halkın isyanı: dayton bosna’sından bir kopuş olabilir mi? – andreja zivkovic -

Savaş Bosna-Hersek şehirlerine geri döndü. 1990’ların milliyetçi parçalanma savaşları ya da koloni tipi Büyük Güçler Yüksek Temsilcisi nezaretindeki etnik olarak bölünmüş bir federasyondaki milliyetçi politikacılar arasındaki soğuk savaş değil, fakat toplumsal bir savaş, bir halk ayaklanması.

Özelleştirilmiş endüstri katliamına karşı Tuzla işçilerinin isyanıyla başlayarak, öfkeli işçiler, işsiz gençler ve savaş gazileri dayanışma içerisinde Bosna Federasyonu boyunca arabalar ve hükümet binalarını ateşe vererek, Federal ve kantonal hükümetlerin istifasını isteyerek ayaklandılar. “Açlık eken öfke biçer” (kosije glad, zanje bijes) yazılaması bütün bir toplumu küçük bir sonradan görme kodamanlar sınıfıyla birlikte, 24 yaşın altındakiler için muazzam yüzde 63’lük bir rakamla  işsiz bırakan, makamları avantalık olarak paylaşan, devlet sektörünü yağmalayan bir siyasal sınıfa işaret ediyor.

İsyan, karanlık ufuklarda parıldayan bir işaret fişeği misali, federasyondaki gerçek güç ilişkilerini aydınlatıyor.

yeni sömürgecilik ve neoliberalizm

Bir Avusturya televizyonuna konuşan Batılı Güçlerin Yüksek Temsilcisi Valentin Inzko “…holiganizm devam ederse EUFOR [AB] güçlerinin müdahale etmesi istenebilir” tehdidinde bulundu. Aynı biçimde Bosna Federasyonu’ndaki Polis Birliklerinin Koordinasyonu Müdürlüğü’nün başındaki Himzo Selimović, polisin Bosna Başkanlığı mensuplarının güvenliğini sağlama noktasındaki yetersizliğini kabul edip istifasını sunarken uluslararası kamuoyunu ve Avrupa Birliği’ni olaylar yeniden tekrar ederse uluslararası askerî güçleri Bosna’ya yerleştirme çağrısında bulundu.

Inzko ve Selimović, devletin arkasındaki gerçek gücün AB olduğunu açığa çıkarırken, Sırp Cumhuriyeti (SC-Republika Srpska) Başkanı Milorad Dodik, Federasyon’u kasıp kavuran protestolar karşısında “provokasyona kapılıp” eyleme geçmedikleri için Sırp birimi vatandaşlarını kutlayarak, federasyona içkin olan böl ve yönet milliyetçi unsurlarını ifşa etmiş oldu. Aynı esnada Sırbistan Başbakan Yardımcısı Alexander Vučić, SC’den parti temsilcilerini çağırarak Sırbistan siyasal seçkinlerin süregelen yayılmacı tutkularını ve ayrıca olağan şartlarda Bosna halklarının aksine, federasyonun var olup olmamasında bile uzlaşamayan Bosnalı siyasal seçkinlerin sınıf dayanışmasını açığa vurmamak namına, kendilerini sorun çıkarmamaları yönünde uyardı.

 

Dahası Bosna siyasal sınıfı ve AB, sadece özelleştirmelerin savunusunda birlikte davranmıyor, aynı zamanda her iki birimdeki işçilerin ekonomik çöküşün bedelini ödemelerine yol açan beşinci yılındaki bir IMF tasarruf programını da dayatıyorlar. İki stand-by anlaşmasıyla bütçeler donduruldu, kamu sektöründe ardı ardına kesintiler yaşandı, tüketim çöktü, büyüme durdu ve dış kamu borcu gayrı safi milli hasılanın yüzde 32’sine vararak ikiye katlandı. Olağan şartlarda herhangi bir federal yasama üzerinde uzlaşamayan federal hükümet geçtiğimiz yıl, birimlerin bütçeleri için parametreleri belirleyen ve önümüzdeki iki yıl için bütçe açığını azaltmayı hedefleyen ağır kesintiler içeren 2014-16 yıllarını kapsayan IMF esinli Küresel Mali Çerçeve’yi (GFF) onayladı. Böylelikle neoliberal sıkı bütçe politikalarını önümüzdeki seçimlerde demokratik bir sorgulamadan bağışık hâle getirdi. IMF’nin ülkeye ilişkin son raporunda teslim ettiği gibi tüm bunlar büyümeyi ve dolayısıyla gelirleri onaramayacağından yasal düzenlemelerle emeklilik yaşının yükseltilmesi, esnek çalışmanın teşviki ve özelleştirme siyasetinin devamı hedeflenmekte.

