hdp kongresi: kısa bir değerlendirme – ecehan balta -

 

1/ HDP Kongresinde bir bayrak yarışına şahit olduk. Eski başkanlar konuşmalarını yaptılar, henüz seçilmemiş yeni başkanlara görevlerini (bayrağı) teslim ettiler, arkasından yeni başkanlar konuşmalarını yaptılar, görevlerini (bayrağı) teslim aldılar. Konuk konuşmaları ve usulen yapılan seçimin ardından kongre tamamlandı.

Kongrenin, daha çok usul gereği yapılmış olduğu her anından belli oluyordu. Bu, oradaki manzarayı tarif etmek için. Yoksa siyasi partiler zaman zaman böyle kongreler de yapabilirler. Uzlaşmanın her zaman sandık aracılığıyla olması da gerekmez. Bu konuda yapılan ve bundan sonra da yapılması olası olan eleştirileri mutlak olarak haklı bulmuyorum, bulmamak gerektiğini düşünüyorum. Siyasi parti formatı ve hükümet komiseri önünde yapılan seçimlere tek ve kesin liste gidildiğinde, sonuca değil de o listenin nasıl, hangi koşullarda ve kimlerle hazırlandığına bakmak gerekir. Evet, bu listenin ya da başka herhangi bir listenin hazırlanış biçimi antidemokratik olabilir, bu o partinin işleyişiyle ilgili bize fikir de verebilir, ama bu sonuçta her şeyden önce oradaki delegelerin sorunudur. Fakat söz konusu olan HDP olduğunda, bu partinin çeşitli grupların siyasi temsili ile yönetildiğini, 1’den 24’e kadar grup temsilcilerinin seçildiği bir durumda seçimi “serbest” bir biçimde yapmanın bir grubun temsiliyetini kaybetmesi anlamına geleceğini de unutmamak lazım. Bu sorunu aşmak için daha önceki çeşitli birleşik parti deneyimlerinde ince hesaplar yapılmış, ince ayara dayanan bir nispi temsil sistemiyle delegelerin sadece kendi siyasi gruplarını değil, tüm partiyi de temsil edebileceğini düşündüğü kişilere oy vermesi sağlanmıştı. HDP bu konudaki dersini pek çalışmamış denebilir.

2/ Kongre’nin demokratik olup olmadığına ilişkin asıl mesele, nasıl seçildiğinden ziyade, kimin seçildiği etrafında idi. Selahattin Demirtaş, Kürt özgürlük hareketi açısından kendilerinin karar verdiği tartışılmaz bir isimken, eşbaşkanların sosyalist hareketin adayları arasından, adeta dönüşümlü olarak ve yine Kürt özgürlük hareketi tarafından atanması, esas sorundu. Nitekim içerideki “anti demokratik seçim” eleştirisinin esasını da bu tartışma oluşturuyordu. ESP Başkanı Figen Yüksekdağ’ın yukarıdan bir biçimde BDP tarafından HDK ve HDP’ye dayatılması, ama onun da ötesinde BDP’nin “HDP’nin belirli bir ideolojik yaklaşıma sahip bir kitle partisi olarak kendisini yeniden örgütlemesi  kararı, örneğin EMEP’in HDP’den ayrılıp HDK’da kalmasını hızlandıran bir süreç olmuş gibi görünüyor.

Diğer yandan, “HDP’nin belirli bir ideolojik yaklaşıma sahip bir kitle partisi olması” konusunda, Kongre’nin hiçbir katkısının olmaması, mesela bu ideolojik yaklaşımın ipuçlarını verecek karar önergelerinin tartışılmamış olması, bu tartışmanın geleceğe bırakıldığı şeklinde yorumlanabilir. Ama aynı zamanda BDP Programı ile örneğin SYKP’nin ya da Yeşillerin programını karşı karşıya koyduğunuzda beş farkı değil de beş benzerliği bulmakta çekilebilecek zorluklar, önümüzdeki dönem bu ideolojik hattın oluşturulmasının gerilimleri artıracağının bir işareti. “Yer altı ve yerüstü kaynakları değerlendirmek”, “kamu zararına özelleştirmelerin durdurulması” , “petrol, doğalgaz ve maden aramalarına öncelik verilmesi”, “uluslararası ticarette eşit rekabet”, “Anadolu potansiyelinin turizm hizmetine sunulması” gibi; sosyalist hareketin “doğasına” aykırı programatik olduğu varsayılan unsurlarla, HDP’nin görece ortalamacı, temel ve ortak ilkeleri belirlemekle yetinen programlarının kesişiminden hangi “belirli ideolojik yaklaşım” çıkacak, göreceğiz.

