Hegemonya Mücadelesi ve Popülist Strateji: Tarihsel Bir Yaklaşım -

 

21. yüzyıl başının Marksist literatüründe en çok tartışılan konulardan biri, bu dönemde çeşitli ülkelerde ortaya çıkan otoriter rejim örnekleri ile neoliberal dönüşümler arasındaki ilişki. Bu çerçevede geliştirilen yaklaşımlar çeşitli boyutlar alabiliyor; otoriter uygulamaların genel olarak neoliberalizmin bir parçası olduğu ya da belirli konjonktürlerde neoliberalizm ile bağlantılı bir gelişme gösterebileceği vurgulanıyor. Bu çalışmada, otoriter rejimlerin maddi üretim süreci içindeki yerinin incelenmesi hedefleniyor. Ancak bu inceleme yapılırken neoliberalizm ile otoriterlik arasında bir bağlantı olduğu ön kabulünden yola çıkılmayacak; otoriter rejimlerin belirli özelliklerinden yola çıkılarak bu rejimlerin arasındaki benzerlik ve farklılıklar vurgulanacak ve otoriterleşme eğilimlerinin hangi noktalarda genel bir çerçeveye yerleştirilebileceği sorusuna yanıt aranacak. Birinci bölümde 19. yüzyıl başlarından 1970’lere uzanan dönemde sınıfsal çelişkileri yok sayan ya da ikincil plana iten, bir bütün olarak tanımladığı ‘halk’ ile doğrudan bir ilişki kurarak toplumsal-ekonomik düzeni sağlamaya yönelen popülist stratejilerin tarihsel gelişiminden örnekler verilecek. İkinci bölüm ise 1970’leri takip eden dönemde popülizmin neoliberal politikaların yaygınlaşmasıyla paralel olarak dönüşümünün incelenmesini içeriyor. Ancak bu inceleme belirli sınırlara sahip: Yazı Hindistan, Sri Lanka, Macaristan gibi birkaç örnek üzerinde yoğunlaşıyor. Otoriterleşme-popülizm ve toplumsal formasyonun dönüşümü arasındaki ilişkinin daha derinlikli bir şekilde incelenmesi için örnek vaka incelemelerinin sayısının artırılması gerektiğinin altı çizilmeli.[i]

 

  1. Tarihsel Perspektiften Popülizm ve Paternalizm

A. 19. Yüzyılda Popülizm: Sınıfsallıktan Arındırılmış Bir Kitle Politikası

Toplumsal çalkantıların önlenmesi 19. yüzyıl başından itibaren toplumsal hareketlerin ivme kazanmasına da bağlı olarak, siyasal tartışma konuları arasında ayrıcalıklı bir konuma kavuştu. Sınıfsal ayrımların korunduğu bir toplum içinde uyum ve düzenin tesisi liberalizmden muhafazakârlığa pek çok ideolojik yönelimin ulaşmaya çalıştığı bir hedefti. 19. yüzyıl ortalarından itibaren Avrupa ve Amerika’nın çeşitli ülkelerinde geniş halk kitlelerinin parlamenter siyasete dahil olmaya başlaması, ‘düzen tesisi’ hedefine ulaşmaya çabalayan partilerin politikacılarının söylemlerinde ‘halk’a özel bir yer vermeleri sonucunu doğurdu: Bu şekilde doğrudan doğruya sömürü ve ezilme ilişkilerinden yola çıkarak sınıf politikası geliştiren sosyalist politikanın düzen içi alternatifi olan bir halkçı/popülist söylem geliştirilmesi mümkün oluyor ve toplumsal düzeni hedefleyen partilerin kitlelerin rızasını alarak politika inşa etmelerinin de zemini hazırlanıyordu.

Fransa’da 1848 Devrimi’ni takiben Louis-Napoléon Bonaparte’ın ‘halk’ı tek egemen olarak tanıdığının altını çizerek köylü kitlelerinin yanında işçilerin bir kısmının da desteğini alıp devlet başkanı seçilmesi ve kitle desteğini önemli ölçüde koruyarak imparatorluk rejimini kurması, 19. yüzyılın ikinci yarısında kitleye yönelik söylem ve düzen tesisi arasında kurulan ilişkinin ilk örneklerindendir.

