halifeliğe komşu olmak – erhan keleşoğlu -

 

Haziran başında Irak’ın ikinci büyük kenti Musul’un Irak Şam İslam Devleti’nin (IŞİD) başını çektiği bir koalisyon tarafından ele geçirilmesi bölgede tüm taşların yerinden oynamasına neden oldu. İki yüz bine yaklaşan insan gücüyle toplamı Irak Ordusu’nun personel sayısına yaklaşan Kürt Peşmergeleri, ona bir sayı üstünlüğüne rağmen Musul’da IŞİD karşısında darmadağın olan Irak Ordusu’nun boşalttığı Kerkük şehrine ve çevresine yerleşti. Ayrıca Diyala çevresinde de Kürtlerin yerleşik olduğu kasabaların da alınmasıyla Kürdistan Yönetimi Kürtlerin yaşadığı yerlerin yüzde 95’ini kontrol etmeye başladı. Hem Kürtler hem de Şii milislerce desteklenen Irak merkezi ordusu ile savaşmayı göze alamayan IŞİD, gözünü Bağdat’a ve ötesine dikmiş durumda. 29 Haziran’da Halifeliğin ihyasıyla İslam Devleti’ni kurduklarını, halifesinin de örgütün lideri Ebu Bekir El-Bağdadi olduğunu ilan eden örgüt çıtayı daha da yükseltti. Peki bundan sonra ne olacak? Aktörler kimler? Taşlar nasıl diziliyor? Bu merhaleye nasıl gelindiğini hatırlatarak analize girişelim.

ABD’nin 2004 yılında dizayn ettiği etnik ve mezhepsel temellere göre şekillendirilmiş bir siyasal sistemle yönetilen Irak, on yıldan beri sürekli bir siyasal krizle yaşamaktaydı. ABD işgal ettiği ülkede devleti tüm unsurlarıyla birlikte ortadan kaldırmış, Baas dönemi bürokrasisi tamamıyla tasfiye edilmiş, devlet yeni işe alınan sivil ve askeri kadrolarla yeniden oluşturulmuştu. Baas iktidarına muhalif Kürt ve Şii nüfusa dayanarak kendilerine göbekten bağımlı yeni bir rejim kurmak isteyen emperyalistler, kısa sürede büyük hata yaptıklarını anladılar. Petrol gelirine dayalı tipik bir rantiye devlet olan Irak’ta patronaj temel siyaset biçimidir. Kaynaklar devlete egemen olan unsurlarca dağıtılmakta ve sadakat satın alınmaktadır. Patronaja dayalı bu siyasal sistemi mezhepsel ve etnik temellere göre dizayn etmek Irak’ın bütünlüğünün koruması açısından çıkmaz yoldu.

