İdlib’de yaklaşan katliam – Joseph Daher -

İdlib operasyonunun zamanlamasına dair spekülasyonlar artıyor; Putin ve Erdoğan bugün Soçi’de görüşecek. Peki sosyalistlerin İdlib ve genel olarak Suriye’deki mevcut sürece bakışı nasıl olmalı? İsviçreli-Suriyeli bir aktivist olan ve ‘Syria Freedom Forever’ blogunu yöneten Joseph Daher’in yazısını çevirdik…

Suriye’deki halk isyanının başlangıcından yedi yıl sonra, ki bu isyan zamanla uluslararası karakterde yıkıcı bir savaşa dönüştü, ülkedeki durum her açıdan bir felaket teşkil ediyor. Savaştan en fazla etkilenen kesim olan alt sınıflar, sürekli olarak eziliyor.

2017 sonu itibariyle Suriye’de 13.1 milyon insan, insani yardıma muhtaç halde. Bunlardan 5.6 milyonunun ihtiyacı daha da akut; çünkü yerinden edilmiş, çatışmalara maruz kalmış haldeler ve temel ürün ve hizmetlere erişimleri kısıtlı. Nüfusun yarıdan fazlası, savaş nedeniyle evlerini terk etmeye zorlandı ve ülke içi veya dışında yerinden edildi.

Bu yılın ilk dört ayında da Suriye’de 920,000’den fazla insan yerinden edildi: İç savaşın başlamasından bu yana rekor bir sayı bu. Ve komşu ülkelerde yaşayan Suriyeliler yoksulluk, sömürü ve ayrımcı politikalara maruz kalıyor.

Dünya Bankası tahminlerine göre, Haziran 2017 itibariyle, Suriye’deki tüm binaların üçte biri, okul ve hastanelerinse yarısı ya hasarlı ya yıkılmış durumda. Ülkenin gayrisafi milli hasılası, 2010 yılında 60.2 milyar dolarken 2016’da 12.4 milyar dolara düştü. Nüfusun yüzde 80’den fazlası yoksulluk sınırının altında yaşıyor.

Esad rejimi iktidarını konsolide ediyor

Beşar El Esad’ın rejimi; müttefikleri İran ve Rusya ile Lübnan Hizbullah’ının da desteği sayesinde, giderek daha fazla alanı geri kazanmaya devam ediyor. Esad’ın kontrol ettiği alanın dışında ise sivillere yönelik askeri saldırılar ve bombardıman devam ediyor. Nisan 2018’de rejim güçleri, Rusya ve İran’ın desteğiyle, Şam yakınlarındaki Doğu Guta’yı ele geçirdi. Saldırıda, sivillere yönelik olarak kimyasal silah da kullanıldı.

Temmuz’un ortası ile sonu arasında, Dera ve Kuneytre’de askeri harekat ve bir dizi ‘yerel uzlaşı anlaşması’ndan sonra, teslim koşullarını kabul etmeyen birkaç yüz Suriyeli rejim karşıtı savaşçı ve aileleri otobüslerle kuzeye, rejim karşıtlarının elindeki alanlara taşındı: Böylece Suriye rejimi, müttefiki Rusya’nın da desteğiyle bu vilayetlerin kontrolünü geri aldı.

İdlib eyaleti şu anda 2.5 ila 3 milyon insana evsahipliği ediyor, ki bunların 1.5 milyonu yerinden edilmiş kişiler. İdlib büyük ölçüde, bir cihatçı ittifakı olan Heyet Tahrir el Şam (ki başını El Kaide bağlantılı El Nusra cephesi çekiyor) tarafından yönetiliyor; örgüt, kendi kurumlarını bölgeye zorla dayattı ve yerel aktivist ağlarını ve sivil toplum oluşumlarını şiddetle ezdi.

İdlib eyaleti, kuzeybatı Suriye’deki rejim yanlısı güçler, kuzeyde Türkiye ve doğuda PYD kontrolündeki alanlar ile Halep eyaletinin Türkiye’nin elindeki bölgeleri ortasında, kritik bir jeopolitik kavşakta bulunuyor. Bu aktörlerin tümünün de İdlib’in geleceğinde bir çıkarı var.