Yüzyılın son çeyreğinde Birleşik Krallık’ta muhafazakâr ideolojinin dönüşümü dikkate değerdir: Önceki dönemlerin aristokratik/elitist muhafazakârlığının aksine Lord Salisbury ve Benjamin Disraeli gibi politikacılar bir yandan ‘halk’ın sorunlarını gündeme getiren, diğer yandan da bu sorunları ancak ve ancak ‘halk’ın değerlerinin gerçek savunucusu olan muhafazakârların çözebileceğini öne süren ‘tek ulus muhafazakârlığı’nı savunuyorlardı. Böylece muhafazakârlığın kadim değerler savunusu halkçı bir söylemle birleşiyor ve bu bileşke toplumsal çalkantıları önlemeye kanalize edilmiş sosyal politikalar geliştirme stratejisi olarak pratik yaşamda karşılığını buluyordu. Bu aynı zamanda paternalist bir stratejiydi; aile babası rolünü üstlenen belirli kişiler, toplumun iyiliği için olduğunu varsaydıkları düzenlemelerle düzeni tesis etme çabalarını sürdürüyorlardı.

19. yüzyıl sonu ve 20. yüzyıl başında Almanya’da da muhafazakâr politikanın benzer bir yönelime girdiği söylenebilir. Sosyal politika reformlarının Otto von Bismarck’ın muhafazakâr yönetimi döneminde yapılması, İmparator II. Wilhelm’in Arbeiterkaiser (İşçilerin İmparatoru) olarak anılması muhafazakâr iktidarın emekçi kitlelerinin rızasını elde ederek düzeni tesis etme ve iktidarlarını konsolide etmelerinin örneği olarak incelenebilir.[ii]

19. yüzyılda Latin Amerika’nın çeşitli ülkelerinde ortaya çıkan bir yönelim, popülizmin daha sonra da önemini koruyacak bir yönünü teşkil eder. Latin Amerika ülkelerinin bağımsızlıklarını kazandığı 19. yüzyılın ilk yarısından itibaren yönetici sınıflar ile halk kitleleri arasındaki ayrılık belirginleşti: Önceki dönemlerde toprak sahipleri, memurlar ve diğer mülk sahipleri ile köylüler arasındaki çatışmalarda kral bir arabulucu görevi üstlenebilirken, kraliyetin ortadan kalkmasından sonra doğrudan halkın temsilcisi olduğunu iddia eden ve antielitist bir söylem ve politikayla geniş bir kitle tabanı elde edip siyasal iktidarı elde eden güçlü liderler (caudillo’lar) ortaya çıktı.[iii] Sonraki dönemlerde de popülizmin antielitist boyutu çeşitli ülkelerde kendini gösterdi. Tanım gereği sınıfsal çatışmaları aşarak halk çıkarlarını koruma iddiasını içeren bir strateji olan popülizm bu şekilde ‘sözde sınıfsal’ bir boyut kazanıyor, toplumsal çatışmayı halk ile seçkinler arasında bir mücadeleye indirgiyor ve sınıfsal sömürü ilişkilerini yok sayıyor ya da antielitist bir söylem içinde eritiyordu.

Özetlemek gerekirse, 19. yüzyıldan 20. yüzyıla devrolunan popülist strateji sınıfsal çelişkileri derinleştiği ve sınıf temelli hareketlerin oluşma potansiyeline sahip olduğu toplumlarda, sınıfsal çelişkileri yok sayarak toplumsal kitlelerin desteğini alan bir siyasal stratejidir. Bu stratejiyle ilişkili olan ideolojik söylem, sınıfsal sömürünün antielitizm, ‘güçlü lider’ kültü ya da milliyetçilik gibi sınıf-dışı ortak paydalara referansla geri plana atılmasına olanak tanır.

