“İnsanların çocukları”: Kornilovcu zamanlarda devrimci siyaset -

 

İyi bilimkurgu bize, aslında pekâlâ mümkün olabilecek, yani “gelebilecek bir geleceğe”, her şey olduğu gibi kalır, her şey olduğu gibi devam ederse karşı karşıya kalmamızın hiç de olasılık dışı olmadığı yakın ya da uzak yarınlara dair hikâyeler anlatır. Örneğin Yıldız Savaşları (Star Wars) serisi, tam da bu nedenle “soy” bir bilim kurgu örneği sayılamaz. Zira o, “uzun zaman önce, çok çok uzak bir galakside” diye başlayan ve bugünün dünyasıyla olumlu ya da olumsuz herhangi bir rabıta kuramayacağımız bir masal dünyasına (pardon, evrenine) dairdir.

Bilimkurgunun illa “kötümser” olması, bugünkünden daha olumsuz bir dünyayı tasvir etmesi şart değildir. Mesela Gene Roddenberry’nin orijinal Uzay Yolu (Star Trek) dizisi, günümüzle kıyaslandığında çok daha iyimser bir zaman aralığı sayılabilecek 1960’ların ortasında çekilmeye başlanmıştı ve belki de bundan ötürü seride karşımıza,  insanlar ve türler arası uyum, barış ve rasyonel ilişkilerin hâkim olduğu bir gelecek, bilimsel keşif (ve elbette fetih) ruhunun hâkim olduğu maceralar çıkması anlaşılırdır. Yani gelecek güzel günleri, “motorları maviliklere sürdüğümüz” yarınları anlatan bilim kurgu örnekleri pekâlâ olabilir. Yeter ki geleceğe dair bugünden, bugünün eğilim ve dinamiklerinden hareketle kurulan tutarlı bir projeksiyon söz konusu olabilsin.

Ancak açıkçası, bilimkurgu “karanlık”, daha doğrusu disütopik bir mahiyet kazandığı oranda etkili bir siyasal eleştiri mecrası halini alır. Çünkü o zaman tarihin asla safımızda yer almadığını, tarihin mevcut haline, “olağan” akışına bırakıldığı takdirde “felaketin” kaçınılmaz olduğunu anımsatan bir işaret fişeğine dönüşür. P.D. James’in aynı adlı karşı ütopyacı romanından uyarlanıp Alfonso Cuarón tarafından yönetilen 2006 tarihli İnsanların Çocukları (Children of Men) filmi, işte tam da bu bakımdan, yani bugünün siyasal ve sosyal tahakküm ilişkilerinin olduğu gibi kaldığı takdirde mümkün olacak bir yakın geleceği konu edindiği için çok güçlü bir bilimkurgu örneği sayılabilir.

Film 2027 yılında geçer. İki on yıldır bilinmeyen bir nedenden ötürü dünya üzerinde yeni doğum gerçekleşmemekte, insan nüfusu giderek yaşlanmakta, insan uygarlığı topyekûn yok oluşa yaklaşmaktadır. Batı dışı dünyada tam bir kaos yaşanırken “kaçak” göçmenler biraz daha iyi bir yaşam umuduyla Birleşik Krallığa akın etmektedir. Hükümetse mevcut siyasal ve toplumsal eşitsizlikleri muhafaza etmek adına göçmenlere karşı ırkçı, baskıcı politikalar uygularken tam bir polis devletine dönüşmüştür. Bu arada Londra’nın ve dünyanın sokaklarında nedeni ve faili tam olarak bilinmeyen bombalar ardı ardına patlamaktadır.