ABD işgale karşı direnişi de bir türlü kıramadı; dahası Şiiler ve Sünniler arasında mezhepçi siyasetin ve patronajın korkunç bileşiminin tetiklediği bir iç savaş yaşandı. 2008’te kısmen biten iç savaş sırasında Saddam döneminde Irak’ta bulunmayan el-Kaide unsurları da denkleme dâhil oldular. Bu unsurlar, özellikle el-Anbar eyaletinde ve Musul çevresinde etkiliydi. Aslen Ürdünlü olan Ebu Musab Zarkavi önderliğinde örgütlenen Irak El-Kaide’si, Zarkavi 2006’da Amerikalılarca öldürülünceye kadar sansasyonel eylemlere odaklanmıştı. Zarkavi’nin yerini alan El-Bağdadi kitlesel örgütlenmeye önem vererek farklı bir tarzı hayata geçirdi. Bu değişikliğe rağmen ilk yıllarda pek başarılı olunduğu söylenemez. Özellikle ABD eliyle kurulan ve Sünni aşiretler arasından seçilen milis gücü Es- Safve, el-Kaide unsurlarına karşı ciddi başarılar kazandı ve güç kazanmalarını engelledi. Mezhepçi politikalarıyla temayüz eden Şii-Muhafazakâr Maliki’nin, ABD’nin 2011’de çekilmesinden sonra bu milis gücünü tasfiye etmesi dengeleri değiştirdi. Ama Irak El-Kaide’si açısından asıl dönüm noktası Suriye iç savaşının patlaması oldu. Irak içerisinde topladığı haraçlar ve zengin Körfez şeyhlerinden aldığı destekle milyonlarca dolar geliri olan örgüt, kadrolarını Suriye’ye göndererek Halep’in doğusundan Irak sınırına kadar olan bölgede etkinlik kurmayı becerdi. Suriye’deki yerli El-Kaide örgütü olan En-Nusra Cephesi ile birleşeceğini açıklayarak Irak Şam İslam Devleti unvanını alan örgüt, En-Nusra’nın ayrı durmasına rağmen bu adı kullanmaya devam etti. Suriye’nin petrol kaynaklarının önemli bir kısmını ele geçirerek kayda değer bir finansal güce kavuşan örgüt, dünyanın her tarafından gelen cihatçıların da Suriye’deki ana adresi oldu. Esad rejiminin sınırlı askeri gücünü Halep-Hama-Humus ve Şam hattını korumaya odaklaması ve güçlerini çekmesi, özellikle Doğu Suriye ve Fırat Vadisi’ndeki yerleşimlerin örgütün denetimine girmesine sebebiyet verdi. Rejim muhalifi diğer unsurlara karşı acımasızlığı ve sekterliği ile temayüz eden IŞİD güçleri, kontrol ettikleri bölgelerde uyguladıkları yoğun şiddet ile de rejimin “uluslararası terörle mücadele” söylemini meşrulaştırdı. Hemen şunu hatırlatmak gerekir, Musul’un düşmesine kadar rejim IŞİD’e karşı hava saldırıları yapmaktan kaçınmıştı.

IŞİD’in Suriye siyasetinin en önemli unsurlarından birisi, laik tavrı sebebiyle Rojava’da oluşturulan Kürt yönetimine düşmanlığıdır. PYD ağırlığındaki Kürt yönetimince oluşturulan YPG (Yekitiya Parestina Gel-Halk Savunma Birliği) ile IŞİD arasında geçtiğimiz sene boyunca çok kanlı çatışmalar yaşandı. Suriye’de esasen ÖSO’dan arta kalanlar, İslami Cephe, Türkmenlerden oluşan İslamcı gruplar vb. diğer muhalif unsurlara destek veren Türkiye’nin, bu çatışmalar sırasında düşmanımın düşmanı dostumdur tavrıyla IŞİD’e müsamahakâr davrandığını ve militanların sınırda rahatça hareket etmelerine, ülkeye giriş çıkış yapmalarına izin verdiğini de not etmek gerekir. Bu tutumu bir zafiyet olarak algılayan IŞİD’in Süleymanşah Türbesi üstünden Türkiye’ye yönelttiği tehdit, Dışişleri’nden sızdırılan kayıttan da anlaşılacağı üzere hükümet, asker ve MİT’in teyakkuzuna neden olmuştur; Hakan Fidan’ın sözleriyle “sınır kontrol edilememektedir”. Aynı sıralarda tam da seçim arifesinde IŞİD’in Niğde’de gerçekleştirdiği saldırıyla verdiği gözdağı mesajı Ankara tarafından alınmıştır. Ardından gerçekleşen Süleymanşah Türbesi’ndeki nöbet değişimi, IŞİD ile yapılan pazarlık sayesinde gerçekleşebilmiştir. Eylem kapasitesiyle IŞİD Türkiye için artık büyük lokma görülmektedir.