B. Milliyetçi Vurgulardan Kalkınmacılığa 20. Yüzyılda Popülizm

İki dünya savaşı arası dönemde popülizm siyasal hayatta ve siyasal düşünceler alanında önemini korumuştur. Osmanlı Devleti’nin son dönemlerinde olduğu gibi Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş yıllarında da sınıfsız bir kitle olarak ‘halk’ın siyasal egemenliğin temelinde yer aldığı yönündeki söylemin yoğun bir şekilde tekrarlanması sınıfsal çelişkilerin üstünün örtülmesi yöntemiyle halk kitleleri ile siyasal iktidar arasında doğrudan bir ilişki kurma çabasının göstergesidir. Tıpkı Batı’nın ve Doğu’nun diğer toplumlarında olduğu gibi Osmanlı toplumunda da ülkenin özgül bağlamına bağlı olarak ortaya çıkan ve tarihsel süreç içinde gelişme gösteren çeşitli sınıf oluşumları vardı. Türkiye Cumhuriyeti kurulurken, Osmanlı Devleti’nden belirgin sınıfsal ayrımların olduğu, sendikaların yoğun bir faaliyet gösterdiği, grevlerin ve 1 Mayıs kutlamalarının yaygınlıkla görüldüğü bir toplumsal yapı devralmıştı. Oysa gerek Ziya Gökalp’in yazılarında, gerekse Mustafa Kemal’in 1920’li yıllarda yaptığı konuşmalarda Türkiye toplumunda Batı’daki anlamda sınıfların (dolayısıyla sınıfsal çatışmaların) var olmadığı sıklıkla vurgulanıyor; dönemin tarih yazımında da Osmanlı-Türk toplumsal tarihinin Batı’dan farklı olarak sınıf çatışmaları içermediği, bu açıdan “bu toprakların” eşsiz, benzersiz toplumsal özelliklere sahip olduğunun altı çiziliyordu.

İki savaş arası dönemde dünyanın çeşitli noktalarında milliyetçi ideoloji de kitlesel bir hegemonya kurma çabasında olan partiler ve politikacılar (ve onların dolayımıyla egemen sınıflar) tarafından kitlesel rıza tesisi için yoğun bir şekilde kullanılmıştır. Milliyetçiliğin vurgu yaptığı ‘millet’in sınıfsal farklılıkları aşan bir topluluk kurgusu olması, toplumsal düzenin ve geniş bir hegemonik konsensüsün kurulması yoluyla emek üzerinde denetimin sağlanması ve bu süreçte siyasal ve toplumsal iktidarın yeni meşruiyet mekanizmaları geliştirmesine zemin sağlamıştır. Buna göre yönetenler de, yönetilenler de aynı büyük ailenin, ‘millet’in üyesidir ve aile içinde gelişen bir süreç olan üretim sürecinde temel bir çelişki aramak yersizdir.

2. Dünya Savaşı’nı takiben bir yandan dekolonizasyonun önem kazanması, diğer yandan Sovyetler Birliği ve Çin örneklerinin etkisiyle kapitalizme alternatif üretim biçimlerinin ‘kalkınma yolu’ olarak kabul edilmesi popülizmin farklı bir boyut kazanmasına neden oldu. Kaldı ki, neredeyse tüm ülkelerde egemen sınıfların gücünün sınırlanması ve emeğin ekonomiden aldığı payın genişletilmesi yönündeki fikir neredeyse tüm ülkelerde yaygınlaştı.[iv] Keynesçi bölüşüm politikalarının yaygınlaşması anlamına gelen bu düzenleme, I. Dünya Savaşı sonrası dönemin iktisadi-toplumsal çalkantılarının yeniden yaşanmamasını amaçlıyordu. Önceki dönemden devralınan toplumsal konsensüse dayalı meşruiyet arayışı bu dönemde kalkınmacı söylemle desteklendi ve birçok ülkede antiemperyalist vurgularla güçlendi. Bu çerçevede Hindistan ve Seylan/Sri Lanka örnekleri incelenebilir.