Children of Men’in yok oluşun eşiğindeki dünyasını tahayyül edilebilir kılanın bizim dünyamız olduğunu söylememe gerek yok herhalde. Göçmenlerin toplama kamplarına tıkılması, sınıfsal ve coğrafi eşitsizliklerin derinleşmesi ve bu duruma karşı çarpıtılmış bir kör şiddetin yaygınlaşması, ırkçılığın hemen her köşede hortlaması, ekolojik kriz, polisin ordulaşması, siyasal otoriterleşme hep bizim dünyamızın artık “sıradan” gerçekleri. Yunanistan’ın kara sınırlarının bir duvarla çevrilmesi ya da denizden gelen mültecilerin suya atılması önerilerinin resmi olarak yapılabildiği, Türkiye’nin göçmenler için açık bir toplama kampına dönüştürülmesinin “Avrupai” bir çözüm diye pazarlandığı, Danimarka’ya ulaşan göçmenlerin kişisel eşyalarına el konduğu bizim dünyamızla göçmenlerin Abu Ghraib ile Birkenau kırması toplama kamplarına tıkıldığı filmin dünyası arasında öyle uçurum falan yok. Londra sokaklarında tanklar, daha geçen aylarda Brüksel ve Paris’te benzer görüntülere şahit olunca artık o kadar da yabancı gelmiyor. Sur ya da Cizre’yi hatırlatmaya bile gerek yok. Sözün özü, Children of Men bizim dünyamızın belli eğilimlerini mantıki sonuçlarına ulaştırarak bize cidden olası bir karanlık gelecek portresi sunmaktan başka bir şey yapmıyor.

Bundan on yıl önce gösterime girip bundan on yıl sonrasına dair olan bir filmden bahsetmem mazur görülsün. Ege’de yaşanan kitlesel mülteci ölümlerine, Avrupa’nın başlıca ülkelerinde göçmen karşıtı “önlemlerin” tavan yapmasına ya da dünyanın dört bir yanında artık bir “rutine” dönüşen bombalı saldırılara dair haberleri okudukça Children of Men filmini hatırlamamak elde değil. Ancak film esas itibariyle şu son hafta gündeme gelen bir gelişme sebebiyle yeniden anmaya değer. Herhalde hemen herkes bir biçimde takip etmiştir: Fetüslerin kafatası ve beyinlerini tahrip edip bebeklerin prematüre doğmalarından (mikrosefali) sorumlu olan Zika salgınının yayılması, Amerika kıtasında adeta bir paniğe yol açmış durumda. Yapılan tahminlere göre sene sonuna kadar bütün kıtaya yayılıp dört milyonu aşkın insanı etkilemesi beklenen salgın nedeniyle Ekvador, El Salvador, Kolombiya hükümetleri ülkedeki kadınlara önümüzdeki bir iki yıl hamile kalmamalarını öğütlüyor. Başta Brezilya, kıtanın bir dizi ülkesinde ordu, Zika virüsünü taşıyan sivrisineklere karşı seferber olmuş durumda. Kimileri Zika salgınının nüfus artışını kontrole dönük bir entrika olduğuna dair komplo teorilerini şimdiden tedavüle sokmuş durumda. Sanki dünyamız Children of Men’in sunduğu gelecek tasavvuruna daha da benzemeye, onu illa yakalamaya çalışıyor.

Aslında Zika bilinmiyor değildi. 1947 yılında keşfedilen virüs, yakın zamanlara kadar esas itibariyle Orta Afrika ve Pasifiklerdeki Polinezya adaları gibi virüsün taşıyıcısı olan sivrisinek türlerinin yaşayabileceği kadar sıcak ve nemli alanlarla sınırlı bir fenomenmiş. Zika’nın birden bire yaygınlaşması, çoğu gözlemciye göre, küresel ısınmanın virüsü taşıyan sivrisinek türlerinin yaygınlaşma ve çok daha geniş coğrafyalarda çoğalarak kalıcılaşması dolayısıyla söz konusu oluyor. Yani (mevcut toplumsal üretim ilişkilerinin ürünü olduğunu hatırlatmama herhalde gerek olmayan) iklim krizinin tetiklediği bir epidemiyle karşı karşıyayız. Üstelik bu daha sadece başlangıç. Benzer örneklerin artması, hiç de uzak bir ihtimal değil.

