İklim krizi, bir “çıkış” stratejisi ve ekososyalist alternatif -

İklim krizinin gelecek kuşakları ilgilendiren uzak gelecekteki muhayyel bir sorun olduğuna ilişkin algı dünyanın farklı noktalarında yaşanan ve sıklığı giderek artan iklim değişimi kaynaklı felaketlerle yanlışlanıyor. Bugün insanlık, giderek daha da hızlı bir biçimde iklim krizinin öngörülemez sonuçlarıyla karşılaşıyor. Eylül 2013’ten Nisan 2014’e üç aşamada açıklanan 5. Hükümetlerarası İklim Değişimi Paneli (IPCC) raporu eğer iklim krizine karşı önlem alınmazsa yüzyıl sonunda yeryüzü ortalama yüzey sıcaklığında 3-5 derecelik bir artış öngörmekte. Diğer bazı önemli iklimbilimciler ise aynı yükselişi çok daha hızlı biçimde, yüzyıl ortasında 2-4 derece olarak öngörmekte. Bu oranda bir sıcaklık artışının okyanus seviyesinde bir metrelik, hatta Batı Antarktika buz tabakasının çöküşü katmerlenirse 3 veya 5 metrelik yükselişe sebep olacağı ve böylelikle küresel ölçekte yüz milyonlarca insanı yerinden edebileceği tahmin ediliyor.Bu düzeyde bir sıcaklık artışı sayısız canlı türünün ortadan kalkmasına yol açmanın yanında tarımsal verimlilikte aşırı düşüşlere, zaten halihazırda büyük basınç altında olan temiz su kaynaklarında ciddi tükenişlere, kuraklık ve yoğun yağışlar sonrası seller, fırtına ve tayfun gibi aşırı hava olaylarının sayı ve sıklığında büyük artışlar anlamına gelecek.
İklim değişiminin kontrolden çıkmaması için yeryüzü ortalama sıcaklığındaki artışın, endüstri öncesi dönemden 2 derece yükseklikte sınırlandırılması iklim müzakerelerine katılan 140 ülke tarafından hiç olmazsa kâğıt üzerinde benimsenen bir hedef haline gelmişti. Son zamanlarda giderek daha fazla iklimbilimciyse bu artışı 2 dereceyle sınırlama hedefinin bile riskli olduğunu ve bu hedefin iklim değişimini oldukça tehlikeli boyutlara taşıyarak kontrolden çıkarabileceğini ifade etmekte. James Hansen gibi önemli iklimbilimciler alışageldiğimiz, medeniyetin filizlendiği koşulları muhafaza edebilmek için atmosferdeki karbon birikiminin 350 ppm (parça/milyon) oranına düşürmek gerektiğini savunurken bu oran çoktan 400 ppm’i aşmış durumda (atmosferde en son üç milyon yıl (!) önce var olan bir oran). Emisyon indirimine ilişkin söylenen tumturaklı sözlere, çekilen nutuklara rağmen gerçekte, her geçen yıl sera etkili gazların salımında yeni rekorlara imza atılıyor.
Yeryüzü iklim sistemi birçok doğal sistem gibi doğrusal olmayan bir sistem. İklim değişiminin, bir süre sonra okyanuslarda depolanmış karbondioksit ve metan gazlarının atmosfere karışması veya kutuplardaki buz kütlelerinin erimesiyle yeryüzünün güneş ışınlarını yansıtma kapasitesinin (albedo etkisi) azalması gibi pozitif geri besleme mekanizmalarının devreye girmesiyle kontrolden çıkması olasılığı bilim çevrelerinde ciddi endişe yaratıyor.Böylesi bir gelişme yeryüzü sıcaklığının içinde bulunduğumuz yüzyıl sonunda çok daha üst seviyelerde sabitlenmesi anlamına gelecek. Halihazırda yeryüzü ortalama sıcaklığı endüstri öncesi dönemden 0,8 derece daha yüksek. Dolayısıyla belirlenen bu hedefi aşmamak için 1,2 derecelik bir artışın üzerine çıkmamayı sağlayacak küresel ve bağlayıcı bir emisyon indirimine gidilmesi zorunlu.

Boşa geçen yıllar
Bu yakıcı betimlemelere ve aciliyet durumuna rağmen egemen küresel aktörler yaklaşan felakete karşı “treni sallamakla” yetinmekteler. BM’nin öncülüğünde 30 yıllık bir maziye sahip olan iklim müzakereleri tek kelimeyle başarısızlıkla sonuçlanmış ve dönüşüm için gerekli olan kritik zaman aralığı iyice daralmış durumda. İklim değişimi üzerine uluslararası siyasetin ürettiği onca edebiyata rağmen küresel ısınmanın müsebbibi olan sera gazı emisyonları halihazırda 1990 yılına kıyasla yüzde 61 oranında artmış durumda.
BM iklim müzakereleri 1992 yılında Rio’daki Dünya zirvesinde imzalanan BM İklim Değişimi Çerçeve Konvansiyonu ile başlamıştı. Taraflar arası Konferansların (COP) ilki ise 1995 yılında Berlin’de gerçekleştirildi. İki yıl sonra, 1997’de iklim değişimini önlemede ilk uluslararası somut adım olarak değerlendirilen Kyoto Protokolü imzalandı. Buna göre imzacı 42 gelişmiş ülke, 2012’ye dek sera gazı emisyonlarını 1990 yılı düzeyinin ortalama yüzde 5’i kadar azaltma taahhüdünü vermişlerdi. Kyoto yetersiz emisyon indirimi hedefleri bir yana, karbon ticareti gibi piyasa temelli mekanizmaları iklim müzakerelerinin parçası kılmasıyla oldukça eleştirilmişti. Yine de iklim krizine ilişkin ilk uluslararası anlaşma olması ve gelişmiş kuzey ülkelerinin iklim krizinin ortaya çıkışındaki tarihsel sorumluluğunu tespit eden “ortak ama farklı sorumluluk” ilkesinin telaffuz edilmesi bağlamında önem taşımaktaydı. Bahsi geçen “faklı sorumluluğa” ilişkin bir örnek vermek gerekirse ABD toplam tarihsel karbon diyoksit emisyonlarının yüzde 27’sinden sorumluyken nüfusu ABD’nin üç katı olan Çin ise yüzde 10’luk bir sorumluluğa sahip. Öte yandan Kyoto Protokolü hiçbir zaman tam manasıyla küresel bir uygulanabilirliğe sahip olmadı zira ABD başta olmak üzere bir dizi ülke Kyoto’yu imzalamaktan ısrarla kaçındılar.