Hindistan 1947’de İngiliz koloni imparatorluğundan bağımsızlığını kazandı. Bağımsızlığı hazırlayan başlıca siyasal parti olan Hint Ulusal Kongresi, 1960’lardan 1980’lerin ortasına değin Jawaharlal Nehru ve kızı Indira Gandhi’nin yönetiminde sosyal harcamalara ağırlık veren; kent yoksullarına, kast dışı kabul edilen ‘Dalit’lere, kadınlara ve diğer dışlanmış kesimlere yönelik politikalar uyguladı. Özellikle Indira Gandhi döneminde, 1960’lı yılların sonunda büyük bankalar ve enerji sektöründe faaliyet gösteren şirketler de dahil olmak üzere büyük sanayi ve finans kuruluşlarının millileştirilmesi dikkat çekicidir. Yoksul kitlelerin desteğini sağlayan bu stratejiye paralel olarak Indira Gandhi elitizm karşıtı bir retorik benimsedi, Kongre içinde yer almış olan kimi yöneticileri kolonyal yönetimin elit tabakasına ait oldukları gerekçesiyle iktidardan uzaklaştırdı.[v] Bu şekilde halk tabakalarının yararına olduğu varsayılan, antielitist söylemden beslenen ve otoriterleşme yönünde eğilimler gösteren bir siyasal iktidar biçimlendi. Uluslararası düzlemde ise Hindistan bir yandan Doğu ve Batı bloklarına dahil olmayı reddeden ‘Bağlantısızlar’ hareketinin öncülerinden biri olurken, diğer yandan Sovyetler Birliği ile iyi ilişkiler geliştirdi. Bütün bu gelişmeler, özellikle 1960’ların sonuna gelindiğinde Kongre’nin seküler refah devleti anlayışını ön plana koyan bir merkez sol parti olarak algılanması sonucunu doğurdu. Buna karşılık, İndira Gandhi’nin 1970’li yıllarda güçlenen muhalefet cephesine karşı sıkıyönetim rejimi uygulamaya çabalaması rejimin popülist niteliğinin yanında otoriter niteliğinin de güçlenmesine zemin hazırladı. Bu durum, 1970’lerin sonuna gelindiğinde Kongre hükümetinin seçmen desteğinde zayıflama yaşanmasına neden oldu.

Seylan (Sri Lanka) da tıpkı Hindistan gibi Birleşik Krallık’tan bağımsızlığını kazandı. Bağımsızlık ilanını takiben 1948-1956 arasında merkez sağ Birleşik Ulusal Parti’nin hükümeti kurduğu, ülkenin baskın etnik grubu olan Sinhala elitlerinin yönetimde olduğu bir dönem yaşandı. Bağımsızlıktan sonra yapılan ilk seçimlerin yılı olan 1956’da ise Seylan politikasında büyük bir dönüşüm yaşandı. S. W. R. D. Bandaranaike liderliğindeki Sri Lanka Özgürlük Partisi %40’a yakın oranda oy aldı. Bandaranaike ve diğer Cephe liderleri Budizm’in ve Sinhala dilinin ön plana çıkarılması üzerinden ilerleyen bir Sinhala milliyetçisi politika benimsediler. Bu durum, Sinhala milliyetçiliğine karşı Tamil milliyetçilerinin örgütlenmeleri sonucunu doğurdu. Sri Lanka Özgürlük Partisi’nin yanında Birleşik Ulusal Parti’nin hükümet dönemlerinde de Budist sembolizm ve ona bağlı olarak Sinhala milliyetçiliği önemini korudu. Sri Lanka Özgürlük Partisi yalnızca Sinhala milliyetçiliğiyle ön plana çıkmıyordu; aynı zamanda ekonominin millileştirilmesi olarak özetlenebilecek bir ekonomi politikası da izliyordu. 1960’lı yılların ilk yarısında, S. W. R. D. Bandaranaike’nin eşi Sirimavo Bandaranaike’nin devlet başkanlığı döneminde bir dizi millileştirme hamlesi yapıldı. Aynı dönemde Sri Lanka Özgürlük Partisi gerek Komünist Parti ile, gerekse ülkenin başlıca Troçkist partisi olan Lanka Eşit Toplum Partisi ile ittifak yaptı; bu ittifak ilerleyen yıllarda çeşitli şekillerde yenilendi.

Soğuk Savaş döneminde Güney Asya’da ortaya çıkan popülizm incelendiğinde, bu örneklerde sınıf hareketinin ve sosyalist hareketin çeşitli nedenlerle gelişemediği toplumsal bağlamlarda ortaya çıktığı gözlemlenebilir. Popülist politikacılar ve partiler belirli çerçeveler içinde kalan sosyal politika stratejileri geliştirerek doğrudan işçi sınıfına yönelik bir politika benimsiyor, iktisadi kalkınma ve emekçi kitlelerin refahının artırılması arasında bir bağıntı kuruyor, Soğuk Savaş sırasında Sovyet Bloku ile yakınlaşma çabaları ortaya koyarak ‘halkçı’ vurgularını güçlendiriyorlardı. Otoriterleşme eğilimleri ise her ülkenin özgül bağlamında şekilleniyordu, ancak uygulanma biçimleri farklı olsa da otoriter yönetimlerin de ‘halk’ı referans noktası olarak gösteren bir meşruiyet temeline yerleştirildiği görülüyordu.

