interstellar bize ne anlatıyor? – stefo benlisoy -

 

Nihayet gösterime giren Christoper Nolan’ın yönettiği Interstellar (Yıldızlararası) halihazırda çok sayıda tartışmaya konu olmakta. Okumakta olduğunuz yazı filmin vesile olduğu galaksiler arası seyahatin bilimsel olanaklılığı, uzay zamanın özellikleri, kara delikler, görelilik, beşinci boyut gibi (haddim olmayan) derin tartışmalara girmeyip Nolan’ın filminin arka planındaki insan doğasına ilişkin varsayımlara ve bunun sonuçlarına odaklanacak. Interstellar ilk etapta, insanlığın ekolojik felaket ve gıda krizinin pençesinde kıvrandığı bir dünyayı betimliyor. Atmosferin bileşimi değişmekte, yeryüzü gitgide ölü bir gezegen halini almakta, insanın evi olmuş küre, bizzat insanın yarattığı ekolojik krizin pençesinde kıvranmaktadır. Nolan, belki de yerinde biçimde ölen dünyayı, ABD’de 1930’larda aşırı kuraklığın yol açtığı ve oldukça vahim ekolojik ve tarımsal sonuçlara sebep olan dönemin ABD kırsalındaki toz fırtınalarına (dustbowls) göndermelerle aktarıyor.

Kahramanımız Cooper (Matthew  McConaughey), çiftçi olmadan önce NASA’nın uzay programına katılmış bir pilot ve mühendistir. Fakat ekolojik felaket nedeniyle artık uzay araştırma programlarına katılacak cüretli kâşiflerden çok kanaatkâr çiftçilere ihtiyaç duyulduğundan, o da bilime ve keşfetmeye olan tutkusunu içine gömerek toprağına dönmüş ve gezegendeki nadir ekilebilir ürünlerden birisi olarak kalmış mısır ekimiyle uğraşmaya başlamıştır. Bu noktada Nolan’ın filmin ilk bölümünde tasvir ettiği post apokaliptik dünya tablosuna biraz daha odaklanmak gerek. Ekolojik krizin ulaştığı vahim koşullar içerisinde bir biçimde düzen sağlamak için toplumsal yaşamda bir dizi değişikliğe gidilmiştir. Krizin pençesindeki bu dünyada insanlar teknonolojik yenilikler yapmayı, yeni keşifler tasarlamayı bırakmıştır. Hayatta kalmanın getirdiği çetin zorluklara göğüs geren insanlık tabir-i caizse göğe bakmaktan vaz geçmiştir. NASA’nın Ay’a yaptığı yolculuklar Soğuk Savaş sırasında SSCB’yi amansız bir uzay yarışına sokup mali açıdan zorlamak için uydurulmuş başarılı propaganda stratejilerinden biri olarak görülmektedir. Sadece uzay programları değil, ordular da ortadan kaldırılmıştır. Bireysel tutku ve arzular toplumun genel iyiliği için bir kenara itilmiş, ikincilleşmiştir. Çocukları Tom (Timothee Chalamet) ve Murph’ün (Mackenzie Foy) öğretmenleriyle yaptığı sohbette oğlunun üniversiteye gidemeyeceği, notlarının kıt olduğu, babası gibi çiftçi olması gerektiği, başka bir seçenek için yeterli kaynak olmadığı söylenince Cooper, “neden artık ordular yok, para nereye gidiyor” diye sorar. Aldığı yanıt, dünyanın artık mühendislere, kâşiflere, atılımlara değil toprağa bakan, mevcut kıt kaynakları kullanabilecek bakıcılara (caretaker) ihtiyaç duyduğudur.