Kyoto Protokolü 2012’de yürürlükten kalktı ve yerini alacak uluslararası bir anlaşma 2009’daki başarısızlığıyla tarihteki yerini alan Kopenhag zirvesi sonrasında henüz ufukta gözükmüyor. 2015 yılında Paris’te gerçekleştirilecek 21. COP’da iklim değişiminin etkilerini sınırlayacak, bağlayıcı bir emisyon indirimini içeren bir anlaşma umudu olası görünmüyor. Küresel sistemin efendileri iklim krizine yanıt üretecek yapısal dönüşümleri gerçekleştirmekten aciz olduklarını ve böylece yoksulları ve yeryüzündeki canlı türlerinin önemli bölümünü ekolojik kriz karşısında kendi kaderine terk ettiklerini defalarca kanıtladılar. Mevcut siyasi-iktisadi sistem ve onun temsilcileri sorunu görmezden gelerek, küresel eşitlik ve adalet ilkelerine dayalı bir yanıtın verilmesini önleyerek insanlık ve canlı yaşamının tümünü tehlikeli bir rotaya sürüklüyor. Sorunun vehameti karşısında atılmayan her adım insanlığın iklim krizi ile başa çıkabilme ihtimalini azaltıyor, çıkış kapısını daraltıyor.
Üstelik iklim kriziyle mücadelede piyasa mekanizmalarına verilen öncelik de sorunu yaratan mantığın, sorunun çözümüne ne ölçüde katkı sunabileceği sorusunu gündeme getiriyor. Bu anlayış, sınırlı bir dünyada sonsuz büyümeye ilişkin kapitalist hülyanın egemenliğini asla sorgulamıyor. Aksine iklim krizinin çözümünü doğanın korunmasıyla sermayenin bitimsiz kâr açlığını bütünleştirebilecek bir simyacılık formülünde arıyor. Ekolojik krizden çıkışı sermayenin doğa üzerindeki tahakkümünün katmerlenişinde arıyor. Son olarak Rio+20 zirvesinde gündeme getirilen sözde “yeşil ekonomi” ile ekosistemlerin korunması adına doğanın tüm süreç ve fonksiyonları sermaye birikim sürecinin bir parçası haline geliyor. Bu çerçevede artık sadece doğadan devşirilen maddeler değil “ekosistem hizmetleri” olarak adlandırılan doğanın tüm süreçleri sermayenin kâr arayışının nesnesi haline girmiş olacak, üstelik doğanın korunması ve “yeşil” ekonomi adına. “Yeşil ekonomi”ye göre geçmişte fiyatlandırılmayan doğal süreçler fiyatlandırılacak. Bunun hâlihazırdaki en yaygın örneği iklim krizine karşı mücadelede bir örnek olarak takdim edilen REDD (Ormansızlaşma ve Orman Bozulması Kaynaklı Emisyonların Azaltılması) uygulaması. Bu uygulama çerçevesinde ormanların sadece karbon tutma işlevine indirgenerek zengin hükümet ve büyük şirketler tarafından “denkleştirme mekanizması” çerçevesinde kirletme hakları elde etmek için alınıp satılmasına ve bir ağaç tarlasına dönüşmesine hizmet edecek. Hasılı sermaye yine muazzam bir “nicelleştirme” mekanizması olarak işlemekte. Sermaye egemenliğini kurduğu ve tahakküm altına aldığı her toplumsallığı nasıl basitleştirip nicelleştirmekteyse, giderek daha yoğun bir sömürüye tabi tuttuğu doğanın kendisini de basitleştirmekte, nicelleştirmeye tabi tutmakta.
Emisyon indirimine ilişkin kararlı adımların yokluğunda iklim krizini kontrol etmek için giderek gezegen ölçeğinde jeomühendislik projelerine dayalı “B planları” daha sıklıkla telaffuz ediliyor. Bu tür projeler güneş ışınlarını bloke edilmesini sağlamak için stratosfere sülfat aerosolleri salmak ya da okyanusların karbon tutma kapasitesini arttırmak için demir parçacıklarıyla “aşılanması” gibi doğaya, sonu ve yaratacağı etkileri belirsiz, devasa müdahaleleri içeriyor.

Fosil yakıtların altın çağı
Küresel siyasal mimarinin krize yanıt üretmekteki yetersizliğine karbon salınımlarının rekor seviyelerde artmaya devam edişi eşlik ediyor. 21. yüzyılın başı,sera gazı kaynaklı emisyonlarda bir patlamaya tanıklık ediyor.Geride kalan on yılda sera gazı emisyonları önceki üç on yılla kıyaslandığında iki katından fazla bir artış sergilemiş durumda. Elbette bu artışta en önemli pay özellikle elektrik üretiminde kullanılan kömürde. Halihazırda neredeyse yeni bir kömür “baharı” yaşandığı rahatlıkla iddia edilebilir. Bugün küresel ölçekte 1200 dolayında yeni kömür bazlı termik santralin inşası devam ediyor ve 2017’de küresel ölçekte yılda 1,2 milyar ton ilave kömür yakılacağı tahmininde bulunuluyor.En büyük beş kömür üreticisinden biri ve Endonezya’dan sonra en büyük kömür ihracatçısı olan Avustralya ülke içindeki yoğun muhalefete rağmen 2005 yılındaki 231 milyon tonluk kömür ihracatını 2030’a dek iki katına çıkarmayı hedeflemekete. Bu yeni kömür çılgınlığının ön saflarında yer alan ülkelerden birisi de elbette Türkiye. Hükümet elektrik üretiminde kömürün payını yüzde 25’ten yüzde 40’ın üzerine çıkarmayı hedefliyor. Bu bağlamda ülkenin dört bir yanında sayısız kömür ocağı açılıyor ve halihazırda 80 yeni termik santralin inşası gündemde. Bu bağlamda yakın zamanda Soma Yırca’da tanık olduğumuz zeytinliklerin ya da tarım arazilerinin “acele kamulaştırma” gibi uygulamalarla yok edilerek hükümete yakın şirketlerce kurulacak termik santallere peşkeş çekilmesi bu hedefin bir sonucu. Tarımda yaşanan topyekûn tasfiye sonucu oluşan yeni proleterleşme dalgasının kurbanı köylülere ise Soma veya Ermenek’te yaşanan maden facialarında canlarından olacak maden işçisi rolüne itilmek düşüyor. Enerji ihtiyacının yüzde 25’ini yenilenebilir kaynaklardan elde etme başarısını gösteren Almanya’da dahi kömür üretimi artış gösteriyor.
