanın bugünkü haline ya da yakın gelecekte yaratılması kaçınılmaz olan türevi formundaki bugününe ilişkin vizyonu ile karşılıyor. Burjuva uygarlık ideallerinin başarısızlığa uğradığı; kapitalizmin kendisini restore etme ihtimalinin kalmadığı ve herhangi bir toplumsal alternatifin ufukta dahi görünmediği bir dünya bu. Üstelik etrafta uçan uydulardan vs. anladığımız kadarıyla hayatta kalma içgüdüsünün, türün yaşamının bireylerin yaşamının önünde tutulduğu (MR cihazlarının ya da eğitimin feda edilebildiği) kısacası nesnel aklın ve teknolojinin sınırlarının zorlanmış olduğu ve de tüm bu girişimlerin sonuçsuz kaldığı bir zorunluluklar dünyası.

Dünyanın nasıl bu hali aldığına ilişkin bir tartışmanın filmin karakterleri arasında yapıldığına şahit oluyoruz. Burada karakterlerin ağzından geç kalmış bir bilgelik dile getiriliyor. Birkaç bin yıldır unutmuş olduğumuz acı ama çıplak bir gerçek suratımıza çarpılıyor da diyebiliriz. Dünyanın aslında “kendisinden başka hiç kimseye ait olmadığı” ve insanın kendisini dünyanın efendisi sanarak kendisini felakete sürüklemiş olduğu gerçeği dile getiriliyor. Dünya uygarlığın üzerini tozla kaplayarak insanı başladığı yere her türlü üretici güçten koparılmış, varoluşunun sürekliliğinin sorgulanır dereceye geldiği bir hale sokuyor. Üstelik bu sefer varoluşunu yeniden üretecek her türlü tedbir karşısında üretken olmayan bir duruş sergileyerek cezalandırıcılık görevini üstleniyor. Ve bu noktada başlıca kahraman olan eski pilot Cooper’in ağzından dünyanın bu hali karşısında takınılan pasif ve nesneleştirici tavır eleştiriliyor. Türün devamını garanti altına alacak şekilde toplumun şekillendirilmesi ve varolan gerçekliğin ötesine geçmek amacıyla girişimlerde bulunmak yerine zorunluluklar içinde hapsolmanın kabul edilemeyeceği dile getiriliyor.

Bu tür varolana karşı isyan halleri yanında filmin Birleşik Devletler Hükümeti’nin orduların ve benzeri bir zor aygıtının ortadan kalktığı bir felaket ortamında dahi varlığını sürdüreceği konusundaki imanı şaşkınlık yaratıyor. Bu koşullarda dahi hükümetin insanları ideolojik olarak özneleştirebileceğini, tarihi iktidarın gerekleri doğrultusunda kolayca yeniden üretebileceğini ve etik alanı organizmacı bir toplum anlayışı çerçevesinde şekillendirebileceğini düşünmek eleştiriye son derece açık. Ancak bu karikatürleştirmenin bilinçli olarak yapıldığını düşünüyorum. Film kurtuluş reçetesini klasik liberal bir tezi yeniden üreterek sunmak amacıyla böylesi bir hükümet “eleştirisi”ne soyunuyor. Bireyin kendi arzu ve çıkarlarını gerçekleştirmesinin önüne geçen, bunun yerine nesnel zorunlulukları ve totalitenin çıkarlarını yerleştiren hayatta kalmacı (survivalist) mantığın sembolü olarak devlet karşımıza çıkıyor. Oysaki burjuva dünya görüşünün mitik versiyonun hakim olduğu o ihtişamlı günlerde kamu gücünün parlak yıldızı olan NASA yarı gizli ve bağımsız bir biçimde yeraltından gerçek kurtuluşu örgütleyen örgüt olarak beliriyor – sonradan NASA operasyonunu gerçekleştirenlerin bir bölümünün de farklı bir plana bel bağladıklarını öğreniyoruz –.

II

Böylece filmin yıldızlararası yolculuğu anlatan ikinci bölümü geçmişten gelen çelişkinin belirlenimi altında başlıyor. İnsan yaşamına uygun olduğu önceden tespit edilmiş gezegenlerden hangisinin gerçekten yeni bir dünya olabileceği saptanacak ve sonrasında a) dünyada kalanlar bu gezegene taşınacak, b) ekibin yanında getirdiği genetik malzeme kullanılarak sıfırdan yeni bir koloni kurulacak ve dünyadakiler ölüme terk edilmiş olacaklar. Film bu noktadan itibaren otantik bir élan vitalin nasıl gerçekleştirilebileceğini, aslında “insanın kendi yanında getirdiği kötülük” dışında bir kötülük barındırmayan evrende, yaşamın nasıl yeniden kurulabileceğini tartışıyor.