Tüm bu arkaplan bağlamında bir gün Cooper ve bilime ilgisini paylaşan kızı Murph, NASA’nın “yeraltına” indiğini keşfedeceklerdir. Bu yeraltı araştırma merkezinde bulunan Profesör Brand (Michael Caine) başkanlığındaki ekip Nolan’ın yıllar önce eğitildiği projeyi devam ettirmektedir. Brand’ın amacı Satürn halkalarında keşfedilen ve galaksiler arası seyahati mümkün kıldığı düşünülen, muhtemelen gelişmiş uzaylılarca oluşturulmuş bir “solucan deliği” (wormhole) aracılığıyla insanlığa evrende yeni bir ev bulabilmektir. Brand dünyanın sonunun kaçınılmaz olduğu ve çözümün yeryüzünde değil gökte olduğuna Cooper’ı ikna eder. Böylelikle Cooper ailesini bu kaçınılmaz görünen sondan kurtarmak için yola çıkmayı ve çocuklarını bu sonu belirsiz macera uğruna terk etmeyi kabul eder. Bu yolculukta ona Brand’ın kızı Amelia da (Anne Hathaway) eşlik edecektir. Neticede biraz da insanüstü varlıkların el vermesiyle sayısız badireyi atlatan, katedilmez mesafeleri aşan Cooper ve Amelia, insanlığa yeni bir ev bulmayı başaracaklardır. Dahası Cooper, galaksiler arasında yolculuğu olanaklı kılarak geride kalan insanları kurtarabilecek bir formülün şifresini, uzay zamanın farklı ritimlerde akışı nedeniyle artık bir yetişkin olmuş kızı Murph’e (Jessica Chastain)  aktarmayı başarır. Cooper mekân ve zaman içerisinde yaptığı bu inanılmaz keşif yolculuğu sayesinde inanılmazı başaracak, insanlığı kurtaracaktır.

Nolan’ın filminde insanlığın geleceğine ilişkin oldukça “umutlu” bir hikâye anlattığını söylemek mümkün. Interstellar sınırsız büyümeye, genişlemeye dayalı sürdürülemez yaşam tarzının, yarattığı “maliyet” ne olursa olsun sürdürülebileceğini, Amerikan rüyasının ila nihai devam edebileceğini ima ediyor. Sınırlı bir dünyada sınırsız büyüme ve genişleme güdüsünün yarattığı sorunların ancak bu dünyayı terkederek, yani daha fazla büyüyerek, genişleyerek aşılabileceğini vazediyor. İnsanlığın hangi sınırlarla, engellerle karşılaşırsa karşılaşsın, Cooper’ın kızının neredeyse son anda galaksiler arası yolculuğu mümkün kılacak kütleçekim teoremini çözmesi gibi mucizevi bir çözüm bulabileceğine iman ediyor. Cooper’ın “bir yol bulacağız, her zaman bulduk” derken kastettiği de bu.

Bu noktada bir parantez açarak Nolan’ın filminde uzay zaman içerisindeki tüm gelgitlere, geçmiş ve gelecek arasında salınımlara rağmen sabit kalan tek şeyin ABD yaşam tarzıyla özdeş olarak kurgulanmış insan doğasının kendisi olduğunu söylemek gerekiyor. Filmin en büyük açmazlarından birisi de bu. Film insanlığın hikâyesine, onun evrimindeki bir sonraki aşamaya ilişkin söz söylemek gibi iddialı bir işe soyunurken aslında yaptığı şey tarih dışı ve sabit olarak kurgulanan ABD’li insan tipolojisini kendine temel almak. Orta batılı aile babası bir çiftçi olan “kahramanımız” Cooper da zaten bunun cisimleşmiş hali.