Kornilovcu tehdit ve yenilgi

Zika’dan Children of Men’e dönelim. “Kahramanımız” demeye bin şahit isteyen, aslında tipik bir anti-kahraman olan filmin baş karakteri Theo Farron, eskiden ünlü bir siyasal karikatürcü olan yakın arkadaşı Jasper Palmer’la muhabbet ederken, “kısırlık ortaya çıkmadan önce de çok geçti, her şey berbat olmuştu” diye söylenir. Neden geç olduğunu, her şeyin nasıl berbat olduğuma dair bir şey söylemez Theo. Ama arkadaşı Jasper’ın evi, mevcut halin müsebbibinin kim olduğuna dair ipuçlarıyla doludur. Evin hemen her köşesinde Irak’ın işgaline karşı eylemlerin afişleri, rozetleri, 1990’ların sonu ve 2000’lerin başındaki küreselleşme karşıtı hareketin sembolleri vardır. Jasper’ın eşi (yine duvara iliştirilmiş bir gazeteden göz ucuyla okuruz) polis işkencesi sonucunda paralize olmuştur. Aslında Theo da sonradan hayal kırıklığına uğrayarak sinik bir memura dönüşen eski bir politik eylemcidir. Yani Theo ile Jasper, yenilmiş bir eylemci kuşağının mensuplarıdır. Onların mağlubiyeti dünyanın o karanlık halinin müsebbibi olmuştur. Onların yenilgisiyle daha kısırlık gelmeden her şey zaten “berbat olmuştur”.

Theo ile Jasper’ın yenilgileri bizlere çok uzak değil. Biz tam da onların olası zafer ve mağlubiyetlerinin çağında yaşıyoruz. Aslında Arjantinli devrimci Marksist Nahuel Moreno’nun zamanında dediği gibi, “Şubatların”, yani büyük toplumsal kabarışların, ayaklanmaların, hatta devrimlerin “Ekimlere”, yani toplumsal ve siyasal güç dengelerinde kalıcı olabilecek köklü değişimlere ulaşamadığı bir dünyada yaşıyoruz. Gerçi Moreno bu durumu işçi sınıfının devrimci liderliklerden yoksun olması anlamında, dar manada bir “önderlik krizinin” sonucu olarak görüyordu. Oysa bugün böyle kısıtlı anlamda bir “önderlik kriziyle”, yani sınıf hareketinin ve toplumsal mücadelelerin rotasının devrimci bir kopuşa doğru yönlenmesini sağlayacak siyasal iradenin (“liderliğin”) ne olması gerektiğine dair bir sorunla karşı karşıya değiliz. Çağımızın “önderlik krizi”, 1-) doğrudan doğruya işçi sınıfı hareketinin bir tarihsel döneminin kapanmış olmasıyla, ezilenlerin karşı karşıya kaldıkları yenilgilerin altından kalkamamış, toparlanamamış ve dolayısıyla genel bir dağınıklık içerisinde olmasıyla ve 2-) sosyalist siyasal ve sosyal örgütlülüğün son otuz yılda yaşadığı muazzam gerileme ve kapitalizme bütünsel bir alternatif fikrinin yaşadığı inandırıcılık kriziyle bağlantılı.

Yani çok daha “geniş” bir içeriği olan bir “önderlik kriziyle” karşı karşıyayız. Emekçilerin bir sınıf olarak eyleyebilme kudretinin alabildiğine törpülenmiş olduğu, komünizmin ciddi bir itibar ve meşruiyet yitimine uğradığı bir devirde her büyük kabarış, kalıcılaşamadan hızla geri çekiliyor, bastırılıyor, soğuruluyor. Mısır’da yaşanan o muazzam devrimci kalkışmanın geçenlerdeki beşinci yıldönümünde “devrimin mezar kazıcılarının” muzaffer şişinmelerini hatırlamak yeter. Bu nedenle “Ekimle” tamamlanmamış, kesintiye uğramış her “Şubat”, Kornilovculuk tarafından ezilme tehdidiyle karşı karşıya kalıyor. Lavr Kornilov malum, Eylül 1917’de devrimi ezme girişiminde bulunan ve işçi sınıfının birleşik seferberliği sonucunda muvaffak olamayan bir Rus subayıydı. Daniel Bensaid’in hatırlattığı üzere topyekûn ayağa kalkmış Rusya’da Bolşevizmin alternatifi Kerensky ya da bir burjuva demokrasisi, bir tür demokratik “normalleşme” falan değildi. Bolşevik devriminin olası tek alternatifi, Kornilov tipinde bir şiddetli karşı-devrimden, proto-faşist bir reaksiyondan başka bir şey olamazdı.