Öte yandan petrol ve doğal gaz üretimi de sermayenin doymak bilmez enerji iştahının itkisiyle sürekli bir yükselişte. Artan talep sektörde şimdiye kadar işlenme maliyeti yüksek veya teknolojik nedenlerle mümkün olmayan kaynakların değerlendirilmesine imkân sağlıyor. Daha birkaç yıl önce hükümetler, şirketler ve enerji analistleri “ucuz” petrol döneminin sonu veya bilinen kaynakların tükenişiyle petrolün giderek azalacağı fikrine odaklanmışken bugün “geleneksel olmayan” çeşitli fosil yakıtların üretiminde bir patlama yaşanmakta. Bu kaynakların başında katran kumundan üretilen petrol geliyor. Kanada’nın Alberta eyaletindeki katran kumundan üretilen günde bir milyon sekiz yüz bin varillik petrolü ABD’deki Meksika körfezindeki rafinerilere ve limanlara taşıyacak Keystone XL boru hattı işte bu dönemi simgeliyor. James Hansen,Keystone boru hattının inşasını iklim değişimini 2 derecenin altına sınırlama hedefini ortadan kaldıracak ve canlı yaşamını kontrol edilemez iklim değişiminin etkilerine maruz bırakacak bir faktör olarak görüyor.İşte bu yüzden de projenin kendisi çok yoğun tepkilere ve yaygın eylemlere neden olmakta.
Bir başka benzer gelişme, yeni teknolojilerin geliştirilmesiyle bir milden daha derin sularda gerçekleştirilen sondaj çalışmaları. Hatırlanacak olursa,Nisan 2010 ‘da BP’nin Deepwater Horizon petrol platformunda gerçekleşen patlama sonucu Meksika körfezinde devasa bir kirlilik oluşmuştu. Bu ‘kazaya’ rağmen derin sulardaki sondaj çalışmaları Atlantik kıyılarına, Gine Körfezi’ne ve güney Çin denizine yayılmış durumda. En önemlisi de küresel ısınmanın etkisiyle giderek buzlardan azade ve ulaşılabilir hale gelmeye başlayan Artik (Kuzey kutbu) bölgesinde ABD, Kanada, Rusya, Norveç ve Danimarka gibi ülkelerce sondaj kuyuları açma planları. Başka gelişmelerle birlikte petrol üretimindeki bu artış (özellikle ABD’deki) Brent tipi ham petrol fiyatını, Haziran ortasındaki 115 dolarlık değerden, Ekim ortasında 85 dolara düşürmüş durumda.
Doğal gazda ise kaya gazı üretimindeki devasa artışla sektörde bir “altın çağ” yaşanıyor. Son on yılda ABD ve ardından Britanya’da doğal gaz üretiminde, hidrolik parçalama olarak adlandırılan sondaj yöntemi sayesinde devasa bir genişleme yaşandı. ABD’de yaşanan bu petrol ve doğal gaz patlamasının ülkeyi enerjide yeniden ‘bağımsız’ hale getireceği yönünde tahminler yapılmakta. Başlangıçta kaya gazının diğer fosil yakıtlara oranla düşük emisyonlu olduğundan hareketle fosil yakıtlar sonrası döneme doğru bir ‘köprü’ oluşturabileceği iddia edilmişti. Fakat son dönemde kaya formasyonlarının kimyasallar ve yüksek basınçlı suyla parçalanıp içerisindeki gazın serbest kalmasına dayanan sondaj yönteminin düşük karbon salınımına sahip olduğu iddiası giderek daha fazla sorgulanıyor. Üstelik süreç, toprağa ve yer altı sularına kimyasalların sızmasına ve hatta çıkarıldığı yerlerde depremlere yol açtığı için yoğun biçimde eleştirilmekte. Ayrıca açığa çıkan metan gazı sızıntıları nedeniyle bu yöntemin de oldukça yüksek emisyonlara sebep olabildiği tespit edildi. Tüm bu olumsuz etkilerinden dolayı ABD, Britanya, Avustralya ve bir dizi Avrupa ülkesinde yeni kaya gazı lisanslarına karşı çok sayıda militan yerel mücadeleler gelişmiş durumda.

Suçlu küresel güney mi?
ABD başta olmak üzere kimi kuzey ülkeleri bağlayıcı emisyon indirimine ilişkin bir anlaşma sağlanamamasında, Çin ve Hindistan gibi güney ülkelerinin hızlı emisyon artışına rağmen, emisyon indiriminde kuzey ülkeleriyle eş düzeyde sorumlu olmak istememelerinin pay sahibi olduğunu savunmaktalar. Halihazırda küresel güney, karbon emisyonlarındaki artışta çok daha yüksek bir orana sahip gözükse de bu artışın en büyük sebebi kuzeyin mal ve hizmet üretiminin önemli bir bölümünü çokuluslu şirketler aracılığıyla üretim ve ekolojik “maliyetlerin” düşük, emeğin örgütsüz ve ucuz olduğu güneye taşımasıdır. Böylece gelişmiş kuzey,emisyonlarının hatırı sayılır bir bölümünü güneye aktarmış oluyor. Başta Çin olmak üzere güneyin üretim merkezlerinin sera gazı emisyonlarındaki payı artarken bu emisyonların önemli bölümü kuzeyin üst orta sınıflarına yönelik mal ve hizmet üretimi ve ihracından kaynaklanıyor.Yani gelişmiş kuzeyin mal ve hizmet üretimini güneye kaydırması iklim krizine ilişkin tarihsel ve güncel sorumluluğunu da güneye yüklemesinin kapısını aralıyor. Üstelik bugün toplam karbon emisyonlarının yüzde 20’sinin üzerinde bir bölümünü oluşturan gıda üretiminin serbestleşmesi, iklim krizinde büyük pay sahibi enerji yoğun endüstriyel tarım ve hayvancılık biçimlerinin yaygınlaşmasına ve egemen hale gelmesine sebep olmakta.Aslında son otuz yılda tarımsal yapıların artan küreselleşmesi ve piyasalaşması sera gazı emisyonları artışınında en büyük sebeplerinden birini oluşturuyor.