Bu noktada filme ilişkin daha fazla özet vermekten kaçınmak ve henüz izlememiş olanlar için daha çok şeyi merakta bırakmayı tercih ediyorum. Filmin bize sunduğu kurtuluş fikrini tartışmak daha doğru olacak. Film çeşitli karakterler aracılığıyla asıl kurtuluşun tikel çıkarlarının; çocuklarına, sevgililerine ve babalarına duydukları sevginin doğrultusunda hareket eden ve böylece burjuvazinin kendine atfettiği kaşif ve öncü olma mitini canlandıran karakterlerin eylemleri sonucunda gerçekleşebileceğini savunuyor. Türün devamı için dünyadaki bireylerin feda edilebileceğini, sadece zorunluluklara göre hareket edenlerin ise yaşamın yeniden üretilmesi için gereken özelliklere sahip olmadığının altını çiziyor. Kurtuluşun bireyin tikel çıkarlarının peşinden giderek kendilerini ve insanlığı tekrar aktif özneler haline getirmesinde buluyor. Burjuva düşüncesine özgü olan bilen ve egemen olan özne mitini yeniden canlandırarak, insanı tekrardan evrenin merkezi haline getiren bir yolu savunuyor. Bu yolun, filmde savunulan döngüsel zaman anlayışı çerçevesinde insanlara yardımcı olan gizemli varlıklar ile insanların tek bir türün bireyleri olarak var edeceğini söylüyor.

Bu noktadan itibaren evrene ilişkin değerli bir sırra erişmiş oluyoruz. Bu sır aynı zamanda filmin iç bütünlüğünü sağlayan önemli bir ayrıntı olarak karşımıza çıkıyor. Kendi çıkarları ve arzuları peşinde koşan, keşfeden, öncülük eden ve doğayı şekillendiren insan nasıl oluyor da insanın varoluşunu yeniden üretme kapasitesine sahip olabiliyor? Ya da hangi koşullar altında bu potansiyele sahip olabiliyor? İşte bu sorunun cevabı filmde daha önce sevgi metafiziği olarak adlandırdığımız çerçeve içerisinde veriliyor.

III

Film bize sevginin, tikel çıkarları peşinden koşan kâşif ve öncü insanoğlunu yeni bir yaşam kurmaya muktedir kılma özelliğinin, onun tıpkı yerçekimi gibi zaman ve mekan engellerini aşabiliyor olmasından kaynaklandığını söylüyor. Filmin final bölümünde, yerçekimini insanların yeni dünyalarına taşınmalarını engelleyen fiziksel sınırları aşmak için kullanmanın sırlarına erişmekle birlikte sevginin de beşeri engelleri aşma potansiyeli keşfediliyor. Burada elbette sevginin, arzuların ya da farklı duygulanım biçimlerinin insanların aralarında – formal ilişkileri aşan – bağ kurmalarını sağladıklarını reddetme gibi bir niyetim yok ancak sevginin metafizik bir güç olarak toplumsal ilişkileri ikame etme ya da bunları dönüştürme potansiyeline bel bağlamanın taşıdığı naiflik üzerinde durmayı amaçlıyorum.

Burada sevgi metafiziği olarak adlandırdığım husus kullanılarak yani sevgi sosyekonomik ve etikopolitik ilişkileri ikame eden, zamanın ve mekanın sınırlarını aşan bir güç olarak kurgulanarak bu güç sayesinde insanın tekrardan kendi türüyle ve gelecekte ortaya çıkan üstün varoluş biçimiyle biraraya getirildiği bir anlatı oluşturuluyor. İnsan yeniden evrenin merkezine yerleştirilerek kendi kurtarıcısı olma kudreti ile donatılıyor. Böylece klasik biçimiyle burjuva düşüncesinin insan öznelliğine yüklemiş olduğu kurtarıcı – kaşif miti yeniden üretilerek, dünyayı içinde bulunduğu duruma sokan gerçeklik kendi çözümü olarak sunuluyor. Kendisi bizzat kurtarılmaya muhtaç bir kurtarıcının alternatif olarak önümüze konulduğuna şahit oluyoruz.

Modern dünyayı şekillendiren formül, yarattığı tüm gerçekliğe rağmen bu gerçekliğin oluşturduğu alternatifsizlikten çıkış reçetesi olarak sunuluyor. Sonuç olarak bize; yeni bir dünya/evren kurmaya, yıldızları ve boyutları farklı bir biçimde anlamlandırmaya, kısacası yeni bir öznellik biçimini doğaya ve insana duyulan sevgi ve aşkla inşa etmeye evet ancak bunu dünyayı içinde bulunduğumuz hale sokan ilişkiler ve ideolojilerle yapabileceğimiz fikrine asla demek kalıyor.


[1] http://www.delikasap.com/yazi/muzik-otesi/yildizlararasi-filminin-bilimsel-arkaplani/3046

Bulunduğu kategori : Ruhun Gıdası

Yazar hakkında

İlgili Yazılar