2. Neoliberalizm ve Otoriter Rejimler: Özgül Bağlamları Dikkate Almak

A. Neoliberalizm ve Siyasal İktidarın Toplumsal Meşruiyet Sorunları

Sermaye birikiminin kriz dönemine girdiği 1970’li yıllardan itibaren dünyanın pek çok ülkesinde ekonomi stratejilerinde değişiklikler yapıldı. Şili’de 1973 darbesiyle Salvador Allende yönetimindeki Halk Cephesi yönetiminin devrilerek Augusto Pinochet yönetiminde bir diktatörlük rejiminin kurulmasını takiben uygulanmaya başlayan iktisadi politika, bu dönemden itibaren dünya çapında yaygınlık kazanan neoliberal politikaların temelini oluşturur. Birleşik Krallık’ta Margaret Thatcher hükümeti ve Amerika Birleşik Devletleri’nde Ronald Reagan’ın başkanlığı dönemleriyle özdeşleşen neoliberal politikalar ekonominin deregülasyonu, monetarizasyon ve önceki dönemlerin sosyal politika düzenlemelerinin kademeli olarak yok edilmesi gibi bir dizi unsur içermektedir. Emek üzerinde denetimin bu dönemden itibaren çoğu zaman otoriter uygulamalar ya da diktatörlük rejimleri yoluyla kurulması, neoliberalizm ve otoriterlik arasında bir doğrudan bağıntı olduğunun varsayılmasına neden olmuştur. Bu hipoteze göre sosyal politikaları terk ederek hegemonik yöntemlerle kitle rızası elde etme olanağını kaybeden egemen sınıflar emek üzerindeki denetim mekanizmalarını baskı yoluyla kurmaya yönelmişlerdir, dolayısıyla yine bu hipoteze göre 1970’lerden itibaren kurulan otoriter rejimlerin esas işlevi neoliberal politikaların uygulanmasını sağlamaktır. 21. yüzyıl başında çeşitli ülkelerde kurulan otoriter rejimlerin de doğrudan doğruya neoliberalizmle bağlantılı otoriter uygulamaların uzantısı olarak değerlendirilmesi günümüz literatüründe yaygın bir yaklaşım hâline gelmektedir. Bu tezin doğruluğunu incelemek için özgül bağlamlardan yola çıkarak tahlil yapmak gerekmektedir.

Sri Lanka’da 1970’lerin ikinci yarısı iki açıdan önemli bir dönüşüm yaşandığı bir dönemdir. Sri Lanka Özgürlük Partisi’nin 1977 seçimlerinde yenilmesi ve hükümetin muhafazakâr Birleşik Ulusal Parti tarafından kurulması, millileştirme politikasını (ve Sovyet yanlısı dış politikayı) sona erdirdi. Seçimlerden sonra hazırlanan 1977 bütçesi, Sri Lanka ekonomisinde neoliberalizme geçişin başlangıcı olarak kabul edilir.[vi] Aynı dönemde ülkenin etnik-dinsel azınlığını oluşturan Tamillerin siyasal temsilcilerinin talepleri ile hükümet politikaları arasında bir uzlaşma sağlanacağı yönündeki ümidin ortadan kalkmasıyla Tamil gerilla örgütlerinin eylemleri ivme kazandı. 1976’da kurulmuş olan Tamil-Eelam Kurtuluş Kaplanları örgütü bu örgütler arasında sivrildi. Ülkede 1980’lerin başından itibaren başlayan iç savaş 2009’a kadar devam etti ve yönetimin otoriterleşmesine zemin hazırladı. Dolayısıyla Sri Lanka örneğinde neoliberalizmin yükselişi ile otoriterleşme aynı dönemde gerçekleşse bile otoriter rejimin kurulmasının ülkeye özgü dinamiklerden kaynaklanan çok çeşitli nedenleri bulunmaktadır.

