hindistan’ın post-ideolojik siyasetçisi – thomas crowley -

[Tuhaf zamanlarda yaşıyoruz. Dünyanın çok farklı yerlerinde bu tuhaf zamanları karakterize eden ve bu anlamda benzer nitelikler taşıyan olaylar, kişiler ortaya çıkıyor. Sitemizde bu türden malzemelere mümkün olduğunca yer vermeye çalışacağız]

Arvind Kejriwal bir sosyalist değil. Bunu söyleyecek ilk kişi de kendisi olacaktır. Hindistan’da siyasetin yükselen yıldızı Kejriwal, birbirini ardına yapılan röportajlarda bilinçli olarak kendini tüm sol yapılanmalardan ayırmaktadır.

Yine de arvindkejriwal.net.in (Kejriwal’in kendisi tarafından değil de bir hayranı tarafından yapıldığı aşikar olan) web sitesi, Kejriwal’in “halkçı bir sosyalist” olduğunu gururla ilan etmektedir. Kejriwal’in Aam Aadmi (“Sıradan Adam”) Partisi’nin Delhi manifestosu devrimci olmaktan çok uzak olmakla birlikte, sola meyilli önerilerle doludur: Delhi’de suyun özelleştirilmesine karşı mücadele etmek, daha fazla devlet okulu kurmak ve özel okul ücretlerine bir üst sınır getirmek, elektrik sektöründe tekelci sermayenin koyduğu kısıtlamaları kaldırmak, taşeron emeği kaldırıp yerine mümkün olduğunca kadrolu emek koymak ve örgütlü olmayan sektörlerde işçileri güçlendirmek.

Bu manifesto (genelde AAP olarak bilinen) yeni yetme Aam Aadmi Partisi’nin ilk büyük sınavı olan Delhi Eyalet Meclisi seçimleri için hazırlanmıştı. 8 Aralık’ta açıklanan seçim sonuçları, partiyi destekleyenler için sürpriz olmasa da, siyasi zümreyi afallattı. AAP Delhi Eyalet Meclisi’nde (Washington DC gibi tam bir eyalet olmayan ama ulusal başkent olan Delhi’nin gücü devletin yasama gücüne denk olan meclisi) 70 koltuktan 28’ini kazanarak, bu kadar genç bir partiye göre etkileyici bir gösteri yaptı.

Delhi’nin iktidardaki partisi –hanedanvari ve sarsılmakta olan Kongre- oy verenlerin yükselen gıda fiyatları ve bir dizi utandırıcı siyasi skandaldan duydukları memnuniyetsizliğini yansıtması sonucu, zar zor 8 koltuk kazanarak büyük darbe aldı. Kongre’nin daimi muhalifi, iş dünyasının dostu ve yüksek kastın boyunduruğundaki Hindu köktencisi Bharatiya Janata Party (BJP), 31 koltuk alarak iktidar karşıtı oy kullanma haleti ruhiyesinden en kazançlı çıkan taraf oldu.

Ancak Kongre’de, son on beş yılda Delhi Şef Bakanı (eyalet düzeyinde başbakana denk) olarak görev yapmış olan Sheila Dikshit’i farklı bir yenilgiye uğratmakla, en çarpıcı zaferi Kejriwal’in kendisi kazandı. Dikshit ve Kejriwal ülkenin en büyük politikacılarına ev sahipliği yapan Delhi’yi temsil etmek üzere çarpışıyorlardı. Rekabetin doğasındaki dengesizlik dudak uçuklatıcıydı: Kejriwal yüzde 30’dan daha fazla oy almıştı. Seçim sonrasında analistler Kejriwal’e verilen desteğim büyük kısmının bölgedeki gecekondu mahallelerinden geldiğini açıkladılar; işçi sınıfına mensup olup bu mahallelerde yaşayan, çoğunluğu siyasetçilerin lüks harcamalarla dolu yaşam tarzını destekleyen hizmet sektöründe çalışan bu insanlar Kongre’nin vaatlerinin sığlığını sonunda anlamışlardı.

Bu tür bir taban desteğine rağmen neden Kejriwal solcu damgası yemekten kaçınmaktadır? Her şeyden önce, Hindistan’da, ABD’den farklı olarak, “komünist” ve “sosyalist” kelimeleri salt siyasi muhaliflere çamur atmak için kullanılan yakıştırmalar değildir. Belki de “sol” Hindistan’ın siyasi zümresi nezdinde kirli bir kelime haline gelmektedir. Komünist partiler iki önemli Hindistan eyaletini yönetmiş ve diğer ikisinde kilit roller oynamışken, yirmi yıllık neoliberalizmin ardından ülke çapındaki egemenlikleri çok sınırlıdır.  Ülkenin en büyük sol partisi, (Marksist) Hindistan Komünist Partisi veya diğer adıyla CPI (M), sadece ismen komünisttir – parlamenter siyasetin talepleri ve kapitülasyonları, çok uzun zaman önce partiyi gerçekten dönüştürücü olabilecek her türlü potansiyelden arındırmıştır.