İklim değişiminin etkileri eşitsiz olarak yaşanıyor ve yaşanacak. Sermayenin sınırsız büyüme güdüsü ve doğanın döngülerinden bağımsız kısa vadeye odaklı işleyişinin yarattığı iklim krizinin faturası, dünyanın yoksullarına ve canlı türlerine kesiliyor. Son otuz yıldır neoliberal saldırı karşısında toplumsal yapıları kırılganlaşan güneyin yoksullarının iklim değişimi ve ekolojik krizin derinleşmesi sonucu maruz kalacakları basınca direnebilmeleri oldukça zor. Su kaynaklarının daralması, tarımsal üretimin düşmesi, çarpık hiper kentleşmenin yarattığı sorunlar, seller ve aşırı hava olaylarının yaygınlaşması, IMF ve Dünya Bankası kıskacında piyasalaşma ve metalaşma süreçlerinin alabildiğine derinleşmesiyle birlikte bu tür tehditlere karşı direnç kapasiteleri cılızlaşan bu toplumlar için neredeyse bir ölüm fermanı anlamına gelecek. Dolayısıyla iklim krizinin küresel adalet ve eşitlik ilkeleri temelinde çözümünün ilk durağı, gelişmiş kuzeyin iklim krizindeki tarihsel sorumluluğunu kabul ederek küresel güneye “ekolojik borucunu” ödemesi ve kaynak ve teknoloji transferi aracılığıyla güneyin, düşük karbon izine sahip bir yoksullukla mücadele ve temel insani ihtiyaçların karşılanması stratejisi oluşturmasına katkı sunmasıdır.

Bir “çıkış” stratejisi
Ne yazık ki yukarıda kısaca aktarılan tüm bu gelişmeler, radikal bir istikamet değişikliği gerçekleşmediği koşullarda, iklim değişimini 2 derecelik artışla sınırlama hedefini geçersiz kılarak bunun çok daha ötesine geçilmesini kaçınılmaz kılıyor. Araştırmalar mevcut kanıtlanmış fosil yakıt rezervlerinin önemli bir kısmı yeraltında bırakılmaksızın iklim krizinin kontrol edilemez ve geri döndürülemez bir düzeye kilitleneceğini savunmakta.Önümüzdeki birkaç onyıl içerisinde fosil yakıt çağını tamamen bırakmak bu felaketin önüne geçebilecek yegâne yol olarak duruyor.
İşte bu iddialı hedef, yani önümüzdeki birkaç on yıl içerisinde fosil çağının yerini yenilenebilir kaynaklara dayalı yeni bir enerji altyapısına bırakma ihtiyacı bir ‘çıkış’ ya da ‘geçiş’ stratejisi oluşturulmasını zorunlu kılıyor. Bu noktada iklimbilimci Hansen yeryüzü ortalama sıcaklık artışını 2 derecenin altında bir oranla sınırlı tutma hedefinin elde edilmesinde başarılı sonuç verecek bir ‘harç ve temettü’ (fee and dividend) sistemi önerisinde bulunmakta. Bu stratejiye göre fosil yakıt şirketleri, daha kuyunun veya madenin ağzında kolayca uygulanabilecek bir karbon harcı/ücreti ödemekle yükümlü tutulacak. Karbon ücreti/harcı fosil enerji kaynağının atmosfere bıraktığı karbon diyoksit tonu başına dolar bazında sabit bir rakam olarak belirlenecek ve arzu edilen emisyon azaltımını sağlamak için arttırılabilecektir. Bununla birlikte fosil yakıt şirketlerine devletler tarafından sağlanan her türlü sübvansiyon (yılda 750 milyar ile 1 trilyon dolar arasında bir meblağ) da kesilecektir. Fosil yakıt şirketlerinden toplanan bu gelirin tümü nüfusun tamamına kişi başına (her bir çocuk için yarım hisse) olacak şekilde aylık bir hisse olarak dağıtılacaktır. Bu hisseler doğrudan elektronik olarak banka hesaplarına veya kartlarına yatırılacaktır.
Hansen’e göre ABD’de fosil yakıt harcı/ücretinin karbondiyoksit tonu için 115 dolar olarak tespiti, 2007 rakamlarına göre 670 milyar dolar elde edilmesini sağlayacaktır. Bu da her ABD’li yetişkin için yılda üç bin dolar gibi bir rakama tekabül edip, iki çocuklu bir ailenin payına ise yılda 9 bin dolar düşecektir.Fosil yakıt şirketlerinin fiyatları arttırarak, ödediklerini nihai tüketicilere yansıtma çabasıysa bu kaynaklara yönelik talebi azaltacak ve alternatif yakıtlara olan talebi teşvik edecektir. Hansen’e göre bu yaklaşım sayesinde karbon ayak izleri ortalamanın altında olan toplumun büyük çoğunluğu ekonomik olarak net fayda elde edecektir. John Bellamy Foster’a göre Hansen’in çıkış stratejisinin en önemli unsuru ihtiva ettiği sınıf boyutudur, zirabu strateji çerçevesinde emisyonları zaten az olan alt sınıflar kazançlı çıkacaklardır. Halihazırda ABD toplumunun en zengin yüzde 20’lik diliminin karbon ayak izi en altta yer alan yüzde 20’lik dilimin üç katından fazla.İşte Hansen’in stratejisi bu özelliğinden dolayı, işlevsizliği ispatlanmış emisyon ticaretine dayalı “sınırla-pazarla” (cap and trade) sistemine nazaran öne çıkmakta. Çünkü sistem,gelirin tümünün halka dağıtıldığı koşullarda, halkın büyük çoğunluğunun fosil yakıt şirketlerinin karbon için ödedikleri ücretin artmasını destekleyecekleri varsayımına dayanıyor. Aynı zamanda sistemin basitliği ve açıklığı da sınırla-pazarla sisteminin şeffaf olmayışı ve karmaşıklığıyla tam tezat halinde.Dolayısıyla bu sistem adeta karbon ayak izleri ortalamanın üstünde olan üst sınıflardan yoksullar lehine bir yeniden servet dağılımı olarak işlev görecektir. Öte yandan doğrudan fosil yakıt şirketlerinin krizin bedelini ödemelerini sağlaması ve karbon fiyatını arttırarak fosil yakıtlarının tüketimini hızlı biçimde azaltmaya teşvik etmesiyle öne çıkacaktır.