Hindistan’da kalkınmacı-popülist modelin terk edilerek neoliberal kapitalizme geçilmesi ise 1980’li yıllarda gerçekleşti. Indira Gandhi’nin 1984 yılında bir suikast sonucu öldürülmesini takiben başbakan olan oğlu Rajiv Gandhi, neoliberalleşme yönünde adımlar attı; bazı sektörlerde devlet tekelini kaldırdı ve gümrük düzenlemeleri gibi çeşitli yöntemlerle dış ticaretin gelişmesini sağladı. İdeolojik açıdan ise Rajiv Gandhi’nin kısa süreli başbakanlık dönemi Hindu milliyetçiliğinin önemli bir gelişme gösterdiği bir dönem oldu. Rajiv Gandhi, seçmen tabanını genişletmek için Hindu milliyetçiliğini kendi söylemine dahil etti; medya kuruluşları da bu eğilimi destekleyen faaliyetlerde bulundu. Tarih kitaplarının Hindu tarihi merkeze alınarak yeniden yazılması, matematikte geleneksel Hindu yöntemlere dönülmesi çağrıları ve büyük Hint destanları bu dönemde Hindu kimliği ekseninde kültürel-dinsel temaları ön plana çıkaran bir Hint milliyetçiliği yorumunun önem kazanmasının göstergesidir. Hükümetin Müslümanları ve Sikh dini mensuplarını hedef alan kimi hamleleri de Hindu milliyetçiliğinin gelişimine zemin hazırladı. Bu örnekte dikkat çekici olan nokta, Hindistan’da otoriter-baskıcı rejimin 1970’lerde İndira Gandhi tarafından uygulanan muhalefeti sindirme politikalarıyla özdeş olması, Rajiv Gandhi’nin ise bir yandan annesi İndira Gandhi’nin popülist kalkınmacı politikalarını terk etmesi, diğer yandan da devletin zor aygıtının kullanımını doğrudan içermeyen, kültürel milliyetçiliği ön plana koyan bir konsensüs yoluyla meşruiyet sağlamaya çabalamasıdır.

B. Geç Neoliberalizm mi, Yeni Bir Yöneliş mi? 21. Yüzyıl Popülizmleri

Avrupa genelinde 2000’li yıllarda muhafazakâr siyasetin önem kazandığı gözlemlenir. Almanya’da Angela Merkel’in 2005 yılında şansölye olması; Fransa’da Nicolas Sarkozy’nin 2005’te içişleri bakanı, 2007’de cumhurbaşkanı olması; 2005’in Aralık ayında ise Birleşik Krallık’ta David Cameron’ın Muhafazakâr Parti’nin yeni başkanı seçilmesi ve Macaristan’da muhafazakâr parti Fidesz’in popülerlik kazanması bu yükselişin uğraklarındandır.[vii] Aynı dönemde Asya’da da otoriterleşme ve/veya muhafazakârlaşma eğilimleri önem kazanmaktadır. Sri Lanka’da Mahinda Rajapaksa rejiminin giderek artan bir otoriter yönelime girmesi, Tayland’da Thaksin Shinawatra’nın başbakanlığı döneminde başbakana yakın kişilerin çeşitli siyasal kurumların kontrolünü ele geçirmesi gibi gelişmeler de aynı sürecin çeşitli uğrakları olarak değerlendirilebilmektedir. Bütün bu gelişmeleri 1970’lerde başlayan neoliberalleşme sürecinin parçası olarak değerlendiren görüşler de özellikle sol literatürde yaygınlaşmaktadır.

Özgül bağlamlar üzerinden ayrıntılı bir değerlendirme yapıldığında, 20. yüzyılın son çeyreğinin neoliberalizmi ile 21. yüzyıl başlarının iktisadi ve siyasal stratejileri arasında önemli farklar olduğu görülebilir. Pek çok ülkede, 1970’lerdeki monetarizm ve finansallaşma savunusu, yerini neoliberal politikaların çok daha örtük bir savunusuna, kimi durumlarda (örneğin Macaristan’da Viktor Orbán’ın söyleminde) ise açık bir neoliberalizm eleştirisine bırakmıştır. Zsolt Pétervári, Fidesz üzerine yaptığı incelemede, 2000’lerin başındaki muhafazakâr temaların esas olarak 19. yüzyılın ortasından itibaren İngiltere’de geliştirilen “tek ulus muhafazakârlığı”nı çağrıştırdığını belirtmektedir,[viii] dolayısıyla 1970’lerin neoliberalizmi üzerinden bir inceleme yapmak yersizdir. Kumar David’e göre Sri Lanka’nın toplumsal ve iktisadi dinamiklerinin incelenmesi için neoliberalizm yetersiz bir kategoridir, zira 2000’li yılların başından itibaren tüm dünyada neoliberal politikaların sonu gelmiştir. Gerek özelleştirme politikaları, gerekse işçi sınıfına karşı saldırı mevzuatı yerini daha ılımlı politikalara bırakmıştır. Dolayısıyla 21. yüzyıl başındaki iktisadi ve siyasal koşullar Reagan-Thatcher döneminin kategorileriyle değerlendirilemez.[ix]

