hükümet-cemaat kavgası, inşaat odaklı birikim ve 17 aralık krizi: bir dönemin sonu mu? – ümit akçay -

17 Aralık 2013, şimdiden Türkiye’nin yakın tarihindeki önemli günler arasındaki yerini aldı. 17 Aralık, iki şekilde değerlendirilebilir. Bunlardan ilki, ağırlıklı olarak kamuoyunda tartışıldığı gibi, meseleyi hükümet ile cemaat arasındaki iktidar mücadelesi olarak tanımlamak. Gerçekten de 2010 yılındaki Mavi Marmara ile başlayan, ardından 7 Şubat 2012 tarihindeki MİT krizi ile apaçık bir şekilde görünür olan ve son olarak geçtigimiz ay yaşanan dershanelerin kapatılması girişimi ile doruğa çıkan bir mücadeleyi görmezden gelmek mümkün değil. Aslına bakılırsa, meselenin bu yönü pek çok açıdan değerlendirilmiş durumda ve gizli saklı kalmış tarafları giderek azalıyor. Dolayısıyla bir iktidar mücadelesinin sürdüğü açık, bürokrasi içinde farklı paralel yapılanmaların varlığı ortada, ancak bu mücadelenin neden bugünlerde daha şiddetli hale geldiği sorusu üzerinde biraz daha ayrıntılı düşünmemiz gerekiyor.

Ekonomik Büyüme ve Hükümetin Koalisyon Kurma Kapasitesi

Bu bağlamda, sahnede gerçekleşen iktidar mücadelesini bir adım geriye çekilerek değerlendirdiğimizde, 17 Aralık krizinin patlak vermesinin gerisindeki en temel dinamiğin hükümetin farklı gruplar arasında koalisyon kurma kapasitesinin daralması olduğunu söyleyebiliriz. AKP’nin kendi liderliğinde bir koalisyon kurma kapasitesinin daralması ise temel olarak 2008 krizi sonrasında ekonomik büyüme temposunun yavaşlamasının bir sonucu olarak görülebilir. Tabii ki, ekonmik dinamikler ile siyasi dinamikler arasındaki bağlantının dolaysız bir şekilde gerçekleştiğini ileri sürmek çoğu zaman eksik ve indirgemeci olacaktır. Ancak böyle bir ilişkinin olmadığını iddia etmek de yapılacak analizleri açıklayıcılıktan uzak kılar. Bu açıdan baktığımızda geçtiğimiz 11 yıllık iktidar dönemi süresince AKP hükümetinin oy oranı ile ekonomik büyüme arasında pozitif bir ilişkinin olduğunun altını çizmeliyiz. Dolayısıyla ekonomik büyümenin yüksek olduğu zamanlarda hükümete olan desteğin ve hükümetin koalisyon kurma kapasitesinin yüksek olduğunu, büyümenin düşük olduğu zamanlarda ise hükümete olan desteğin ve hükümetin koalisyon kurma kapasitesinin azaldığını görebiliriz.

AKP dönemini yaygın olarak yapıldığı gibi iki alt dönemde incelemek işimizi kolaylaştıracaktır. Bunlardan ilki olan 2002 ile 2008 krizi arasındaki dönem, ortalama yüzde 6’lık bir büyüme oranının yakalandığı, AB’ye üyelik süreci ve IMF programı ile desteklenen, farklı toplumsal kesimlerin üzerinde uzlaştığı bir büyüme koalisyonu idi. Bu kesimlerin içine, (sol) liberallerden, farklı cemaat yapılarına, büyük sermaye kesimlerinden, yeni gelişen sermaye kesimlerine kadar geniş bir topluluğu katabiliriz. Bu çerçevede, bu geniş koalisyonun kurulmasının temel koşulu, Türkiye’deki tarihsel dinamiklere göre görece yüksek bir büyüme oranının tutturulmuş olması idi.