İdlib bölgesi, her ne kadar geçen Eylül Astana’da Rusya, İran ve Türkiye tarafından belirlenen ‘gerilim düşürme bölgesi’nde yer alsa da, gerek rejim gerek Rus hava kuvvetleri tarafından ağır bir biçimde bombalandı; sonuç olarak çok sayıda insan yaşamını yitirdi ve yaralandı.

Bölge aynı zamanda HTŞ ve rakip silahlı güçler (ki bunlar arasında Türkiye tarafından desteklenen Suriye Kurtuluş Cephesi var: Ahrar el Şam, Nureddin el Zenki, Müslüman Kardeşler’e yakın gruplar ve bazı küçük ÖSO gruplarından oluşuyor) arasında şiddetli çatışmalar ve müthiş bir istikrarsızlığa da maruz kalıyor; bu durum, yerli nüfusun bu gerici [reaksiyoner] güçlere karşı tepki ve düşmanlığını körüklüyor. Söz konusu silahlı gerici gruplar aynı zamanda yerli nüfusa yönelik ağır insan hakları ihlalleri gerçekleştiriyor.

Bütün bu koşullara rağmen HTŞ’nin gerici yönetimine karşı, kadınların önemli bir rol oynadığı sivil direniş eylemleri devam ediyor. Direniş; grevler, yürüyüşler, kadın merkezlerinin kurulması gibi biçimler aldı, ancak cihatçı ve Selefi güçlere meydan okuyacak örgütlü bir demokratik politik muhalefet şeklinde konsolide olamadı.

Askeri işgal tehditleri karşısında, 8 Eylül’de, İdlib eyaletinin köy ve kasabalarında rejim karşıtı kitle gösterileri gerçekleşti. HTŞ üyeleri İdlib merkezindeki eylemleri gerçek mermi kullanarak dağıttı.

Türkiye’nin İdlib’teki etkisi

Türk silahlı kuvvetleri İdlib’de 12 askeri gözlem noktası ile ciddi bir varlığa sahip. Türk ordusunun buraya konuşlanması, Rusya’yla varılan Astana anlaşması temelinde gerçekleşti.

Recep Tayyip Erdoğan, Rus devlet başkanı Vladimir Putin’e basınç yaparak İdlib’de bir askeri müdahaleyi engellemeye çalışırken, HTŞ’yi de kendini dağıtıp Suriye’deki diğer rejim karşıtı silahlı gruplara karışması için zorluyor; yerel militanların Suriye Kurtuluş Cephesi’ne katılması, yabancı savaşçıların da Suriye dışına çıkarılması planları yapıyor.

Türkiye ayrıca HTŞ’yi terör örgütü listesine alarak grup üzerindeki baskısını arttırdı. Ancak HTŞ lideri Ebu Muhammed el-Culani, şartları kabul etmedi ve her tür uzlaşmayı reddeden bir açıklama yayımladı.

Türkiye’nin HTŞ ile yürüttüğü görüşmelerdeki amacı, Moskova ve Tahran’ı caydırarak ya da ikna ederek İdlib’e operasyon yapmalarını engellemekti.

Türkiye sınır hattında bir kontrol bölgesine sahip olarak, yerinden edilmiş insanların hareketlerini denetlemek, Türkiye’deki mültecileri buraya yerleştirmek, ve de PYD ve Suriye Demokratik Güçleri’ne operasyon yapmak istiyor.

Ancak Erdoğan, Eylül’de Tahran’da gerçekleşen üçlü zirvede Rusya ve İran’dan bir ateşkes sözü almayı başaramadı. Bu yazının yazıldığı sırada, Türk yetkililer hala Rusya ve İran’la görüşmeleri sürdürüyor, İdlib’e yönelik askeri operasyonu diplomatik adımlarla engellemeye çalışıyordu.

Bu gelişmelerin ardından Türkiye sınırda tanklar konuşlandırdı ve askeri gözlem noktalarında güç yığınağı yaptı. Ankara ayrıca son yıllarda, yeni Suriyeli göçmenlerin gelmesini engellemek için sınır kontrollerini yoğunlaştırdı.

