İmge Üretimi ve Egemen Üzerine – Emin Çelik -

 

İmge üretimi ve “aurası” egemen tarafından hep çok başarılı kullanılmıştır. Tarih boyunca “uzlaşmaz” imge üreticileri veya sanatçılar çıksa da bu savaşta belli çatlaklar yaratmaktan öteye gidememişlerdir. Bunun nedenine baktığımızda egemenin imge inşa ederken uyguladığı yöntemlerde ne kadar başarılı olduğu gözümüze çarpar.

Egemen sınıf imge üretirken yine sanatçıları kullanır ve genelde tarihe, köklere veya klasik olana dönme eğiliminde kurar kendi inşasını. Barok’un yükselişine karşı eski gelenekle Vatikan’ın Rönesans ile pürizmi dayatması, arzuyu ve iştahı pompalanmasından, günümüzde militarizmden kök alan faşist imgelerin hortlamasına veya Türkiye’deki imge üretiminin Neo-Osmanlıcı bir temeli olmasına kadar hep benzer eğilimde olduğunu görürüz. Buna karşın “uzlaşmaz” imge üreticilerinin pek başarılı olduğu söylenemez. Zafere en yakın olaylardan biri devrimden sonra Rusya’da gerçekleşmiştir. Tarihte ilk defa sanatın iktidarı sanatçılara verilir. Rus avangardları yeni bir dünyanın yeni imgesini inşa etme iddiasıyla yola çıkarlar fakat devrimin ihaneti burada da tezahür eder.[1] Bunun gibi 1871’de veya 68’de olduğu gibi çatlak yaratmaktan öteye geçilememiştir. Sistem, üretilen devrimci potansiyel taşıyan imgeleri tekrar kendi tarafına çevirmiştir. Özellikle 68’den sonra patlayan plak endüstrisi buna güzel bir örnek olabilir. Devrimci potansiyel taşıyan The Doors ya da Rolling Stones gibi imge üreticilerinin üretimleri dev bir pazara dönmüştür.

Günümüze gelindikçe imgenin inşasının ve yeniden üretiminin etkileri de artmaktadır. Modernizm bağlamında on dokuzuncu yüzyıl başlarında fotoğrafın ve ardından 1860’ta filmin icadıyla görsel gelenlerde ciddi bir değişim başlamıştır. Bunu takiben 1980’ler ve 90’larda dijital görüntünün gelişmesiyle elektronik teknoloji, bilgisayar aracılığıyla ve sayısal-yoldan imge üretimi ve sanal mekan çağı gelerek bu etki alanını genişletmiştir. İktidarda bu silahları ustalıkla kullanmakta hep bir adım önde olmuştur. Peki egemen nasıl bu kadar başarılı olur? İronik bir şekilde Brecht’in, Lukacs’ın bize önerdiği yöntemleri[2] bize nasıl doğrultur? Emperyalist ülkelerin bir çok imge üretim tekniğini kullanarak bunu çok iyi başardığı aşikar. Peki Türkiye’de durum nasıl? 2018’de ANAMED’de  Ahmet Ersoy ve Deniz Türker’in küratörlüğünü yaptığı “Fotoğraf ve Osmanlı Köklerinin Yeniden Keşfi” sergisi bu durumu deşifre eder nitelikteydi. Sergi II. Abdülhamit’in görevlendirdiği aralarında fotoğrafçılar ve ressamların bulunduğu bir ekibin Bursa ve Bilecik çevresinde yaptıkları bir arşiv çalışmasını ve bu serüveni gözler önüne serer. II. Abdülhamit bu keşif gezisinden 1 yıl önce 1885 senesinde Hüdavendigar eyaletinde Ertuğrul adında bir sancak oluşturuyor. Keşif gezisinde belgelenen kasabalar, köyler bu sancağın parçası olan mekanlar. Yani önceden belirlenmiş olan bu keşifle ulusal kimliğin yeniden oluşturmak amaçlanmakta ve bunu yaparken imge üretim araçları ve imge üreticileriyle bunu başarmakta. Ulusal bir kimliği oluştururken bunu imgesini muğlak, tarihin karanlık bir noktasından, yani istediği gibi eğip bükebileceği yerden inşa ediyor. Egemen, günümüze de baktığımızda yine tarihi ve kendi imgesini rahat inşa edebileceği yere yönelir. Muğlaklığın bol olduğu Ertuğrul dönemini ve sancağını sahiplenir, imge inşasını yine yeni üretim teknikleriyle, dizilerle kurar. Hatta bu etki o kadar geniş alanda etki eder ki sadece baltayla dizi izleyen kendi işçi sınıfı değil, Maduro’nun Ertuğrul dizisindeki yüzüğü ve kayı boyunun bayrağıyla çekilmiş fotoğrafları ironik bir şekilde gözümüzün önüne gelir. Medyanın olanaklarını kullanarak militarizm  pompalayan, yeni savaşçı Türk imgesi inşa eden dizilerden, mimariyi kullanarak Osmanlı mimarisine öykünen saraylara, camilere, alışveriş merkezlerine hatta Yedi Tepe Bienali adı altında güncel sanat üretim tekniklerine kadar birçok alanda bu kökten beslenme ve etkili kullanmayı imge inşa ederken uygular. Buna karşın biz ne yapmalıyız peki?

1990’lı yıllarda sanat, izleyici, mekan ve nesne ile kurduğu ilişki biçimleri, sosyopolitik konumu ve özellikle bienaller etrafında gelişen güncel pratiklerin topluma dokunamaması ve anlam sorunu gibi tıkanma noktaları çerçevesinde tartışmalara neden olmuştur. Bu tartışmalar “kamusal alanda sanat” başlığı altında kolektif üretim ve proje eksenli, daha çok eylem ve süreç odaklı örgütlü oluşumların çoğalarak öne çıkmasını sağlamıştır. Fransız eleştirmen Bourriaud,1998 yılında yayımladığı İlişkisel Estetik isimli kitabında,”90’lı yılların sanatında izleyici-yapıt ve sanatçı arasındaki ilişkilerin karşılıklı birlikteliğine ve ilişkiselliğine bağlı olduğunu” öne sürmüştür.[3] Bu çıkarım bize büyük bir çözüm yolu işaret etmekle birlikte büyük oranda kamusal alanla ilişkili çabalarla sınırlı kalmıştır. Öte yandan alternatif denemeler “Yeni Medya” fetişizmini hortlatmıştır. Yapmamız gereken belki de egemenin yöntemlerini iyi deşifre etme ve onun militarizm ve savaş kokan imgelerine karşı barışı örgütleyen imgeler inşa etmektir. Sorunun kesin bir cevabını bulmak zor ama barış istemenin suç olmadığı bir dünya inşa etmek için imgesini de inşa etmenin  bir yolunu bulmamız gerekir.

 

“Barış, insandan yana olan tüm çabaların, tüm üretimin, yaşama sanatını da içermek üzere tüm sanatların temelidir.” Bertolt Brecht

 

 

 

 

[1] Ayrıntılı bilgi için bakılabilir “Sanatın İktidarı” iletişim yayınları.

[2] Ayrıntılı bilgi için bakılabilir, ” Estetik ve Politika” iletişim yayınları.

[3] Ayrıntılı bilgi için bakılabilir, ” İlişkisel Estetik” bağlam yayınları.

 

Bulunduğu kategori : Başlangıç Yazıları

Yazar hakkında