Hindistan’daki “ana akım sol” büyük ölçüde can çekişmekte iken, Hindistan’ın merkezindeki Maocu kırsal ayaklanma devam etmektedir. Bu gerilla savaşının etkisi ve olası sonuçları üzerine Hindistan solu içerisinde ciddi bir tartışma sürmektedir, ama iktidardakiler muhaliflerin üzerine devletin tüm gücü ile yürüyebilmek için muhalefetin her türlüsünü “Maoist” olarak yaftalamaktan memnundur. Maoistler ile parlamenterlerin ortasında çok sayıda aktif ve ilham verici sol hareket bulunmaktadır, ancak bunlar ülkenin siyasi tahayyülü üzerinde etkili olabilmekten çok uzaktır.

Belki de Kejriwal’in Sol ile herhangi bir ilişkiyi reddetmesinin nedeni CPI(M)’nin başarısızlıkları veya tehlikeli Maoist çağrışımlardır. Siyasi bir kariyer inşa etmekte olan bir adam için bu akıllıca bir taktik hamle olabilir. Cinsiyetçi ismine rağmen Kejriwal’in sıradan adam partisi yolsuzluğun ve devlet-sanayi danışıklı döğüşünün kurbanı olan kitleler adına konuştuğu iddiasındadır. Hindistan’da 2011’de patlak veren yolsuzluk karşıtı protestoların kilit bir aktörü olarak Kejriwal, yeni başlamış olan yolsuzluk karşıtı ajitasyonu örgütlü bir siyasi güce dönüştürmeye çalışmak üzere o hareketin lideri ile yollarını ayırmıştır. Siyasi programı, doğrudan demokrasiyi benimseme ve büyük siyasetçilerin yatağına girmiş büyük şirketlerin iktidarıyla mücadele etme çağrısında bulunmaktadır.

Ancak daha yakından bakıldığında Kejriwal’in retoriği, sol bir hareketi inşa ederken solculuk yaftasını sadece mahcup bir çekingenlikten ötürü reddetmediğini göstermektedir. Onunkisi halk muhalefetinden istifade eden ve her gelene kucak açan bir “catch-all” (herkesi yakala) popülizmidir. İş çevrelerine hitap ederken ticaret ve sanayi methiyeleri düzmüş ve iş insanlarının “yüzde 99’unun”  yolsuzluğun faili değil mağduru olduğunda ısrar etmiştir. Bazı müstakil özelleştirme vakalarına veya büyük şirketlerin kanunsuzluklarına karşı olsa da, ülkenin siyasal zümresinin yolsuzluklarını Hindistan’ın sorunlarının ana kaynağı olarak görmekte, “sıradan adam”ı tuzağa düşüren çok daha geniş bir iktisadi ve siyasi güçler ağını görmezden gelmektedir.

AAP’nin ana ideologlarından bir sosyalist olan Yogendra Yadav, AAP politikalarına daha yapısal bir analiz getirmek için bariz bir şekilde çabalamaktadır –örneğin “yolsuzluğun” aslında ülkenin daha derin yapısal çatlaklarını bir semptomu olduğunda ısrar etmektedir. Ancak sert yaptırımların ve dürüstlüğün sorunu çözeceği varsayımıyla,  yolsuzluk retoriği daha ziyade bir orta-sınıf ahlakçılığına dayandırılmaktadır.

Öyleyse Kejriwal solcu olmadığını söylediğinde kendisine inanabiliriz. Ama aynı zamanda siyasi felsefesinin ne Sağ ne de merkez üzerine kurulmadığında da ısrar etmektedir. Kejriwal’ın bunu yaparken kullandığı tarz 2008’deki Barack Obama’yı çağrıştırır. (Aslına bakılırsa, Obama’yı bir ilham kaynağı olarak zikreder, üstelik sosyal medyanın, kitlesel kaynak yaratma işinin ve taban hareketi olarak destek veren kendini adamış bir grup gönüllünün çok akıllıca kullanıldığı bir kampanya yürütmüştür)   Umut ve değişimle dolu, yorgun ideolojilere değil, çözümlere odaklanarak kirli siyaset sahnesini temizlemeye hazırdır. Obama’dan farklı olarak (Hindistan’ın mevcut siyasi iklimi düşünüldüğünde akıllıca davranarak) Kejriwal, bu bölünmüşlüğü aşmayı ve muhalifleri ile çalışmayı taahhüt etmemektedir; daha ziyade bir kavgacıdır ve hem Kongre’ye hem BJP’ye ithamlar yağdırmaktan hazzetmektedir. Yine de, yönetişime genel yaklaşımı Obamavari görünmektedir: Yeni bir post-ideolojik, pragmatik, şeffaf yönetişim getirmek istemektedir.