Türkiye askeri olarak da elini güçlendirdi ve Suriye Kurtuluş Cephesi’nde kendine sadık fraksiyonların savunma gücünü arttırdı; 12 Eylül’de yüksek miktarda cephane ve GRAD roketinin İdlib sınırından geçtiği aktarılıyor.

Erdoğan Wall Street Journal’da bir yazı yayımlayarak, Batı ülkeleri üzerinde basınç yaratmak için, Suriye rejiminin İdlib’e dönük saldırısının “Türkiye, Avrupa ve ötesinde insani riskler ve güvenlik riskleri” doğuracağını ifade etti.

Türkiye hükümeti ayrıca AB’yi, yeni mültecilerin Avrupa’ya yönelmesini engellemeyeceği şeklinde uyardı ve hükümet yanlısı bir gazete, anlaşıldığı kadarıyla Erdoğan’ın bu uyarılarını pekiştirmek amacıyla, Suriyeli mültecilerin nasıl Türkiye’den Avrupa’ya geçeceğini gösteren Arapça bir harita yayımladı. Görünüşe göre, Daily Sabah’ın yayımladığı bu harita, Suriyelileri Avrupa’ya yönelmeye teşvik ediyor ve AB’nin dikkatini olası bir yeni göçmen dalgasına odaklamaya çalışıyor.

Okuduğunuz yazının yazıldığı sırada, Türkiye sınırı güvenlik arayan Suriyeli mültecilere resmen kapalı durumda; yalnızca acil tıbbi tedavi ihtiyacı olanlar içeri alınıyor. Beton kalıplardan oluşan bir duvar, Türkiye’nin Suriye ile olan 900 kilometrelik sınırının büyük kısmını kapatmış durumda.

Ağustos’ta Türkiye’ye geçmeye çalışan en az altı kişi vurularak öldürüldü. İnsan hakları grupları, sınırdaki askerlerin mültecilerin ülkeye girişini engellemek için gerçekleştirdiği insan hakları ihlallerini uzun süredir belgeliyor.

Şubat 2018’de, İnsan Hakları Gözlem Örgütü’nün bir raporu (HRW), 2017’nin ikinci yarısında İdlib sınırından Türkiye’ye geçmek isteyen 10 insanın hayatını kaybettiğini belgeledi. Bazı örneklerde, Türkiye sınırını geçmeyi başaran insanlar güvenlik personeli tarafından yakalanıp tekrar sınır dışı ediliyor; oysa uluslararası ‘geri göndermeme’ yasaları gereğince sığınmacıların zorla geri gönderilmesi yasak.

Türkiye’de halihazırda, BM’ye kayıtlı 3.5 milyon Suriyeli mülteci bulunuyor. Ankara ayrıca Suriye-Türkiye sınırı boyunca, Türkiye destekli rejim karşıtı silahlı gruplarca kontrol edilen kuzey Halep bölgesinde, ülke içinde yerinden edilmiş insanların kaldığı bir dizi kampı yönetiyor.

Büyük çaplı bir askeri harekat mı başlayacak?

Esad rejimi güçlerini İdlib sınırına yığmış durumda, Rusya ve Suriye savaş uçakları gerek İdlib gerek Kuzey Hama’da bombardımanlar gerçekleştiriyor. Birkaç hafta süren sükunetten sonra başlayan ve 25 sivilin hayatını kaybetmesine neden olan bu bombardımanlar, büyük çaplı bir saldırının habercisi.

Şam yönetimi, 2017’nin sonlarında yapılan bir operasyonla İdlib’in güneydoğu kesimindeki kimi köyleri ele geçirmişti. 2018’nin ilk altı ayında İdlib’de sağlık altyapısına yönelik 38 saldırı gerçekleşmişti; son hava bombardımanları da sağlık altyapısını vurdu, en az iki hastane ve iki klinik hedef oldu.

Aynı zamanda Rusya, iç savaşın başlamasından bu yana gerçekleştirdiği en büyük deniz gücü sevkiyatı ile Suriye karasularındaki askeri mevcudiyetini konsolide etti.

Rus Savunma Bakanlığı, 25 savaş gemisi ve destek gemisi ile 30 kadar uçağın -savaş jetleri ve stratejik bombardıman uçakları da dahil- Akdeniz’de 1-8 Eylül arasında süren deniz tatbikatlarında yer aldığını açıkladı.