Neoliberal reformlar krizi yenmekten ziyade onu sadece derinleştirecek. Balkanların diğer bölgelerinde ve çevresel Avrupa’da olduğu gibi, iktisadi model yabancı sermayeye açılmaya dayanıyor. 2008’e kadar yabancı sermaye akışları ithalata ve tüketici borçlarına dayalı olarak büyümeyi besledi, fakat aynı zamanda endüstriyi yok etti ve bugünkü borç krizini yarattı. Bir yanda avroya endeksli aşırı değerli para birimi ithalat için gerekli ödemeyi mümkün kıldı, öte yandansa reel ekonomiye yatırım yapmayı caydıran ve ihracatın rekabet edebilirliğini düşüren bir faktör oldu. Ekonomi dışsal büyüme kaynaklarına tümüyle bağımlı olduğundan ve gelişmekte olan pazarlarda Arjantin’in tetiklediği mali krizin avro bölgesinde ilave yankılara sahip olacağından hareketle, Bosna şimdi kendisini bir dönüm noktasında görüyor.

Siyasal seçkinler AB’ye üyeliğin bir koşulu halindeki neoliberal reformların dayatılması noktasındaki kararlılıkta birlik içindeler. Öte yandan, Balkanlar’a değilse de Sırp Cumhuriyeti’ne kolaylıkla yayılabilecek bir halk ayaklanmasıyla da karşı karşıyalar. Aynı zamanda, 1990’lardaki gibi federalizmin de bir krizi olan mevcut krizi aşmada başarısız olursa iktidarda kalmak için milliyetçiliğin davuluna abanmaya başlayacaklar. Bu gerçekleştiği takdirde federasyon bir kez daha Büyük Güç müdahalesine ve bölge çapında milliyetçi çatışmalara kapı aralayacak biçimde infilak edebilir.

Siyasal iktidarın mevcut krizinin kökeni ve isyanın kalıcı bir alternatif yaratabileceği koşulları idrak edebilmek için akılda tutmamız gereken tam olarak bu tarihsel biçimdir.

yugoslav mirası: piyasa entegrasyonu, milliyetçi parçalanma ve büyük güç müdahalesi

Doksanlardaki savaş seksenlerde borç krizi tarafından tetiklenen Yugoslavya’nın parçalanışı bağlamından ayrı düşünülemez. 1980’lerde Yugoslavya IMF’nin vesayeti altına girmiş ve 1990’larda Sovyet sonrası Doğu Avrupa’da bir kural halini alacak şok terapi ve piyasa serbestleşmesi biçimindeki programlara öncülük etmişti. IMF verimsiz endüstrilerin kapatılması ve daha zengin cumhuriyet ve bölgelerden daha fakir olanlara desteklerin sona erdirilmesini dayattı. Yaygın işçi hoşnutsuzluğu ve sonrasında tüm cumhuriyetlerde tehdit edici grev dalgalarıyla karşı karşıya kalan, başta Miloseviç önderliğindeki Sırp seçkinleri olmak üzere çeşitli cumhuriyetlerdeki parti seçkinleri, iktidarda kalabilmek için milliyetçilik dalgasını zincirlerinden boşalttı.

Borcun geri ödenmesi için gerekli piyasa disiplinini dayatmak için IMF ve AET (Avrupa Ekonomik Topluluğu) Yugoslav Federasyonu’nun yeniden merkezileştirilmesini talep etmekteydi. Başarılı reforma bir ödül olarak AET daha yakın bir entegrasyon havucunu sarkıttı. Pratikte bu AET’nin, Yugoslav yeniden merkezileşmesi aracılığıyla Sırp ekonomisinin rekabet edebilirliğini arttırmayı hedefleyen Miloseviç’in tutumları ve Büyük Sırbistan milliyetçiliğiyle hizalanması anlamına geldi. Fakat Avrupa ile bütünleşme vaadi, rekabet edebilirliklerini yoksul güneyden kurtularak ve AET’ye katılarak arttırmayı arzulayan zengin kuzey cumhuriyetlerine cesaret verdi. Böylece Avrupa bütünleşmesi federasyonun milliyetçi parçalanışına ivme kattı.

Batılı güçler Yugoslavya’nın mukadderatı hakkında bölünmüş durumdalardı. Batıdaki cumhuriyetler Slovenya ve Hırvatistan’daki ayrılıkçılara Alman desteğini müteakip, Belgrat’ın Zagreb ile Bosna cumhuriyetinin paylaşılması üzerine anlaşmasıyla Bosna istikrarsızlığa sürüklendi. Avrupalı güçler etnik temizliğin sonuçlarını tanıyan ardı ardına gelen barış planları aracılığıyla bu iştahları tahrik ettiler. Ta ki ABD, Avrupalı güçler arasındaki farklardan istifade ederek Rusya’nın gücünün gerileyişinin yarattığı boşluktaki hakimiyetini genişletmek amacıyla savaşı bitirmek üzere düzenlediği Hırvat-Müslüman koalisyonu lehinde askerî müdahale yapana kadar.