Hindistan örneğinde ise 2014’te başbakanlığa seçilen Modi’nin 2001-2014 arasında Gücerat Eyalet Başkanlığı görevini yaparken neoliberal bir ekonomi politikası takip etmesi Modi’nin temsil ettiği siyasal hat ile neoliberal politikalar arasında daha belirgin bir bağlantı kurulmasını elverişli kılmaktadır. Modi yönetimindeki Gücerat’ta şirketlere piyasa fiyatlarının altında eyalet arazisi satılması, yine piyasa fiyatlarının altında elektrik sağlanması ve düşük faizli kredi verilmesi, Hint burjuva çevrelerin Modi’ye destek vermelerine zemin hazırlamıştı. Bununla birlikte, Hindistan örneğinde de otoriter rejim-neoliberalizm bağlantısının belirgin bir şekilde kurulmasını engelleyen faktörler vardır. Bunlardan biri, Modi karşısındaki başlıca muhalefet odağı olan Hint Ulusal Kongresi’nin bir yandan 1960’ların sosyal politikaları önemseyen kalkınma stratejisinin mirasçısı olarak görülmesi, diğer yandan da aynı partinin 1970’lerde otoriter rejim uygulamalarını, 1980’li yıllarda neoliberal politikaları başlatmış olmasıdır. Dolayısıyla Modi rejimi ne otoriterleşme açısından, ne de neoliberalizme geçiş açısından özgün bir sentez getirmektedir.

Macaristan örneğinde, Fidesz’in “yerlilik” ve “millilik” savunusu üzerinden aydın karşıtı bir politika yürütmesi ve kendine karşı olanları Macar toplumuna “yabancı”, “kozmopolit” odaklar olarak adlandırması, popülist siyasetçilerin kendilerine destek vermeyen parti ve kitleleri siyaset dışı olarak kabul etmesine iyi bir örnektir. Parti buna bağlı olarak çeşitli hamlelerle bir yandan siyasal kurumlar üzerinde denetim kurmakta, diğer yandan sermayenin emek üzerinde kontrolünü güçlendiren bir siyasal meşrulaştırma mekanizması geliştirmektedir. Fidesz klasik bir aristokratik-elitist muhafazakârlık ya da kaçınılmaz küresel ekonomik politikaların savunusuna dayanan bir muhafazakâr yorum benimsemek yerine gücünü “halk”tan aldığını sürekli olarak belirtmeyi tercih etmektedir. Fidesz’in muhafazakârlığı, halk/millet ve partinin organik bir ilişki içinde olduğunu varsayar. İktisadi zorluklar ve kültürel sorunlar ‘halk’a (ve partiye) yabancı odaklardan kaynaklanmaktadır, bu sorunların çözülmesi yine ‘halk’ın özündeki dinsel ve milli unsurların parti tarafından uygulanması yoluyla mümkün olacaktır. Bu çerçevede neoliberal politikaların kayıtsız şartsız savunması değil, ‘yerli’ bir kalkınma yolu savunulmakta, kimi durumlarda sosyal yardım politikaları da (çoğu zaman klientalist amaçlarla sınırlı da kalsa) mobilize edilebilmektedir.