Yukarıda ana hatları aktarılan ‘harç ve temettü’ sistemi Hansen’in iklim krizinden‘çıkış’ stratejisinin temel unsurunu oluşturuyor. Bunun yanında enerji dönüşümünün hangi kaynaklarla gerçekleştirilebileceği sorusunu da yanıtlamaya çalışıyor. Hansen ve çalışma arkadaşlarına göre mevcut konvansiyonel petrol ve doğal gaz kaynaklarının işlenmesi iklim değişimini iki derecenin altına sabitleme hedefiyle son kertede çelişmemekte. Fakat iklim değişimini iki derecenin altında tutacak karbon bütçesini aşmamak için karbon tutma ve depolama teknolojisine sahip olmayan tüm kömür bazlı santrallerin kapatılması ve katranlı kum veya kaya gazı gibi konvansiyonel olmayan, en kirli fosil yakıt biçimlerinin de işlenmeden yerin altında bırakılması zorunlu. Öte yandan stratejinin içerisinde karbon tüketimini azaltmak, tarımsal pratiklerde toprağın karbon depolamasını geliştirecek dönüşümlere gitmek ve küresel ölçekte ağaçlandırmaya başvurmak gibi maddeler de yer alıyor.
Hansen’in ana hatları kısaca aktarılan “çıkış” stratejisinin en önemli boyutu, onun iklim krizine karşı küresel adalet ve eşitlik ilkelerini gözeten ve sınıf ve güç eşitsizliklerini kaale alan bir stratejinin başarı şansının çok daha yüksek olacağını görmesinde yatıyor. Bu sebeple John Bellamy Foster ya da Climate and Capitalism sitesinin yürütücüsü Ian Angus ya da Alan Thornett gibi Marksist ekoloji ve ekososyalist hareket mensupları, bu öneriyi solun tartışmasına değer bulmakta. Foster’a göre Hansen’in stratejisi bilinçli olarak “sermaye rejiminin kabul edebileceğinin azamisini” ve “topyekûn felaketten kurtulmak için gerekli olanın asgarisini” temsil etmekte. Üstelik plan ancak küresel ölçekte işlemesi halinde başarı şansına sahip. Foster’a göre bu stratejinin bariz kısıtlılıkları sermayenin sınırsız birikimine dayalı sisteme karşı toplumsal,ekolojik ve kültürel bir devrim vazetmemesi, ekonomik büyümeye sınır koymayı öngörmemesi ve teknolojiye dair egemen iyimserliği paylaşmasıdır. Ona göre Hansen’in önerdiği ‘harç ve temettü’ sistemi mevcut koşullarda mutlaka uygulanmaya koyulmalıdır. Fakat bütün olumlu özelliklerine rağmen bu öneri yetersiz kalmaktadır. Yetersizliği de günümüzün “tekelci-finans sermayesi” tarafından üretilen sosyal-yapısal çelişkilere dair söz söylememesinden kaynaklanmaktadır. Foster’a göre en nihayetinde iklim krizine etkili bir çıkış ancak kitlesel demokratik bir mobilizasyona dayanan çok daha geniş bir toplumsal dönüşümle mümkün. Alan Thornett’e göre ise Hansen’in stratejisi “geçişsel” bir niteliğe sahip ve bu anlamda solun ve ekososyalistlerin bu stratejinin ana öğelerini sahiplenmesi gerekmekte.
İklim değişimi ve ekolojik krizden sakınmak yenilenebilir enerji kaynaklarına geçmek, üretimciliğe son vermek, geniş bir enerji tasarrufu programını hayata geçirmek, otomobil kullanımını büyük ölçüde kısıtlayıp kamu taşımacılığını genişletecek bir entegre ulaşım programını uygulamak, gıda üretiminin endüstriyel pratiklerden arındırılarak yerelleştirilmesini ve gıda egemenliğini sağlamak, et tüketimini radikal biçimde azaltmak, suyun muhafazası, kırılgan tür ve habitatların korunması gibi sayısız dönüşümü gerektiriyor. Üstelik bu dönüşümlerin toplumun hatırı sayılır bir bölümünün aktif rızasına dayanması ve uzak gelecekte değil ulaşılabilir bir zaman dilimi içerisinde hayata geçirilmesi gerekiyor. Hansen’in ön ayak olduğu “çıkış” stratejisi, her şeyden önce yukarıda sıralanan devasa toplumsal/kültürel/ekolojik dönüşümlerin hayata geçirilmesine zaman tanıyabilecek olması açısından dikkate alınmalı.