Aslında Interstellar’ın ABD demokrasisinin oluşumunu ve alamet-i farikasını açıklamak için 19. yüzyılın sonunda tarihçi Frederick James Turner tarafından oluşturulmuş ve sonrasında hayli popüler olmuş meşhur “sınır” tezinden esinlendiği rahatlıkla söylenebilir. Turner’ın öne sürdüğü bu teze göre ABD demokrasisi ve bireyciliğinin kaynağı sürekli genişlemeye ve yeni sınırlara ulaşılmasına dayanmaktadır. Sınır deneyiminin yarattığı kâşif veya öncü tipolojisi Amerikan ayrıksılığının ve “yaratıcı enerjisinin” en büyük kaynağıdır. Sürekli genişleyen ve yeni ufuklara varılmasını sağlayan sınır hattı, Amerikalı kâşif ya da öncülerin oluşturduğu toplumun karakterini, Avrupalı akrabalarının eski ve köhnemiş alışkanlık, kurum ve adetlerinden farklılaşmasını sağlamaktadır. Bizde de Osmanlı kuruluşuna, “uç toplumuna” dair tartışmaları esinlemiş olan bu tez, Amerikan istisnailiğini açıklamakta uzun süre oldukça popüler olmuştur. Turner, 19. yüzyılın sonunda bu tezi ortaya attığında, Amerika’ya dinamik ve yenilikçi karakterini kazandıran bu sınırın kapanmaya başlamasından ve sınır deneyiminin son bulmasından endişe ediyordu. Bu noktada hızla Interstellar’a dönecek olursak Nolan’ın filmi de “sınırın” artık nihai olarak kapandığı düşünülen bir dünya tarihsel anda başlar. Filmin ilk bölümünde tasvir edilen koşullar erişilecek, fethedilecek yeni sınırlar ortadan kalktığında Amerikan/insan karakterinin nasıl bir aşınmaya yüz tutuğunu göstermektedir. Cooper ve arkadaşlarının bilinemeze yaptıkları keşif yolculuğuysa insanlığın ufkunda tekrar ucu açık sınırların belirmesine yol açacaktır. Zaten filmde “vahşi batıya” ilişkin bu sınır mefhumu, yaşamın mümkün olabileceği gezegenlere ulaşıldığında dikilen ABD bayrakları ya da Satürn halkalarında inşa edilmiş yerleşimi koruyan askerlere “ranger” ismi verilmesi türünden göndermeler aracılığıyla akla getiriliyor. Bu anlamıyla Interstellar’ın bilim kurgunun bir alt türü olan uzay westerninin (space western)  temalarını bolca kullandığı söylenebilir. Uzay westerlerinde sıkça vurgulanan bir tema uzayın aslında nihai ve sonsuz “sınır” olduğudur. Bu anlamda Intersteller’da da Cooper sayesinde artık insanın önünde açılan uçsuz bucaksız sınırlar onun sürekli genişleme, yeni ufukları fethetme ihtiyacını nihai olarak tatmin edecektir.

Interstellar, insanlığın doğayla ilişkisinde temel bir değişikliğe gitmeden, bugünkü biçimde varolmaya devam edebileceğini, arkasında koskoca bir dünyayı “enkaz” olarak bıraksa bile yeni dünyaları fethederek yola devam edebileceğini vurguluyor. Yaşadığımız gezegenle barışmaktansa, bir enkaz haline “getirdiğimiz” yuvayı onarmaya çalışmaktansa yeni bir ev bulmanın, onu fethetmenin tutkusunu öne çıkarıyor. Bu anlamıyla günümüz ekolojik krizinin, insanlığın mevcut üretim ve tüketim ilişkilerinde ve egemen toplumsal örgütlenme biçiminde radikal bir değişikliğe gitmeden, teknolojik çözümlerle aşılabileceği inancıyla tam olarak örtüşüyor. Kapitalist modernleşme sürecinin şekillendirdiği mevcut toplumun ilerlemeye ve teknolojinin gücüne sarsılmaz inancını, teknolojinin fetişleştirilmesi, adeta seküler bir dine dönüşmesi sonucunda insan toplumunun doğal sınırları teknolojik inovasyonlarla aşabileceğine ya da hiç olmazsa öteleyebileceğine ilişkin yersiz iyimserliğini paylaşmakta. Kısacası Interstellar, o tüm cafcaflı bilimsel jargonunun arkasında insanlığın seçilmiş tür (ya da ABD özelinde konuşacaksak seçilmiş ulus) olduğunu, önüne çıkacak sorun ve doğal kısıtları en nihayetinde bir şekilde aşabileceğini vaz ediyor. İnsanın ekolojik ve toplumsal ilişkilerinde köklü bir paradigma değişikliğine gerek olmadığı, doğayı yönetilebileceğini ve üzerinde denetim kurarak ona galebe çalabileceğini savunuyor. Hatta en nihayetinde Tanrı, Kader ya da beşinci boyutun sırlarına vakıf insanüstü varlıkların müdahaleleriyle kurtarılacağımızı, mucizevi çözümlere bel bağlamakta beis olmadığını aktarıyor. Sözün özü, toplumsal örgütlenmesi aracılığıyla üzerinde yaşadığı gezegeni, sinema perdesinde değil gerçek hayatta hızla bir enkaza çeviren insanlık açısından iç ferahlatıcı olmakla birlikte, onu uçuruma sürüklenmekten alıkoyamayacak bir sonla hikâyesini nihayetlendiriyor.

Bulunduğu kategori : Ruhun Gıdası

Yazar hakkında

İlgili Yazılar