HDP ve Sosyalist Sol: Kazanmayı Göze Alacak mıyız? -

 

AKP’nin otokratik-şefçi karakteri belirginleşen neoliberal otoriterizmine karşı demokratik hakların savunulması eksenli anti-otoriter bir mücadelenin hayati önemde olduğunu tartışmaya gerek yok. Bu mücadelenin hakiki mecrası elbette (geniş anlamda) “sokak”, yani bizatihi toplumsal mücadele ve direnişler: Grev yasağına, iç güvenlik yasa tasarısına karşı verdiğimiz ya da veremediğimiz mücadeleler… Ancak ülkedeki somut güçler dengesinin (çarpık biçimde de olsa) teraziye vurulması olarak “sandığın” da bu mücadelelerin kritik bir uzantısı olduğu aşikâr. Dolayısıyla yaklaşan milletvekili seçimlerinde sosyalist solun nasıl bir tutum geliştireceği, tam da seçimler sonrasındaki mücadeleler açısından hayati bir önem taşıyor.

Seçimler radikal-devrimci sol açısından hiçbir zaman avantajlı bir alan olmadı. Sandık, yapısal kısıtları itibariyle sosyalistler için daima “deplasman” oldu. Ancak seçimlere katılmanın bütün malum sorunlarına karşın bir hususta dikkatli olmak elzem: Kitlelerin radikalleşmesinin parlamenter sistem dışı kanallara, doğrudan demokrasiye dayalı özörgütlenme organlarına açıldığı tarihteki nadir “yükseliş” dönemleri hariç, seçimler siyasal ve sosyal güç ilişkilerinin en belirgin ölçülme biçimlerindendir.

Bu anlamda, geniş kitlelerin bütün yanılsama ve eksiklikleriyle de olsa seçimler dolayısıyla siyasallaştığı (ortada mevcut siyasal-kurumsal mimariyi zorlayan büyük mücadeleler ve onların konsey-komite gibi fiili organları olmadığına göre) bir ortamda seçimlere katılmamak, dahası somut bir seçim politikası geliştirmemek, devrimci lafızlarla terk-i siyaset eylemekten başka bir şey değil. Seçimlere katılımın %90’lara yakın olduğu Türkiye’de sandık başına gitmenin “çözüm olmadığı” gibisinden banal savlarla seçimlere ilişkin somut bir tutum geliştirmemek, önce kitlelerin bilinç ve siyasallaşma düzeyini es geçmek, onlara karşı snobca bir tavır almak olur. Dahası, kitlelerin seçimleri yanlış da olsa bir olanak olarak gördüğü koşullarda seçim sürecinde (şu ya da bu biçimde) görünmez olmayı seçmek, dolaylı biçimde de olsa neticede sistem içi seçeneklere işaret etmek anlamına gelir.

Seçim süreci, sosyalistler açısından toplumsal direnişlerin ve sınıf mücadelesinin bir uzantısı olarak ele alınmalı elbette. Başka bir deyişle seçim süreçleri, seçim sonrasında bu mücadeleler açısından daha donanımlı, daha hazırlıklı olunmasını sağlayacak şekilde sosyalist hareketin inşasına katkıda bulunmalıdır. Sosyalist çevre ve gruplar bu süreçleri ezilenlerin ve onların mücadelelerinin belli bir program ve talepler çerçevesinde derlenmesi için vesile kılmaya çalışmalıdır. Dolayısıyla seçimlerde bizler için temel mesele, bu sürecin önceki mücadele deneyimlerinin geniş kesimlerle tartışıldığı, mevcut düzenin insanlık dışılığının teşhir edildiği ve sonraki mücadelelere bir hazırlık olarak yeni ilişkilerin kurulabildiği bir imkân olarak değerlendirilip değerlendirilmediğidir.