dayton bosna’sında milliyet sorunsalının jeopolitiği

Dayton Barış Anlaşması koşulları altında şekillenen Bosna, Batı himayesindeki bir neo-kolonyal protektoradır ve iç işleri büyük oranda ABD ve AB tarafından belirlenmektedir. Ülke iki yapıdan oluşmaktadır: Federasyon ve Sırp Cumhuriyeti. Bu iki organın da onayı olmadan herhangi bir karar alınamıyor. Ancak Bosna-Hersek Yüksek Temsilcisi önderliğindeki neo-kolonyal rejimin devamlılığı, Bosna’nın bütünlüğünün sürdürülmesinin harici güçlere ihtiyaç duyduğu iddiasıyla meşrulaştırılmaktadır. Aslına bakılırsa, hiçbir demokratik konsültasyon olmaksızın Dayton’ın taraflarınca empoze edilen federal yapının bizzat kendisi yeni bir milliyetçi rekabet ortamı yaratmaktadır. Bu rekabet ortamı da hem esas yürütücü hükümet hem de toprak bütünlüğü garantörü olarak koruyucu devlet ihtiyacını sürekli yeniden doğurmaktadır.

Anayasanın içinde yer alan çoklu “etnik veto puanları” ve hayli karmaşık olan güç paylaşım mekanizmaları, milliyetçi politikacıların federal hükümeti herhangi bir mesele için istedikleri gibi paralize edebilecekleri anlamına da geliyor. Örneğin, geçtiğimiz iki yıl boyunca Bosna Hersek’te etkili bir hükümet bulunmuyordu. Haziran ayında Saraybosna’da gerçekleştirilen kitlesel protesto eylemlerinin sebebi, küçük çocukların temel sağlık ve sosyal hizmetlerden faydalanmalarının önünü açacak kanunun kabulündeki gecikmeydi. Öte yandan kurumlar nezdinde vatandaşlar sadece devletin bileşenlerini oluşan halklardan birine ait olarak temsil edilmekte, dolayısıyla da kişiler bu üç etnik gruptan en az birisiyle kendini tanımlamak zorunda bırakılmaktadır. Bu sayede de milliyetçi çizgiler üzerine kurulmuş bir parti sistemi yaratılmaktadır. Bu durumdan kaynaklanan kitlenme de Yüksek Temsilci’nin hem yasama hem yürütme organı olarak faaliyet göstermesinin önünü açmakta, böylece hem milliyetçi gerginlikler hem de siyasal sistemin meşruiyeti krizi alevlenmektedir.

Bu krize tepki olarak da Batı ülkeleri, Dayton Anlaşması’nın radikal bir revizyonunu gündeme getirdiler. Buna göre, AB ve NATO’ya dahil edilmek suretiyle Bosna’nın bütünlüğü korunacak. Revizyonun amacı, Sırp Cumhuriyeti’nin özerkliğini etkin bir şekilde ortadan kaldırmak için federasyonu tekrardan merkezileştirmek. Bu sayede Rusya’nın bir enerji süper gücü olarak bölgeye geri dönüşünün önünü kesmek hedefleniyor. 2008 yılında ABD eliyle Kosova’nın “bağımsızlığının” ilan edilmesinin ve Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nde Rusya’nın vetosunun ardından, Büyük Güçler arasındaki çatışmada milliyetçilik kartları yeniden dağıtılıyor. Sonunda Dayton’u destekleyen Boşnak elitler, bugün federasyonun yeniden merkezileşmesini savunurken; o dönem Dayton’a muhalif olan Boşnak Sırp elitler şimdilerde bir tarafta Dayton’u desteklemek, bir tarafta da Rusya’yla daha sıkı bağlar kurarak bağımsızlığın önünü açmak arasında gidip geliyor.

Eğer Büyük Güçler’in bölücü müdahalesi 1990’lardakinin bir devamı niteliğindeyse, ekonomi politik bakımından benzerlik şaşırtıcıdır. Yeniden merkezileşmeyi hem AB hem de IMF, ekonomik reformun kaçınılmaz bir tamamlayıcısı olarak görmektedir. Daha önce olduğu gibi, yükselmekte olan neoliberal çığlık ise, ekonomi üzerine çok fazla yük bindiren ve yabancı yatırımcılar için cazip bir entegre pazar yapılanmasının önüne engel koyan, fazlaca “büyük devlet”in varlığıdır. Öte yandan, tıpkı 1980’lerde olduğu gibi, milliyetçi politikacıların tamamı pazar reformunu şiddetle savunmalarına rağmen, finansal güçlerin yeniden merkezileştirilmesi konusunda ayrışmaktadır. Aynı zamanda, sistemin içinde bulunduğu siyasi felç, ekonomik ve toplumsal krizleri atlatmada pazar reformunun başarısızlığa uğramasıyla daha da kötüleşmiştir. Muazzam haricî ekonomik ve askerî baskıların çarpıştığı ve milliyetçi mücadelelerle birleştiği bu ortamda, ayrışma yönündeki koşulların tekrardan oluştuğu aşikardır.

yolun ilerisi: protektoraya son vermek, bosna halklarının eşitliğini haykırmak, işçilerin ayaklanmasını savunmak!

