Hüznün Siyaseti mi yoksa Siyasetin Hüznü mü? -

Siyaset söz konusu olduğunda güç mefhumunun ne kadar önemli olduğunu herkes bilir. Örgüt ve eylem gücünün siyasal aktörleri birbirinden ayıran temel etken olduğunu söylemekte bir sakınca yoktur herhalde. Bireysel yaşamda da durum farklı değildir, hem zihinsel, hem de fiziksel olarak güçlü olmak istenen özelliklerdir. Bu anlaşılabilir bir durum, güç, özellikle politik güç, ezilenlerin lehine kullanıldığında elbette iyidir. Fakat aslında bu güçlü olma isteğiyle alabildiğine zıt başka bir istek daha vardır; hüzün istenci. Hüznün devrimci bir yanı olduğu, politik aktörleri güçlü kıldığı gibi düşünceler özellikle Türkiye solunda da uzun süredir varlığını koruyor. Durum edebiyatta, sanatta da aynı; hüznün çemberinden geçmemiş şeyler bir tür yoksunlukla mimlenirken, var olan bir hüzne anlam vermemek zekâ düşüklüğü olarak algılanıyor. Birkaç örnek vermekte fayda var.

Edebiyat söz konusu olduğunda tam bir hüzün fetişizmi söz konusudur. “Hüzün ki en çok yakışandır bize.” Hilmi Yavuz’un bu meşhur dizesi, hüznün Türkiye için ne ifade ettiğini iyi özetler. Yahya Kemal “Hüznü bir zevk edinenler yaşıyor burada” dizesiyle bundan pek farklı bir şey söylemez. İstanbul adlı kitabının başında bu sözü alıntılayan Nobel ödüllü yazar Orhan Pamuk ise İstanbul’ a ait hüznü romanlarında sıkça işler.

Müzik de bu fetişizmden payına düşeni alır elbette; bir zamanların o efsane arabesk kültürü düşük yoğunlukla hala varlığını sürdürüyorken ya da bambaşka formlarda (Türk sanat müziği, samimiyetsiz üslubuyla pop gibi) hüzün Türkiye müziğinin merkezindeki yerini koruyorken bunun aksini iddia etmek anlamsız olur.

Bu yazının konusu siyasette hüznün ve varyasyonlarının -öfke, nefret vs.- güç vermek şöyle dursun, aksine kitleleri pasifleştirip yaratıcılıklarını katlettiği düşüncesidir. İnsanları eylemleriyle hüzne boğdukları yetmezmiş gibi kamera karşısında ağlamayı adet edinmiş siyasetçilerin ve iktidarın doğası, ancak hüzün ve güç ilişkisi incelendiğinde tam anlamıyla anlaşılabilir. Bir şeylerin öfkesinin ve hüznünün faşizmi boğacağını sloganlarının olmazsa olmazı haline getirmiş olan Türkiye solunun da öyle.

Öyleyse hüznü önce bir felsefi süzgeçten geçirip ardından bir toplumsal analiz bakış açısına oturtarak incelemek şart. Bunu bir duygu filozofu olan Spinoza’ya değinmeden yapmaksa bana göre imkansızdır. Öyle ki Althusser’in “Marx’a giden kral yolu” dediği bu filozof, duygulara dayanan Affectus (duygulanış) kuramından yola çıkarak, ezilenlere yol gösteren bir siyaset felsefesi inşa etmiştir. Mücadele olanaklarını bu tarz bir siyaset felsefesinin eleştirisine tabi tutmak, toplumsal muhalefetin aktörlerine anahtar bir bakış açısı sunarak mücadeleyi güçlendirecektir; insanlara hüzün vermeyi neredeyse bir amaç haline getirmiş olan bir iktidar söz konusuysa üstelik.

Bir 17. yüzyıl düşünürü olan Spinoza, kuramının zarafetiyle kendisinden sonraki birçok düşünürü derinden etkilemiştir. Peki nedir bu Affectus kuramı ? Bir alıntıyla başlayabiliriz. “Duygulanış bir güç derecesinden başka bir güç derecesine geçiştir.” Bu önermenin altında yatan anlamı kavramak için duygulanışın ne olduğuna değinmek gerekiyor; duygulanış, bir şeyin imgesinin bende yarattığı sevinç veya kederdir. Örneğin sokakta yürürken Ahmet’le karşılaşıyorum, Ahmet’e ait imgem olumluysa bu imge bende bir sevinç yaratır. Biraz ötede Mehmet’i görüyorum, bu sefer Mehmet’e ait imgem olumsuzdur ve bu imge bende bir hüzün yaratır. Sevinç ve hüzün Spinoza’ya göre iki temel duygudur ve diğer tüm duygular bu iki duygunun oranlanıp çeşitlendirilmesinden türer. Sevinç veren duygulanışlar eyleme kudretimi arttırırken, hüzün verenler aynı kudreti azaltırlar. İşte hayat bu duygulanışların anlık art arda geçişlerinden ibarettir ve dolayısıyla bu geçişler sırasında eyleme kudretim artıp azalır.