3/ Kongre BDP ve HDP’nin birleşmesi kongresiydi, bu bakımdan daha büyük ve güçlü bir “Türkiye partisi” olma “özleminin” belirli bir coşku ile ifade edilmesi beklenirse de, durum böyle olmadı. Hatta Abdullah Öcalan’ın mektubu okunurken bile, adının söylediklerinden daha fazla coşku verdiği bir iklim hâkimdi. Bundan sonra salonu en çok coşkulandıran unsurlar ise “Rojava” kelimesi ve Selahattin Demirtaş oldu. HDK Kongresi’nde Sebahat Tuncel’in sıraladığı üç öncelik; “sınıf, kadın, ekoloji” çerçevesinden HDP Kongresi’ne doğru geldiğimizde bu vurgunun yerini, HDP’nin siyasi misyonuna uygun olarak, kapsayıcılığın (Demirtaş) veya kapsama alanına girmeyenlerin eleştirisinin (Kürkçü) aldığını gördük. Öcalan’ın sosyalist hareketi birinci muhatabı olarak gördüğünü güçlü bir biçimde açıkladığı mektup, aynı zamanda TİP’ten sonra ilk kez Meclis’te grup kurma fırsatını Kürtlerin sosyalistlere verdiğini de hatırlattı. Selahattin Demirtaş ise, başından sonuna kadar Cumhurbaşkanlığı seçimlerine yönelik konuşmasında, akılcı bir stratejist olarak, Alevilere özel bir vurgu yaptı, AKP karşıtlığının altını çizerek ikinci turdaki tutumlarını yine belirsiz bıraktı ve müzakere sürecinin sürmesinin önemine değindi. Bu bakımlardan, güçlü hitabeti ve samimiyetiyle de birleşince herkesi memnun eden ama net siyasi mesajları Cumhurbaşkanı adayının açıklanmasının arkasına bırakan bir konuşma oldu.

Ancak, Kongre’de konuşulanlardan daha çok konuşulmayanlar üzerinde durmaya değer. Birincisi, HDK Kongresi’nin ana gündemi olan ve daha kapsayıcı bir aday mümkün müdür yoksa Demirtaş’la mı yola çıkalım kabilinden yapılan tartışmanın, kendisine göre eksiklikleri olmasına rağmen (örneğin neden sorusu, ilkeler meselesi, ikinci tur gündemi); ikinci gün esamesinin okunmamasıydı. İkincisi ve daha önemlisi, “çözüm ve müzakere süreci” ile ilgili olarak lafzi olumlamaların dışında hiçbir gerçek gündemin konuşulmamış olmasıydı. Böylece HDP Kongresi, kanaatimce şekli bir kongre olmasının gereği olarak, Türkiye gündemini es geçti, bu Kongre’yi o bağlamda bir fırsata çeviremedi.

Önümüzdeki dönem, HDP’de birleşmenin yaratacağı yapısal sancılarla birlikte, Cumhurbaşkanlığı ve genel seçimler bekliyor. Bu iki işi bir arada yapmak çok zor olacak. Sosyalistler açısından da Kürt özgürlük hareketi açısından da gerilimin tırmandığı bir dönem olacaksa da, ne “ortak vatan” ve sadece kendisi için değil, bütün ülke için “demokratik özerklik” isteyen Kürt hareketinin kısa vadede bu ittifaktan vaz geçmesi mümkün, ne de son on beş yıldır “yatırımını” Kürt Özgürlük Hareketi ile ortak mücadeleye adamış sosyalist solun.  Ama bir kez daha görüldü ki, Kürt özgürlük hareketi ve sosyalist hareket, ne kadro, ne birikim, ne de etki alanı açısından eşit değil. Esas sorun da BDP kanadının bu “varsayılan eşitliği” hangi alanlarda, ne zaman, hangi koşullarda, kimin lehine bozacağının, ya da bozup bozmayacağının bir tek kendileri tarafından biliniyor olması.

Bulunduğu kategori : Dâhiliye

Yazar hakkında

İlgili Yazılar