İşlerin bugünkü durumunda her ilerici alternatif iş başındaki barbarlıkla yüzleşmek durumundadır. Şimdiye dek protestolar milliyetçi kirlenmeden neredeyse tümüyle azade katıksız sınıf protestoları halindedir. Aslında görünür siyasal zaaf başka bir yerde yatmaktadır: Tuzla işçileri tarafından başlatılan ve yaygınlaşan partisiz bir teknokrat hükümet çağrısında. Böyle bir hükümet, kaçınılmaz olarak protektora koşulları altında milliyetçi veto ve Yüksek Temsilci/IMF diktası arasında gerilecektir. Fakat asıl sorunu, Banja Luka’daki üç yüz kişilik dayanışma gösterisi önemli de olsa, protestoların Sırp Cumhuriyeti’ne yayılmaması oluşturuyor. Dayton’un böl ve yönet sisteminin gücü, bu türden etnik gruplar arası sınıf dayanışmasının aleyhine işlemesinden geliyor. Bu nedenle IMF’nin kemer sıkma programına karşı protestolar hiçbir zaman koordine olmadılar; kamu sektöründe 2009 ve 2013’te gerçekleştirilen grevler sırasıyla Federasyon ve Sırp Cumhuriyeti ile sınırlıydı. Aynı şekilde siyasal seçkinlere yönelik işçi sınıfı öfkesi kolaylıkla karşıtına, yakın zamanlardaki Bulgar protestoları örneğinde olduğu gibi, “yolsuzluk” ve “reformlarda başarısızlığa” karşı AB ile bütünleşme yönünde desteğe dönüşebilir ve manipüle edilebilir. Böylelikle sistem, her zaman yeni bir kriz ve umutsuzluk döngüsü yaratarak, milliyetçilikten protektoraya desteğe ve böylelikle Büyük Güç müdahalesine yönelen bir akım geliştirebilmektedir.

Bu kısırdöngüden çıkış milliyetçi politikacı sınıfına karşı toplumsal mücadeleyi emperyalist “protektorayı” devirme amaçlı demokratik bir mücadele ile bütünleştirmekle mümkün.

Başlangıçtaki argümanımıza dönersek, toplumsal hareket AB, Yüksek Temsilci, IMF, Belgrat ve Zagrep’tekiler dahil tüm yerel milliyetçi politikacılardan oluşan bir siyasal cepheyle karşı karşıyadır. Bu ittifakı zayıflatmak için hareket IMF anlaşmasının iptalini, Yüksek Temsilci ve EUFOR’un ülkeden çıkarılmasını ve Dayton Anlaşması’nda halkların kendilerinin rızasına dayanmayan her türlü değişikliğin reddini talep etmelidir. Eğer hareket emperyalist müdahale ve ekonomik bağımlılığa pratik bir muhalefet geliştirebilirse milliyetçilerin sahte pozlarını açığa çıkartabilir. Zira ne Dayton’u desteklemek ne de ona muhalefet etmek milliyetçi seçkinlerin antiemperyalizmini oluşturmaktadır: her zaman için ya Rusya ya da ABD/AB müdahalesi yönündedir ve her zaman daha fazla neoliberal yıkım arzusundadır.

Bu temelde hareket, Dayton rejimi çerçevesinde temsil edilmeyen Romanlar gibi azınlıklar dahil bütün ulusların haklarını meşru biçimde savunabilir. Toplumsal meseleyi ulusal meseleyle bağlantılandırarak halklar arasındaki karşılıklı güvensizliği aşmanın, işçi hareketi içerisinde bir birlik eğilimi yaratabilmenin ilk adımlarını atmak mümkün olabilir. İlerlemek için sol toplumsal eşitliğin ulusal eşitlikten ayrılamayacağını göstermeli ve hiçbirisinin bölgedeki milliyetçiler arasındaki ittifaka ve rakip Büyük Güçlere karşı enternasyonalist bir mücadele olmaksızın gerçekleşemeyeceğini göstermek zorundadır.

Bu yazı, şu linkten alınmıştır: http://www.criticatac.ro/lefteast/

 

Çeviri: Stefo Benlisoy, Aslı Özgen Tuncer.

Bulunduğu kategori : Hariciye

Yazar hakkında

İlgili Yazılar