Kudretin neden artıp azaldığınıysa şöyle açıklar Spinoza. Ruhum ve bedenim birbirine geçmiş bağıntılar bütününden oluşur. Bu tüm cisimler için böyledir, yani her cismin bir ruhu vardır. Hüzün veren herhangi bir cisimle karşılaştığımda -hüzünlü bir müzik, nefret edilen biri, ya da bir ölüm- o cismin bağıntıları, ruhumun veya bedenimin bağıntılarıyla temasa geçer ve bir kısmını veya tamamını bozmaya çalışır. Sözgelimi arsenik, tüm bağıntılarımı bozma eğilimindedir ve bu ölüm demektir, yani eyleme kudretimin sıfıra indiği durum. Nefret edilen biri veya bir durumla karşılaştığımda üzüntü duymam şu anlama gelir; bu şey bağıntılarımdan birkaçını bozmaya çalışıyordur ve eyleme kudretim azalır, çünkü kudretimin bir kısmı mülkiyetimden çıkarak bozulan bağıntılarımı karantina altına alır ve hüznünün yarattığı bozulmayı oradan def etmeye çalışır. Böylece hüzün büyüdükçe mülkiyetimden çıkan kudret miktarı da artar. Sevinç duyduğumda durum bunun tam tersidir, bağıntılarıma etki eden cismin bağıntıları, benimkilerle birleşerek üst bir bağıntı oluşturmaya çalışır. Bu yolla kudretim de artmış olur.

Kendisinden yola çıkan herkes üzüntü halinin, bir çeşit eylemsizlik, durağanlık hali olduğu kanısına varmakta zorlanmayacaktır, yaratıcılığın baş düşmanıdır hüzün. Fazlasıyla ikna edici olan bu felsefe, toplumları sürekli hüzne ve nefrete boğan iktidarların özünü böylece gözler önüne serer; daha fazla üzülün ve bizden nefret edin! Başta Hristiyanlık olmak üzere dinlerin muazzam acı ve hüzün kültürleri de böylece daha anlaşılabilir bir hale gelir.

Bana göre Türkiye’de güçlü bir toplumsal muhalefet yaratamamanın başat nedenlerinden biri işte bu hüzün kültürüdür. Nefret etmeyi ve üzülmeyi bir tür yücelik sayan ve bununla övünen, yetmez gibi bu hüznün vereceği sözde bir gücün iktidarları devirebileceğini sanan bir solun müzmin güçsüzlüğünün altında yatan neden bundan başkası değildir.

Egemenler halka yönelik şiddetleriyle hüznü neredeyse bir köleleştirme aracı haline getirmişken, ezilenler bu şiddete maruz kalmakla yetinmeyip, bir tür değer haline getiriyorlar hüznü. Üstelik bu hüzün tüm kültürel faaliyetlerini kuşatıyor. Peki başka türlü bir siyaset ne derece mümkün?

Bu sorunun yanıtı Gezi deneyiminde saklıdır. Belleklerdeki tazeliğini hala koruyan o meşhur Gezi ruhu, gücünü her şeyden önce hüzünden yoksun oluşuna, enerji veren neşesine borçluydu. Bir şenlik havasında geçen eylemler tam da Spinoza’nın işaret ettiği gibi insanların eylem kudretlerini arttırarak Gezi deneyimini Türkiye solunda bir kırılma noktası haline getirmiştir. Muktedirlerin bilinçli eylemlerinden üzüntü duymak ya da onlardan nefret etmek yerine neşeli bir alayla otoriteyi yerden yere vurabilmeyi bu sayede başarabilmiştir Gezi.

Kötü bir koku gibi toplumun her köşesine sinmiş olan bu hüznü söküp atmak çok zor değil, çünkü ister sanatta ve edebiyatta olsun, ister siyasette olsun hüznü dışlayan pratik ve alanlar az olsa da mevcut. Nefreti, acımayı ve hüznü bir ahlaki buyruk haline getirmenin anlamsızlığı üzerine Spinoza’dan son bir alıntıya bitirebiliriz sanırım;

“Acımayla herkes kaybeder, çünkü herkes başkalarının kederli halini görerek kederlenir. Bu kuşkusuz doğal bir duygumuzdur, ama onu ahlaki bir buyruğa dönüştürmemek gerekir; çünkü bu köleleştirici ahlak herkesi güçsüz kılmaya eğilim gösterir. Başkalarına gerçekten yardımcı olmak isteyen birinin onlara biraz daha güç kazandırmaya, özerklik vermeye çalışması onlara acıyıp durmasından daha iyi değil mi ? Komşusunun yardımına bir acımayla, tarafgirlik veya hurafecilikle değil, yalnızca aklın kılavuzluğunda koşmak da mümkündür.”

 

Bulunduğu kategori : Sol

Yazar hakkında

İlgili Yazılar