Mevcut tarihsel anda iklim krizine yanıt bulmak için fosil yakıt şirketlerine karşı mücadele hiç kuşkusuz en acil gündemi oluşturuyor. İklim krizinin kontrol edilemez bir noktaya ulaşmasını engellemek için önümüzdeki birkaç on yıl içerisinde fosil yakıtlara dayalı enerji üretiminin yerini tamamen yenilenebilir enerjiye bırakması zorunlu. Fakat bu dönüşümün önünde, en önemlisi yeni bir enerji altyapısı inşa etmek gibi devasa engeller bulunuyor. Böyle bir küresel enerji altyapısı inşa etmek, hiç kuşkusuz büyük bir enerji tüketimine sebep olacak ve bu tüketim büyük ölçüde fosil yakıt kaynaklarına dayanacaktır. Dolayısıyla mevcut kısıtlı karbon bütçesiyle bu “tuzak”tan kurtulmak ve fosil sonrası bir enerji altyapısı inşa edebilmek için kapitalist sınırsız büyüme odaklı iktisadi, siyasi ve toplumsal önceliklerde köklü değişikliklere gitmek gerekiyor. Bunun anlamı da, hiç olmazsa enerji altyapısı yenilenene dek,özellikle gelişmiş ülkelerde “sabit haldeki bir ekonomi”ye geçmektir. Böylesi bir ekonomi, maddi çıktının sonsuz büyümesine değil üretim ve tüketimin ekolojik planlamasına dayanmalıdır.Alışageldiğimizden çok daha çetin koşullara sahip olacak ekolojik kriz dünyasına ancak piyasanın vahşetini dizginlemiş, ekosistemlerin kendini onarmalarına imkan tanıyan ve üretim ve yatırım kararlarını demokratik, çoğulcu ve aşağıdan bir plan çerçevesinde alan toplumlar, direnme ve uyum kapasitesine sahip olacaklar.
Müesses nizamın iklim krizini engellemekteki başarısızlığı açığa çıktıkça iklim ve ekoloji hareketinin son otuz yıldır ona hakim olan seçkinci, teknokratik ve siyasal ve ekonomik seçkinleri iknaya dayalı müzakereci strateji ve yönelimleri terk ediliyor. Giderek daha kitlesel ve militan biçimlere kavuşan iklim adaleti hareketi fosil yakıtların yerin altında bırakılmasını ve şirketlerce işlenmemesini savunan daha radikal bir çizgiye yerleşmiş durumda. ABD ve Kanada’da katranlı kumdan üretilen petrole ve Keystone XL boru hattına yönelik kararlı direniş bunun en önemli göstergelerinden. BM Genel Sekreteri Ban Ki-Moon öncülüğünde gerçekleşen BM İklim Zirvesi sırasında birçok şehirde gerçekleştirilen ve New York’ta 400 bin kişinin katıldığı Halkın İklim Yürüyüşü de bu bağlamda değerlendirilmeli. Üstelik yürüyüşü tasarlayanların apolitik ve liberal yaklaşımlarına rağmen iklim adaleti yaklaşımının yürüyüşün örgütlenmesindeki etkinliği ve kitleye hakim olması değişen havanın bir kanıtı. Yürüyüşün ertesi günü Wall Street’i istila et eylemi de kitlesellik ve militanlığıyla bu değişen ruh halini ve hareketin artan kapitalizm karşıtı boyutunu yansıttı. Son kitabında iklim adaleti konusuna odaklanan Naomi Klein’ın vurguladığı gibi gelecek için tek umut ekolojik ve toplumsal adaleti elde etmeyi hedefleyen ve sözde serbest ticaret ve piyasa fundamentalizmiyle mücadele edecek bir kitle hareketinin giderek güçlenmesi. Klein “Blockadia” olarak adlandırdığı yerkürenin her köşesinde fosil yakıt endüstrisi ve müttefiklerinin yıkıcı projelerine direnen ve bizim de yaşadığımız topraklarda her gün değişik biçimlerdeki sayısız örneğine tanık olduğumuz taban hareketlerini, bu hareketin en önemli parçası olarak görüyor. Ona göre artık bizi sadece kitlesel toplumsal hareketler koruyabilecek ve eğer bu gerçekleşirse “bu her şeyi değiştirecektir.”

Nasıl bir ekolojik devrim?
Temel olarak ekolojik devrime ilişkin iki anlayış biçimi ayırt etmek gerekiyor. Birinci biçim asıl olarak mevcut iktisadi-siyasi sistemin muhtelif sözcüleri tarafından dillendirilen, daha verimli enerji sistemlerinin devreye sokulması gibi teknolojik yollarla ‘sürdürülebilir’ kapitalist büyümeyi hedefleyen eko-endüstriyel bir devrimdir. ‘Ekolojik modernizm’ olarak da adlandırılan bu yaklaşımda teknoloji dışında toplumsal örgütlenmenin kendisinde kapsamlı bir değişiklik, sermayenin dizginsiz birikim hedefinden bir sapma öngörülmemektedir. Bu çerçevede bugün egemen paradigmayı, küresel ekolojik krizi sermaye, teknoloji ve bürokrasi yoğun yollarla çözmeye çalışmaktan ibaret olan yeşil kapitalizm veya ekolojik modernizm oluşturmaktadır.
Kapitalist modernleşme sürecinin şekillendirdiği mevcut toplumun ilerlemeye ve teknolojinin gücüne olan sarsılmaz inancı, teknolojinin fetişleştirilmesine ve adeta seküler bir dine dönüşmesiyle sonuçlanıyor. Ekolojik kriz görüngülerine toplumun mevcut örgütlenme biçiminde köklü bir değişikliğe girişmeden teknolojik çözümler bulunabileceğine yönelik bir inanç, insan toplumunun mevcut doğal sınırları teknolojik inovasyonlarla aşabileceğine ya da hiç olmazsa öteleyebileceğine ilişkin dayanaksız bir iyimserlik geliştirmesine yol açmakta. Bu kavrayışa göre ekonomik büyüme, ‘çevresel maliyetlerin içselleştirilmesi’ ve ‘alternatif’ teknolojilerin gelişimi bir süre sonra otomatik olarak üretimde kullanılan enerji ve maddi kaynağı sıfıra yakın hale getirerek insan toplumunu neredeyse sıfır ekolojik ayak izine sahip kılacak. Üretimin maddisizleşmesine ilişkin bu oldukça yaygın kanıya rağmen toplamda kapitalizmde verimlilikteki kazanımlar ve teknolojideki ilerlemeler, üretimin ölçeğinin ve birikimin artışı tarafından geride bırakılmaktadır. Bu yalın gerçek, kaynak kullanımında sağlanan onca ilerlemeye rağmen nicel ‘büyümeye’ kilitlenmiş sistemin doğa üzerindeki baskısının nasıl alabildiğine arttığını açıklıyor. Öte yandan bu anlayış çerçevesinde doğa, asıl olarak aşılması gereken bir engel, bir sorun olarak değerlendirilmeye devam ediyor.