İkinci alt dönem ise, 2008 küresel ekonomik krizi ile günümüz arasındaki süreci kapsıyor. Bu alt dönemin en önemli özelliği, bir önceki alt dönemin aksine ekonomik büyümenin yavaşlaması ve ortalama yüzde 3.2’ye gerilemesidir. Bunun yanında, AB üyeliği ya da IMF programı gibi dışsal çıpaların da ortadan kalktığı bir dönemdir. Dolayısıyla bu dönemin temel özelliği, AKP iktidarının kendi liderliğinde koalisyon kurma kapasitesinin zayıflıyor oluşudur.

Hükümetin Kriz Sonrası Stratejisi: İnşaat Odaklı Birikim

Ekonomik büyümenin yavaşlaması nedeniyle geniş koalisyon kurma kapasitesinin maddi olarak azaldığı 2008 sonrası dönemde hükümet, farklı bir stratejiyi devreye soktu. Bu yeni stratejinin temelinde iç talep odaklı büyüme; iç talep odaklı büyümenin merkezinde de inşaat sektörü yer almakta idi. Dolayısıyla kent politikaları, 2008 krizi sonrası ekonomik ve siyasi gündemin merkezine yerleşti. Bu anlamıyla esas olarak TOKİ kanalı ile yürütülen inşaat odaklı büyüme modeli sadece ekonomik değil aynı zamanda siyasi bir proje idi. İşin ekonomik yanında, konut yapımında kullanılan malzemelerin oluşturduğu talep ile ekonomik büyümenin sürdürülmeye çalışılması yer alıyor. Bu bağlamda kentsel dönüşüm ve TOKİ odaklı bir birikim süreci, talebin canlanması için aktif olarak kullanıldı. Buna ek olarak, konut sektörü ile bankacılık alanının giderek daha da bütünleşmesi ile kentsel dönüşüm ve yeni konut yapımı desteklendi. Meselenin siyasi yanını ise kamu ihalelerinin dağıtılmasında ve kritik emlak firmalalarının kurtarılmasında kamu kaynaklarının siyasi iktidara yakın olan çevrelere ya da hükümetin siyasi koalisyon kurma amaçlarına paralel olarak dağıtılıyor olması oluşturuyor.

Ancak bu modelin iki temel çelişkisi aynı zamanda modelin tıkanmasını da beraberinde getirdi. İlki cari açığın sürekli bir risk unsuru olarak siyasi iktidarın hareket kabiliyetini sınırlıyor olmasıydı. 17 Aralık krizi ile ortaya çıkan iddialar, uzun süredir cari açığın finansmanında kaynağı belli olmayan ve Merkez Bankası Bilançosu’ndaki Net Hata ve Noksan kaleminde yer alan para girişlerinin, ABD ambargosu altındaki İran ile Halk Bankası aracılığıyla yapılan altın ticaretinin etkili olduğunu düşündürtüyor.

İkinci çelişki de faiz oranlarının yükselmesi ve TL’nin değersizleşmesi ile iç talep odaklı büyüme için önemli olan kredilerin ve özel olarak da inşaat sektörünün zora girme riski idi. Modelin tıkanması, geçtiğimiz aylarda TOKİ ile iş yapan büyük mütahitlik firmalarının mali çıkmaza girmeleri haberleri ile ilk ipuçlarını vermişti. Bu çerçevede, 17 Aralık krizi ile ortaya çıkan skandallar zincirinin merkezinde ekonomik sıkıntıya giren bu firmaların kamu bankalarından alınan usulsuz kredilerle finansmanı iddialarının yer alıyor olması, bu modelin krize girdiğini daha da açıkça gösteriyor. Yine inşaata dayalı büyüme ve bu bağlamda kentsel dönüşüm sürecinde yaratılan rantın dağıtımı sürecindeki çekişmeler, inşaat sektörü odaklı imar yolsuzlukları ile ilgili iddiaların önemli halkalarını oluşturuyor.