Siyasal ve sosyal istikrarsızlığın kural halini aldığı günümüzde de benzer bir durumla karşı karşıyayız. Sarkaç her sola savrulduğunda, onu o solda tutacak bir “Ekim” cereyan etmeyince aynı şiddet ve hızla sağa savrulması adeta kaçınılmaz oluyor. Clara Zetkin, zamanında, Mussolini faşizminin devrimi gerçekleştiremeyen İtalyan işçi sınıfına kesilmiş bir ceza olduğunu söylemişti. İşte günümüzde de kalıcılaşamayan, güçler dengesinde ezilenler lehine değişimler yaratamayan her toplumsal kabarış, her devrimci kalkışma böylesi bir “cezayla” karşı karşıya. IŞİD mesela tam da Zetkin’in bahsettiği türden bir “ceza”. Kısacası, ahir zamanların Kornilovcu reaksiyonu evrenselleşiyor, siyasal ve sosyal güç dengelerinde kalıcı dönüşümlere yol açmayan her radikalleşme-siyasallaşma dalgasının ardından daha da sert bir biçimde gündeme geliyor. Türkiye’de Gezi direnişini yaşamış bizlerin içerisinde bulunduğu geri çekilişi de bu reaksiyonla izah etmek mümkün.

“Reaksiyon” yaşadığımız bu zor zamanları tarif etmekte bilinçli olarak seçilmiş bir tabir. Zira “tarihsel” sıfatını hak eden mutlak, geri döndürülemez ya da sonuçları ancak çok uzun zaman sonra telafi edilebilecek bir yenilgiyle karşı karşıya olduğumuz söylenemez. Burjuva siyasal mimarisini uluslararası ölçekte kırılganlaştıran koşullar (kapitalist kriz ve emperyalist sistemdeki hegemonya bunalımı) ile inşa halindeki AKP rejiminin iç çelişki ve ihtilafları oldukları yerde duruyor. Dolayısıyla direniş, bu otoriter reaksiyonun derinlik ve vadesini belirleyecek belirleyici bir etken olmaya devam ediyor.

Gezi ve sonrasındaki mücadeleler içerisinde yer almış, sokağa çıkmış, siyasallaşmış geniş kitleler buharlaşmış değil. Küçümsenmemesi gereken bir geri çekilişle karşı karşıya olsak da yakın dönemdeki önemli mücadeleler içerisinde edinilmiş kolektif siyasal deneyimler ortadan kalkmış, yitip gitmiş değil. Yaşanan moral dağınıklık ve korku bir nebze olsun aşılabildiği takdirde yeniden gün yüzüne çıkmayı bekleyen ciddi bir öfke, bir dip akıntısı olarak varolmayı sürdürüyor.

Ancak hayale kapılmayalım. Karşı karşıya olduğumuz geri çekilişin kalıcılaşması, kısmi yenilginin mutlak bir mağlubiyete dönüşmesi, bize kesilen “cezanın” çok büyük olması anlamına gelecek. Children of Men filminde Theo ve Jasper’ların yenilgi ve hayal kırıklığının üzerine kurulan gelecek kadar pahalı bir ceza. Hareket etmezsek, hep birlikte eylemezsek her şeyin olduğu gibi kalacağı, hatta yüksek bir ihtimalle daha da kötüye gideceğine dair bir “kötümserliğe” sarılmaktan imtina etmemeliyiz. Yoksa geleceğimiz 1973 tarihli, Richard Fleischer’ın yönettiği Soylent Green’den farklı olmayacak. Yoksulluk ve ekolojik krizin toplumu hem metaforik hem de (spoiler vereyim) gerçek anlamda kendi kendini yemeye sürüklediği bir toplum. Children of Men 2027’de, Soylent Green 2022’de geçiyordu. Zamanımız az…

Bulunduğu kategori : Aklın Belası

Yazar hakkında

İlgili Yazılar