Bu bağlamda ekolojik modernizasyon veya yeşil kapitalizm savunucuları kapitalist ekonominin ekolojik sorunların ‘çözümü’ için gerekli araçları sağlayacağına inanmaktalar. Ekolojik modernizm teorisini benimseyenlere göre radikal ekolojik bir dönüşüm radikal bir toplumsal dönüşümü gerektirmemektedir. Yani kapitalist modernitenin kurumları, toplumsal düzenin radikal biçimde aşağıdan yeniden inşasına gerek olmadan, küresel ekolojik krizin üstesinden gelme potansiyeline sahiptir.
Ekolojik bir devrime ilişkin ikinci yaklaşımsa, John Bellamy Foster’ın da vurguladığı gibi asıl olarak insanlığın doğayla ilişkisini ve mevcut egemen toplumsal üretim ilişkilerini dönüştürmeyi hedefleyen çok daha radikal ekolojik-toplumsal bir devrim ufkudur. Böylesi bir dönüşümü savunan ekososyalistler açısından ekolojik dönüşümün salt bir teknolojik değişime indirgenemeyeceği açıktır. Bu anlayışta egemen toplumsal düzenin, yani kapitalizmin mantığından koparak üretim, dağıtım ve tüketimi eşitlikçi ve komünal biçimlerde yeniden oluşturmak gerekmektedir. Burada amaç daha organik, sürdürülebilir toplumsal-ekolojik ilişkiler oluşturmaktır. Böylesi bir ekolojik devrimi savunanlar açısından ihtiyaç duyulan şey, sistematik bir toplumsal-kültürel değişim, bütünsel bir praksis ve yaşam tasavvuru dönüşümüdür.

Ekososyalist alternatif
Ekososyalizm kavramı, üreticilerin üretim araçlarıyla yeniden birleştikleri, doğrudan demokrasinin temel alındığı, kullanım değerinin hâkim olduğu bir sosyalizmi ve ayrıca doğanın sınırlarına saygı gösterildiği ve bir ‘kaynak’ olarak değil kendine mündemiç bir değere sahip olduğu bir topluma atıfta bulunur. Ekososyalizm, üretim araçlarının toplumun mülkiyetine geçtiği; her türlü üretim ve yatırım kararının demokratik, aşağıdan ve çoğulcu bir plan çerçevesinde belirlendiği; üretici güçlerin ekolojik rasyonellik çerçevesinde radikal biçimde yeniden yapılandırıldığı; ekosistemlerin onarılmasının, insani ihtiyaçların giderilmesiyle birlikte temel toplumsal ilkelerden biri haline geldiği; kapitalizmin aksine kullanım değerinin değişim değeri üzerinde hâkim olduğu bir toplumu hedefler.
Ekososyalistler için doğa ve emeğin sömürüsü kapitalist üretim tarzına içkindir. Bu nedenle emeğin ve doğanın kurtuluşu mücadeleleri temelde özdeştir. Emek gücü nasıl ki kapitalist üretim tarzında bir metaya indirgenmişse, doğa da nicelleştirilerek bir hammadde ve kaynağa indirgenmiştir. Sermaye birikimi ve büyüme ancak, emeğin işçileştirilmesi, doğanın da hammadde haline getirilmesiyle mümkün olmaktadır. Bu açıdan sermaye, el konulan emek ve doğadan başka bir şey değildir. Sermaye, egemenliğini kurduğu ve tahakküm altına aldığı her toplumsallığı nasıl basitleştirip nicelleştirmekteyse, giderek daha yoğun bir sömürüye tabi tuttuğu doğanın kendisini de basitleştirmekte ve nicelleştirmektedir. Bu açıdan ekolojik kriz karşısında emeğin ve doğanın özgürleşmesi mücadelesi bütünleşmek zorundadır.
Yukarıda vurgulandığı gibi ekososyalistler açısından ekolojik kriz insanın özgül toplumsal örgütlenişinin doğayla ilişkisine dair bir sorundur. Dolayısıyla yapılması gereken, ekolojik krizin önüne geçilmesinin kapitalizmde iktisadın toplumun bütünü üzerindeki tahakkümünün sona erdirilmesiyle mümkün olabileceğini bir an olsun akıldan çıkarmadan gündelik hayattaki en küçük pratiğe dek her türlü insani etkinliğin insan-doğa ilişkisine dair kapitalizm ötesi bir anlayışı ihtiva etmesine çalışmaktır. Joel Kovel’in vurguladığı gibi kapitalist toplumsal örgütlenişin ekolojik krizdeki birincil ya da “etkin nedenselliği”ni yadsımadan gündelik mücadelede reformlar ve somut talepler için mücadele edilmeli ve bunları ekososyalist bir perspektifle bütünleştirilmelidir.
Ekolojik krizin bütünüyle aşılmasının yolunun kapitalizmin yerini ekososyalist bir toplum biçimi alması gerektiği yönündeki soyut politik mesaj, ancak insanların gündelik hayatlarına dair somut taleplerle ilişkilendirilmesi halinde güncellik kazanabilecektir. Başta su olmak üzere doğal kaynakların metalaştırılmasına karşı direnişlerden kamusal ulaşımın desteklenmesine; tarımın şirketleştirilmesine karşı direnişten nükleer enerji, termik santraller ve ormansızlaşmaya karşı mücadeleye kadar kapitalist kâr ve sermaye birikimi mantığının dışına taşan ve alternatif bir toplumsallığı imleyen taleplere dayalı toplumsal hareketlerin inşası, ekososyalist bilincin kitleler nezdinde somutlanmasını sağlayabilir. Burada önemli olan kitleleri seferber edecek somut taleplerin ‘geçişsel’ bir nitelik taşımasına önem vermek, yani ekolojik/yeşil reformizmin sınırlarının dışına taşarak her talebin kendi somutluğunda kapitalist üretimcilik ve bireyselleştirilmiş tüketimcilik mantığının dışına taşan bir nitelik taşımasını sağlamaya çalışmaktır.