Post-ideolojik konsepti tabii ki esasen anlamsızdır. AAP katı, sarsılmaz doktrine karşı olduğunu söylemektedir, ama bu salt bir sağduyudur –neredeyse kimsenin karşı olmayacağı boş bir klişedir.

Ancak partinin “post-ideolojik” duruşu dilsel açıdan anlamsız olsa da, kesinlikle siyaseten elverişli bir araç olmuştur.  Post-ideolojik siyaset bir yandan teknokratik yeterlilik ve gerekçelendirilmiş iyi yönetişim görüntüsünü yaratırken, (“tarihin sonu” söylemiyle birlikte) mevcut sosyoekonomik sistemin sorgulamaya, dahası yeniden yapılandırmaya kalkışmaya ihtiyaç ve imkan olmadığı önermesinin  ideolojisi olarak kullanılmıştır.  ABD’de post-siyasal umudun ve değişimin ideolojisinin nasıl işlediğini gördük: Obama’nın “post-siyasal” yaklaşımı gerçekte sağlık, eğitim ve finans gibi tamamen farklı alanlarda serbest piyasanın güçlü bir şekilde olumlanmasıydı.

Ancak Obama-Kejriwal analojisi ile ancak buraya varılabilir. Obama’dan farklı olarak Kejriwal, ülkesinin iki başat partisinin dışından gelmektedir ve Hindistan’ın  parlamenter siyasi sisteminde üçüncü şahısların hem bölgesel hem ulusal siyasete önemli derecede etki edebileceği anlamına gelir.  AAP’nin Delhi Eyalet Meclisi seçimlerindeki başarısı, Obama’nın zaferinin asla yapamayacağı bir şekilde siyasi ana akımı tehdit etti. Kongre partisinin yetkilileri, mahcup bir şekilde, AAP’den çok şey öğrenmeleri gerektiğini kabul ettiler. Ve yorumcular AAP’nin geleneksel siyasi bilgeliği altüst etme eğilimini seçimlerden önce para ve içki dağıtmayı reddetmesine ve kimlik siyaseti yapmaktan çokça kaçınmasına bağladılar.

Parti, daha iyi bir siyasi sitem kurmaya yönelik bir idealizm ve samimi bir arzudan istifade etti ve bu diğerkam hislerin güçlü seçim sonuçlarına tahvil edilebileceğini gösterdi. Ancak eğer parti “post-ideolojik” yaklaşımına saplanıp kalırsa bu moment sağa doğru hızlı bir savrulmaya yol açabilir.

AAP bir yol ayrımında duruyor. Partinin başlangıçtaki desteğinin tabanı ciddi ölçüde orta sınıfa doğru kaydı, bununla birlikte yurtdışında yaşayan varlıklı Hintlilerden de önemli destek aldılar. Ama yakın zamanda parti, işçi sınıfı ve alt gelir gruplarından önemli derecede desteği harekete geçirdi, bu da hükümet yolsuzluğunun dar odağından uzaklaşıp, şirketlerin kanunsuzlukları, kamu hizmetlerinin özelleştirilmesi ve taşeronluğun yaygınlaşması gibi meselelerle daha kapsamlı bir şekilde iştigal etmesinin yansımasıydı.

Parti ulusal çapta geçerli olmaya önem atfediyor. Şimdiye dek, popüler kıstasları destekleyerek ve Hindistan toplumunun birçok gerilimine ve ayrılık noktasına çok oynamadan herkes için her şey gibi görünmeyi başardı. Elbette ki bu dar, sinik kimlik siyaseti yapmaya tercih edilesi bir şeydir. Ama Hindistan’nın oldukça gerçek çatışmaları, neoliberal dönemde yükselmiş olan sınıf çatışmaları dâhil, sonsuza dek halının altına süpürülemez, post-ideoloji retoriği ne kadar uyandırılmış olursa olsun.

Delhi’nin yakın siyasi geleceği belirsizdir. Eyalet meclisi seçimlerinde hiçbir parti salt çoğunluğu kazanamadığından ve hiçbir parti bir koalisyon oluşturmaya istekli olmadığından, Delhi yeni ve taze bir seçim yapılana dek merkezi hükümetin yönetimi altında kalacak gibi görünmektedir. Eğer bu gerçekleşirse ve eğer AAP bir sonraki seçimleri kazanmak için başlangıcındaki gücünü daha da geliştirirse, kendi dertlerini çözmekten çok daha fazlasını başarmış olur. Arvind Kejriwal ve partisi, fazlaca ideolojik bir dünyanın post-ideolojik yönetişime dair ciddi felsefi ve pratik çelişkilerle yüzleşmek zorunda kalacak.

[Bu makale Jacobin isimli dergiden alınmıştır: https://www.jacobinmag.com/2013/12/indias-post-ideological-politician/

çeviri Aslı Silahdaroğlu]

 

 

Bulunduğu kategori : Hariciye

Yazar hakkında

İlgili Yazılar