Hikayesi saklı çocuklar -

Devletin ve tabiatın ortak ve yanlış sorusu şuydu:

-Maveraünnehir nereye dökülür?

En arka sırada bir parmağın tek ve doğru karşılığı:

-Solgun bir halk çocukları ayaklanmasının kalbine!dir.

                                                     Ece AYHAN

Gökçer Tahincioğlu’nun, Nota Bene Yayınları’ndan çıkan bir kitabı var: “Devlet Dersi”. Kitap, çocuk hakkı ihlallerini, bu ihlallere karşı devletin “yargısızlığını”, ve bu çocukların hayat hikayelerini anlatır. Daha önce muhtemelen ismini duymuş olduğunuz çocukların hikayeleri ile başlar anlatmaya; gözlerini kocaman açarak baktığı vesikalığıyla Ceylan Önkol, 12 yaşında 13 kurşunla öldürülen Uğur Kaymaz, ve martı kaşlı çocuk Berkin Elvan…

Burnunuzun direği sızlaya sızlaya okursunuz kitabı. İsimler önemsizleşir okudukça, bol bol ah edersiniz. Ah etmeyi bırakıp gerçekle yüzleşme zamanı geldiğinde bu çocukların çok da uzakta olmadığını fark etmek önemli olur. Evet, hayatları çalınan çocukların olduğu bir ülkedir burası.

Bu çocukların bazıları devletin “sevgi evleri” dediği, adı kendinden menkul yerlerde yaşayan, hayata karşı bağırarak konuşan ama çoğu zaman altı cılız içi boş bir romantizme konu olmanın ötesinde sesleri duyulmayan çocuklardır. Sevgi Evleri, aslında herkesin az çok bilgi sahibi olduğu “Kimsesiz Çocuklar Yurdu”dur. Zaman zaman yaşanılan çocuk istismarları ile gündeme gelir bu yuvalar, ya da popüler kültüre hizmet eden bir televizyon dizisinin konusunu oluşturur. Bazen bir “iyilik” yapmak isteyen insanların uğrak yeri olan bu evlerde yaşanan yüzlerce, binlerce hikaye vardır. Kimisinin gerçekten “kimsesi” yoktur, devlet onu “korumaya” alır; kimisinin ailesi yoksulluktan çocuğa bakamaz haldedir, kendi eliyle bırakır; kimisinin ise bambaşka bir hikayesi vardır. Ama öncesi ne olursa olsun, sonrası bellidir: Devlet kontrolünde geçecek bir çocukluk. Tanımadığı onlarca çocukla aynı bahçede oynar bu çocuklar, aynı yemeği yer, aynı odalarda uyurlar. Birbirlerinin huylarını bilirler, hemen hepsinin bir lakabı vardır.

Sürekli değişen eğitim sistemi ile birlikte bu yurtların da kuralları değişmiştir. Mesela erkek çocukları ile kız çocukları aynı yurtlarda kalmazlar. Bu sebeple bir yurtta ya onlarca kız çocuğu vardır ya da onlarca erkek çocuğu. Erkek çocuklarının kaldığı yurtlarda, her kadının yakından tanıdığı “erkeklik” her gün perçinlenerek öğretilir çocuklara. Kaldıkları evlerde, çoğunlukla taşeron çalışan, onlara bakmakla yükümlü kadınlar vardır; evin annesi, yemek hazırlar, temizlik yapar, çocuklara ilaçlarını verir, başa çıkamadığı şiddetli bir vaka olduğunda gücün temsilcisi erkek güvenlik çağrılır.

Genelde kontrol altında olan bu çocuklara devlet okullarında aldıkları eğitimin haricinde dini eğitimler verilir. Haftanın belli bir günü müftülükten bir “hoca” gelir ve yaşları 18’in altında olan bu çocuklara neyin günah neyin farz olduğunu iyice belletir. Öyle ki bu çocuklar bazen yeni yıla girerken günah diye kuruyemiş yemekten korkar hale gelebilirler, ya da “sadece kötü kadınlar sakız çiğnermiş, sen neden çiğniyorsun” gibi sorular sorabilirler. Şaşırmamak gerekir, çünkü bu çocuklar devletin “kontrolü” altında, kindar ve dindar bir nesle uygun yetiştirilmektedir. Kitaplıkları müftülükten hediye edilmiştir, ödülü umreye gitmek olan bilgi yarışmalarına tabi tutulurlar ve kocaman, gösterişli iftar sofralarına oturtulurlar.

Çukur’u izler mesela bu çocuklar, oradaki “evsizlere” kulak kabartırlar. Onlar da Çukur’dakiler gibi sokakta tek gezmemelidir, ki gerçekten gezmemeliler, kan bağı olmasa da “kardeşlik” bağı olmalıdır aralarında, hatta onların da bir sembolü olmalıdır artık, aynı Çukurdaki gibi. Kızgın demirle kollarına yaptıkları o sembolle dışarıdaki herkese mesaj vermelilerdir…

Tecrübeyle öğrenilmiş bu örnekleri çoğaltmak mümkün, hatta daha trajiklerini anlatmak. Beton yığını bahçesinde, bir tek yeşil alan bırakılmamış yurtlardan, dönmek üzere de olsa kendilerince özgürlüğe kaçan çocukların yaşadıklarına, yaşayabileceklerine bakarsak burnumuzun direğini sızlatacak bir kitap ya da bir film daha çıkar muhtemelen. Özgürlüğe açıldığına inandıkları sokaklarda cinsel şiddete maruz kalan ya da zorla torbacı yaptırılan çocuklar birer isimden ibaret değil çünkü.

Ama sanırım bu hikayeleri dinleyip üzülmekten fazlasını yapmak gerekiyor. Sokakları, bu çocukların çocukluktan çıktıklarında yapabileceklerinden korumak gibi mesela, aynı zamanda çoğu kadına da özgürlükten çok tehlike arz etmeye meyilli bu sokakları terk etmeden yaşanabilir hale getirmek mesela. Devletin, aslında özel bir titizlikle üzerinde “çalıştığı” bu çocuklara, en masum yerlerinden dokunmak gibi mesela. Bunun bir romantizmden fazlası olduğunu anlayarak, iyilik yapmanın ötesinde, geleceğe not düşmek için bir şeyler yapmak gerekiyor. Yeni yıla girerken neşelenmenin günah olmadığına ikna etmekle başlayabiliriz, sevgi evlerine bakılırsa çocuklar hediye çekilişlerini sadece kandillerde yapacaklar çünkü.

Sözün özü şu ki, Edip Cansever’in Ahmet Abi’ye dediği gibi, “o çocuklar büyüyecek.” Nasıl büyüyeceklerine devlet aklı karar verirse öfkeli, şiddet dolu, mantığıyla hareket etmeyen, bilimden uzak, sevgisiz bireyler olmaları çok muhtemel. Ama bu akla çomak sokmak bence mümkün. Mümkünlüğün ötesinde zaruri.

Bulunduğu kategori : Dâhiliye

Yazar hakkında