Ekososyalistlerin savunduğu alternatif, demokratik bir planlama olmadan düşünülemez. Teknokratik ve piyasa fetişisti yaklaşımların ekolojik krizin üstesinden gelmede yetersiz olduğu tespitini esas alan ekososyalist yaklaşıma göre üretim ve tüketim kararlarının ekolojik kriterler temel alınarak demokratik ve çoğulcu bir müzakere süreci sonrasında belirlenmesi esas alınmalıdır. Ekososyalist bir toplumda demokratik planlama süreci ve çalışma saatlerinin azalması, ekonominin radikal biçimde demokratikleşmesinin önünü açacaktır. Üretici güçler ekolojik rasyonellik çerçevesinde radikal biçimde yeniden yapılandırılacak, ekosistemlerin onarılması temel toplumsal ilkelerden biri haline gelecektir.Kapitalizmin doğayı hoyratça sömüren savurganlığının yerine demokratik planlama eksenli bir ekonominin geçmesi, kapitalizmin ürettiği silah, reklam, otomotiv gibi devasa ama insani ihtiyaçlarla örtüşmeyen sektörleri ortadan kaldıracaktır. Ekososyalist toplum insanın tükettiği oranda varolmaya hak kazandığı, tüketim takıntılı ve fetişisti mevcut toplum düzeninden farklı olarak insani özgürleşme ve deneyimlerin zenginleşmesine dayalı olacaktır. Bu anlamıyla ekososyalistler sermaye egemenliğinin nicelleştirici mantığının kırılarak yerine insan ve doğaya dair niteliksel bir mantığın egemen kılınması taraftarıdırlar.
Dolayısıyla ekososyalistlere göre ekolojik sürdürülebilirlik ancak ekonomik demokrasinin hüküm sürdüğü sosyalist bir toplumda mutlak bir zorunluluk halini alabilir. Ancak böylesi bir toplumsal örgütlenme biçimi ne pahasına olursa olsun nicel ekonomik genişleme arayışını yerinden ederek ekonomik faaliyetin ölçeğini ekosistemlerin kendilerini yeniden üretme ritmiyle tutarlı hale getirebilir. Toplumsal katılımı sınırlayan ve değişimi teknokratlara/uzmanlara havale eden yaklaşımlara karşı gerçek ekolojik devrim, katılıma ve toplumun ekonomiye müdahalesine dayanacaktır. Bu da kapitalizm çerçevesinde gerçekleşmesi mümkün olmayan aşağıdakilerin kendi kaderlerine egemen olmalarıyla, yani onların siyasal, demokratik ve örgütsel yeteneklerini geliştirebilecekleri bir toplumsal örgütlenme biçimiyle mümkündür. Bu anlamıyla ekonomik ve siyasal demokrasi ekososyalist projenin bütünleyicisi olacaktır.

Kaybedecek zaman yok: ekolojik devrim hemen şimdi!
Ekososyalistler sürekli olarak sermayenin kendi yarattığı krizi çözemeyeceğini vurguladılar. Sermayenin olsa olsa yarattığı krizlerin maliyetini aşağıdakilere ve doğaya çıkartacağına işaret ettiler. Bugün doğaya ve emeğe sahip çıkan irili ufaklı kitle mücadelelerinin boy vermesine katkı sağlamak önümüzdeki dönemin en yakıcı görevini oluşturuyor. “Gerçekçi” olmak adına krizi yaratanlardan gelecek, başarısızlığı defalarca kanıtlanmış sözde çözüm kırıntılarına bel bağlamak; ‘sonuç alıcı’ olmak adına projeciliğe, lobiciliğe savrulmak kadar olumsuz anlamda ‘ütopik’ bir tutum yok. Egemenlerden ekolojik kriz karşısında aktif tutum almalarını beklemek, hükümetleri ya da sermaye çevrelerini ekolojik krizin kurbanları lehine harekete geçmeye teşvik etmek ham hayalden ibaret. Dolayısıyla bugün ekolojik kriz karşısında bütünsel, ‘sistemik’ çözümler aramak, bu çözümleri pratikte sınamanın, başka bir dünyayı bugünden kurmaya başlamanın yollarını bulmak ve bu yolda aşağıdakilerin gücünü seferber etmekten başka çare yok.
İklim değişiminin en önemli bileşenini oluşturduğu küresel ekolojik kriz, içinde bulunduğumuz yüzyılın siyasal ve toplumsal gelişmelerinin üzerinde cereyan ettiği zemini oluşturacak. İnsanlığın önünde neticede tercih edebileceği iki seçenek bulunmakta. Şimdiye kadar izlenen sınırsız büyümeye, emeğin ve doğanın sermayece alabildiğine tahakküm ve sömürülmesine dayanan birinci seçeneğin canlı yaşamı ve insanlığın büyük çoğunluğu için bir çıkmaz sokak oluşturduğu giderek daha açık biçimde ortaya çıkıyor. Bu seçeneği izlemeye devam etmenin bilinçli olarak uçuruma yuvarlanmayı tercih etmekten farkı yok. İkinci seçenekse, insani ihtiyaçların tatminini ağır tahribat altında olan ekosistemlerin onarılmasıyla birlikte düşünebilen, sermayenin emek ve doğa üzerindeki tahakkümünün ilga edildiği, ezilenlerin nihayet ‘ekonomiyi’ denetim altına aldığı ve küresel eşitlik ve adalet ilkeleri temelinde insan ile doğa arasında yeni bir ilişki ve uyumun yollarının arandığı bir seçenek. İkinci seçeneğin yörüngesine ancak sermaye iktidarının zihinlerimizde yarattığı esareti bir ölçüde geride bırakmaya başladığımızda girebilmemiz mümkün olacak. Nihayet zaman kaybetmeye son vererek ekolojik krizin yarattığı sonuçlarla gerçek anlamda mücadeleyse ancak böylesi bir rotada gelişebilir.

(Bu yazı Başlangıç derginin 2. sayısında yayımlanmıştır.)

Bulunduğu kategori : Kızıl-Yeşil

Yazar hakkında

İlgili Yazılar