Sadede gelelim: Önümüzde değerlendirilebilecek böyle bir imkân vardır. HDP’nin %10 barajını aşmaya dönük hamlesinin, AKP’yi bu seçimlerde somut bir biçimde geriletmenin mümkün tek yolu olduğu aşikâr. CHP’yi de içerecek bir “mega” ittifak arayışının (sosyalistler açısından vahim politik sorunlar içermesi bir yana) olmayacak duaya amin demek olduğu çoktan belli. Dahası, HDP’nin ortaya attığı talepler ve taşıyıcısı olduğu siyasallaşmanın kapsamı itibariyle mevcut siyasal güç ilişkilerini destabilize ettiği ve sosyal direniş ve mücadelelere ciddi bir alan açtığı da açık. HDP’nin programatik pozisyonunu eksik ya da yetersiz bulanlarımız elbette olacaktır. Bu ayrı (ve kuşkusuz önemli) bir başka tartışma. Ancak HDP’nin siyasal sistemin mevcut sınırlarını emekçiler ve ezilenler lehine zorlayan bir işlev gördüğünü de herhalde tartışmaya gerek yok. Bu bakımdan yaklaşan seçimlerde başka anlamlı bir siyasal seçenek olmadığına göre, (CHP gibi bir düzen içi seçeneği tercih edecek sosyalistler varsa üzücü) HDP’nin seçim çalışmasına omuz vermek, dolayısıyla bu seçim kampanyasını bir sonraki günün mücadelelerini büyütmek için bir kaldıraç olarak değerlendirmek, HDP dışında kalmış sosyalistler açısından kaçınılamayacak bir siyasal görev.

Bir hususu açıklığa kavuşturmak, bazı olası kaygıların da önüne geçmek açısından faydalı olabilir. Seçimlerde HDP’yi desteklemek onun bir eklentisi haline gelmek anlamına asla gelmeyecektir. Sosyalist solun HDP dışında olan kesiminin HDP’yi “dışarıdan” desteklemesi, yani HDP kampanyasının basit bir uzantısı olmadan HDP için çalışması pekâlâ mümkündür. HDP’nin barajı geçmeye dönük hamlesine omuz verirken seçim çalışması sırasında belirli talepler etrafında özerk çalışmalar inşa etmenin yolları rahatlıkla bulunabilir. Bu şekilde seçim kampanyası, seçim sürecinin siyasallaşmış atmosferinde yaygınlaştırılacak talep ve sloganlar itibariyle 7 Haziran sonrasındaki mücadeleler açısından daha hazırlıklı olunmasını sağlayacak şekilde değerlendirilebilir.

Mevcut olumsuz koşullarda hiç değilse bir aralık açmak, yarınki mücadeleler açısından kısmi de olsa bir tahkimat yapmak açısından en elverişli seçeneğin (yani HDP’nin) etrafında kenetlenmek, emekçi ve ezilenlerin acil ve yakıcı sosyal ve demokratik taleplerinin yaygınlaştırılmasına katkıda bulunmak hepimizin boynunun borcudur. Hal böyleyken bu görevi yasak savma kabilinden açıklamalarla geçiştirmek, tabanı/kadroları “serbest bırakmak”, dahası HDP’ye mesafe almak, yani seçim sürecinde somut ve kitlelerce anlaşılır bir tutum almamak, neticede kelimenin gerçek anlamında apolitik bir tutum anlamına gelecektir.

Önümüzdeki günlerde sosyalist hareketin kayda değer bir bölümünün yaklaşan seçimde nasıl tutum alacağını açığa çıkaracak açıklamalar söz konusu olacak. Umalım ki bu açıklamalar çok şey söyleyip hiçbir şey demeyen, “treni sallayıp” mış gibi yapmakla yetinen cinsten olmasın. Sosyalistlerin ihtiyacı seçimlerde ne yapmalı sorusunu “topu taca atarak” geçiştiren değil, bu soruya somut ve anlaşılır hedef ve görevler tayin ederek cevap veren bir tutum. Seçim sürecinde açık, somut ve bağlayıcı bir pozisyon almamanın yarattığı “bas geç” pespayelikleri, Yavaş-Sarıgül ve İhsanoğlu felaketleri hâlâ hatırımızda. Bu felaketlere bir yenisini eklemek kimsenin ne hakkı ne de haddi olmalı… Karşı karşıya olduğumuz ve lakaytlıkla geçiştiremeyeceğimiz soru, kazanmaya cüret edebilip edemeyeceğimize dairdir.

Bulunduğu kategori : Dâhiliye

Yazar hakkında

İlgili Yazılar