 

Sonuç

Yönetimde otoriter pratiklerin yaygınlaşması, nepotizm ya da patronaj ilişkileri yoluyla siyasal kurumların belirli kişi ya da partiler tarafından ele geçirilmesi ve benzer gelişmelerin toplumsal üretim ilişkileri, kapitalist üretim tarzı ve toplumsal-iktisadi formasyon ile, başka bir deyişle maddi üretim sürecinin bütünüyle ilişkileri içinde incelenmesi gerekli. Ancak olgusal gerçekliğin karmaşıklığı, otoriterleşme eğiliminin neoliberalizm gibi tek bir parametreye indirgenerek incelenmesini engelliyor. 21. yüzyılın otoriter eğilim ya da rejimlerinin temelleri 19. yüzyıl başından itibaren emekçi sınıfların siyasal aktör hâline geliş süreci, ulus devletlerin oluşumu, yaygınlaşması ve buna bağlı olarak ortaya çıkan ideolojik-politik çelişkiler gibi bir dizi gelişmenin yaşandığı koşulların bir uzantısı olarak incelenebilir. Bu çerçevede egemen sınıfların ve siyasetçilerin toplumsal düzeni sağlamak, emek üzerindeki denetimi meşru kılmak gibi çeşitli amaçlarla kullandığı meşrulaştırma mekanizmaları dikkate alınarak popülist politikaların oluşumu incelenebilir. Dolayısıyla 21. yüzyıl otoriter rejimlerini neoliberalizm gibi konjonktürel politika ve stratejilerin sonucu olarak değerlendirmek yerine sınıfsal ve etnik olarak bölünmüş toplumlarda siyasetçilerin ve egemen sınıfların düzeni sağlamak için geliştirdikleri çabaların parçası olarak incelemek daha sağlıklı sonuçlar verecektir. Dünya ekonomisinin gelişim sürecine ya da küresel/bölgesel ekonomik krizlerin takvimine indirgenmiş bir genelleyici değerlendirmeden ziyade özgül bağlamlar içinde toplumsal üretim ilişkilerinin ve siyasal meşrulaştırma mekanizmalarının dikkate alındığı ayrıntılı ve derinlemesine değerlendirmeler bu doğrultuda gerçek anlamda sonuç elde edilmesini sağlayabilir. Otoriter rejimlerin toplumsal temellerinin kavranması, aynı zamanda söz konusu rejimlere karşı mücadele sürecinde geliştirilecek olan politikaların hangi noktalarda yoğunlaşması ve hangi yöntemleri benimsemesi gerektiğini gösterecektir. Dolayısıyla otoriter rejim eleştirilerinde neoliberalizm gibi önceden belirlenmiş bir sorunsaldan yola çıkmak yerine kapitalizm bağlamında üretim ilişkilerinin şekillenmesinin karmaşık biçimlerini, devlet-sınıf ilişkilerinin kuruluş mekanizmalarını ve ideolojik söylemin özgüllüklerini dikkate almak gerekmektedir.

 

[i] Daha önce baslangicdergi.org sitesinde yayımlanmış olan bir dizi inceleme, bu yazının temelini oluşturmaktadır.

[ii] Immanuel Wallerstein, The Modern World-System IV: Centrist Liberalism Triumphant, 1789–1914, Berkeley: University of California Press, 2011, sf. 179.

[iii] Alexander Dawson, Latin America since Independence: A History with Primary Sources, New York: Routledge, 2010, sf. 37-38.

[iv] David Harvey, A Brief History of Neoliberalism, Oxford: Oxford University Press,

2007, sf. 15.

[v] Narendra Subramanian, “Populism in India”, SAIS Review of International Affairs, 27(1), Kış-İlkbahar 2007, sf. 84-85.

[vi] K. M. De Silva, A History of Sri Lanka, Colombo: Vijitha Yapa, 2005, sf. 686-687.

[vii] Zsolt Pétervári, A Fidesz-MPSZ ideológiai változásának értékelése és a “konzervatív harmadik út”, Budapest: Méltányosság Politikaelemzö Központ, 2007, sf. 3-4.

[viii] A.g.e, ayrıca bkz. Robert Walsha, “The One Nation Group and One Nation Conservatism, 1950-2002”, Contemporary British History, 17(2), 2003, sf. 69-120.

[ix] Kumar David, “Characterisations Of Rajapaksa-Regime Political-Economy”, Colombo Telegraph, 15 Ekim 2013.

 

Bu yazı Başlangıç Dergi’nin 2. sayısında yayınlanmıştır

Bulunduğu kategori : Sol

Yazar hakkında