Kürt “Açılımı”

Ekonomik büyüme temposunun yavaşladığı 2008 krizi sonrası dönemde hükümetin Kürt sorunu alanındaki “açılım” hamlelerini, daralan koalisyon kurma kapasitesini yeniden genişletmek için attığı en önemli adımlardan biri olarak görebiliriz. Bu sürecin büyük ölçüde Kürt hareketinin uzun yıllardır sürdürdüğü mücadelenin sonucunda geliştiğinin altını çizmeliyiz. Ancak hükümet açısından ekonomik sıkıntıların arttığı ve seçimlerin yaklaştığı bir dönemde, Kürt hareketi ile müzakere halinde olmak savaş halinde olmaya göre çok daha tercih edilebilir bir konum olduğu da açık.

Gezi Direnişi: Hegemonyadaki Çatlakların Derinleşmesi

Bu bağlamda, 17 Aralık krizini ekonomik büyümenin yavaşlaması nedeniyle hükümetin koalisyon kurma kapasitesinin daralmasının sonuçlarından biri olarak görebiliriz. Bu kapasitenin daralması, hiç kuşkusuz, Gezi Direnişi’nin en kritik sonuçlarından biri olmuştur. Gezi direnişi bir yandan hükümetin giderek görünür hale gelen ve “yaşam tarzına müdahale” olarak kodlanan muhafazalar eğilimlerine karşı sert bir itiraz yükseltti. Diğer yandan da inşaat odaklı birikim modelinin temelinde yer alan kent mekanının sermaye tarafından yeniden organize edilmesi girişimine karşı güçlü bir karşı çıkış ortaya koydu. Gezi Direnişi ile ortaya çıkan toplumsal enerji dönüştürücü bir gövdeye kavuşamadı ancak en önemli etkisi, iktidar bloğu içindeki çatlakları biraz daha açmış olması ve hükümetin koalisyon kurma kapasitesini daha da daraltıcı bir etki yapması idi.

Ne Yapmalı?

Dolayısıyla 17 Aralık krizi ile patlak veren süreç, ekonomik büyüme temposundaki yavaşlamanın, iktidar aktörleri üzerinde yarattığı yapısal baskının iktidar mücadelesini kızıştırmasıdır. Krizin nasıl sonuçlanacağını tahmin edebilmek için henüz çok erken ancak bu operasyonların yolsuzluklardan arınmış bir “temiz siyaset” özlemi ile yapılmış olmadığını söyleyebiliriz.  Bununla birlikte hükümetin bu süreçten ciddi yara alacağını belirtmek için kâhin olmaya gerek yok. 17 Aralık günü yolsuzluk operasyonunun duyulmasının ardından borsadaki düşüş ve dış basında yapılan yorumlar, hükümetin en önemli siyasi sermayesi olan “istikrar” kozuna önemli bir darbe vuracağa benziyor. Ancak buradaki kritik nokta, hükümetin böylesine bir iktidar içi mücadele neticesinde sendelemesi sonucunda gerçekleşmesi gündeme gelecek olan bir iktidar değişikliği senaryosunda, mevcut alternatiflerin AKP’den daha iyi olmadığı.

Toparlamak gerekirse, 17 Aralık krizi, 11 yıllık AKP iktidarının toplumsal hegemonyasının giderek daralmakta olduğunu bir kez daha ortaya koydu. Bu noktada sorun hükümetin geriletilmesi kadar, Gezi Direnişi sırasında sıkça gündeme geldiği gibi, neoliberal otoriterizme karşı özgürlükçü, eşitlikçi ve demokratik bir alternatif siyasi, kültürel, toplumsal ve ekonomik tahayyülün yaratılması sorunu olarak görülmeli.

Bu çerçevede, yapılması gereken bu çatışmada saf tutarak, çatışan tarafların birinin arkasında yedeklenmek değil, bir yandan kentsel mekânın sermaye tarafından talan edilmesine karşı çıkmak, diğer yandan da siyaseti kirlenmiş ihale pazarlıkları ile istihbari düzeyde yürüyen bir komploculuk alanından çıkararak geniş toplum kesimlerinin kaderlerinin tayin etmenin temel yolu olarak yeniden kurmaktır.

Bulunduğu kategori : Dâhiliye

Yazar hakkında

İlgili Yazılar