Uçak ve denizaltı saldırılarına karşı, ayrıca mayınlara yönelik harekatlar yapılan bu tatbikatlarda, Rusya’nın Kuzey, Baltık ve Karadeniz filolarından ayrıca Hazar filosundan gemiler yer aldı.

Bu deniz tatbikatlarının ardından, Rusya, SSCB’nin çöküşünden bu yana gerçekleşen en büyük askeri tatbikatını 10 Eylül’de Çin sınırında başlattı ve 300.000 askeri mobilize ederek güç gösterisi yaptı; tatbikatta Çin ordusuyla ortak manevralar da yapılacak.

Moskova ayrıca Suriye rejiminin İdlib’den ‘teröristleri’ kovmaya hakkı olduğunu da dile getirdi.

İnsani yardım kuruluşları ve STK’lar, Esad rejimin İdlib’e karşı yapacağı askeri saldırının, halihazırda güvencesiz koşullarda yaşayan 900.000 yerinden edilmiş kişinin hayatını tehlikeye atacağını ifade ediyor. İki milyon kişi Türkiye’den gelen yardıma bağımlı durumda; olası bir harekat devasa bir göç dalgası yaratabilir.

BM İnsani Yardım Ofisi’ne göre (OCHA), ordu ve müttefiklerinin Eylül başında bombardımana başlamasının ardından, Kuzeybatı Suriye’de 30 bin kişi evini terk etmek zorunda kaldı. Şu ana dek yerinden olanların yaklaşık yarısı kamplara yerleşirken, diğerleri derme çatma yerleşimlere katıldı, ailesinin yanına taşındı veya ev kiraladı.

Rus ve İranlı yetkililer, olası bir felaketi engellediklerini açıklasalar da bu gelişmeler yaşanıyor. Batılı devletler ise mevcut gelişmeler konusunda pasif bir tutum izliyor ve yalnızca Şam’ın kimyasal silah kullanması durumunda “çok daha sert” bir hava saldırısı yapacaklarını ifade ediyor.

Başka bir deyişe, Esad rejimi ve müttefikleri konvansiyonel silahlar kullandığı sürece, askeri harekata da ağır sivil kayıplarına da Batı tolerans gösterecek.

Esad’a ve işlediği suçlara karşı duralım

Sol, bir yandan, İdlib’deki HTŞ denen cihatçı ittifaka ve diğer gerici silahlı gruplara karşı çıkarken, öte yandan, milyonlarca sivilin yaşadığı veya sığınmış olduğu bu bölgede rejimin ve onun dış müttefiklerinin bombardımanlarına ve tehditlerine de karşı durmalı.

İdlib’de 8 Eylül’de gerçekleşen kitle gösterilerinin gösterdiği gibi, yerli halkın önemli bir kesimi hem rejime, hem de onun İslamcı fundamentalist muarızlarına karşı çıkıyor.

Bu protestolar, İdlib’deki milyonlarca insanı, onları ezen cihatçılarla bir tutmanın ne kadar yanlış olduğunu ortaya koydu. Esad ve onun ‘anti-emperyalist’ geçinen müttefikleri, Suriye’nin alt sınıflarına karşı yürüttükleri savaşı haklı çıkarmak için tam da böyle bir denklem kuruyor.

Dahası, bu tür bir denklem kurmak, ABD emperyalizminin ‘teröre karşı savaş’ söylemini ve buna eşlik eden İslamofobi’sini de yeniden üretiyor.

Esad rejiminin işlediği suçlardan aklanması demek, Suriye alt sınıflarına ve onların cesur direnişine sırt çevirmek anlamına gelir; bu ise, bölgenin otoriter ve despotik devletlerinin cezadan muaf olma halini iyice pekiştirir ve isyan etmeleri durumunda kendi halklarını ezme noktasında daha da cesaret ve meşruiyet sağlar.

 

14 Eylül 2018

 

Çeviri: Barış Yıldırım

***

Orijinali:

http://www.internationalviewpoint.org/spip.php?article5705

 

 

 

Bulunduğu kategori : Hariciye

Yazar hakkında