IŞİD Suriye’de kazandığı özgüvenle 2012 yazından itibaren Irak güçlerine karşı yoğun bir saldırı başlatmıştır.  2012 ve 2013 yılı boyunca Sünni nüfus içerisindeki çeşitli siyasal grupların Maliki hükümetine karşı barışçıl hak talebi eylemleri kitlesel katılımla sürmüştür. IŞİD saldırıları, Maliki’nin barışçıl eylemlere daha da şiddetle bastırmasına yol açmış, birçok ileri gelen tutuklanmıştır. Siyasal kanalların tıkanması, gençlerin geleceksizleştiklerini düşünmesi, mezhepçiliğin hegemonik hale gelmesi IŞİD’e katılımları artırmıştır. En sonunda Haziran 2014’te asıl vurucu güç IŞİD’le koalisyon yapan diğer İslamcı gruplar, bazı Sünni aşiretler ve eski Baasçı güçler Musul’u ve birçok yerleşimi ele geçirmiştir. Suriye’den ders almayan Türkiye’nin Musul konsolosluk çalışanları ile birlikte seksen kadar yurttaşı Irak ve Suriye politikası ile birlikte şu an IŞİD’in elinde rehine olarak bulunmaktadır.

Hilafet ilan ederek adını İslam Devleti olarak değiştiren IŞİD, bundan sonra ele geçirdiği bölgede idealindeki toplumsal-siyasal düzen modelini hayata geçirmeyi deneyecektir. Suriye’de yaşama geçirilmeye çalışılan bu modelde, gündelik hayat vahhabi-selefi inancına dayalı olarak totaliter bir tarzda tanzim edilmekte, alternatif toplumsal kurumlar ve yeni bir bürokrasi oluşturulmaktadır. Maddi yaşamın üretiminde yeterli üretim araçlarından yoksunluk sebebiyle bu modelin olmazsa olmazı petrol gelirleri ve dış yardımlardır. Irak’ta Sünniler arasında bir koalisyonla işler yürüdüğü halde kendisini diğer öznelerin üstünde gören IŞİD’in tek taraflı aldığı kararlarla hareket etmesi hali hazırda ortak düşman Maliki’ye karşı birleşmiş güçler arasında rahatsızlık yaratmıştır, yaratmaya devam edecektir. IŞİD ve Şii milisler arasında seçim yapmaya zorlanan Sünni kitlelere bir alternatif verilmelidir.

Uluslararası siyaset açısından Irak özelinde garip bir durum ortaya çıkmıştır. ABD merkezi hükümetin korunması için 300 askerini ve silahlı insansız hava araçlarını (Predator) gönderirken Rusya ve İran da SU-25 kara saldırı uçaklarını Irak’ın hizmetine yollamıştır. Suudi Arabistan ve Körfez ülkeleri de yaradılışına katkıda bulundukları canavar karşısında birleşmiş ve bir çıkış yolu aranmaktadır. Sünnilerin tekrar siyasal sisteme katılacağı, üst düzey sivil-askeri bürokraside görev alacakları Maliki’siz bir siyasi formül üzerinde çalışılmaktadır. Anlaşıldığı takdirde koalisyon dağılarak IŞİD safdışı edilebilir ancak Musul zaferi sonrası büyük bir nüfuza, askeri yeteneğe, ağır silahlara kavuşmuş, emir-komuta zinciri sağlam bu örgütü yenmek artık hiç kolay değildir. İran Irak’ın bütünlüğünün korunmasından yana tavrını koymuştur. Özellikle ülkesinde olan Kürt azınlığı sebebiyle bağımsız Kürdistan’a kesinlikle karşıdır. Eşi benzeri görülmemiş bir Şii düşmanlığına sahip IŞİD egemenliğinde bir Sünni devletinin ortaya çıkmasını da istememektedir. Başını ABD’nin çektiği Batı Bloku ve Rusya da ortaya çıkan yeni Afganistan’dan çok endişelidir. Elbirliğiyle yarattıkları bu durumu düzeltme derdinde olsalar da ellerindeki araçlar kısıtlıdır.

Son olarak Türkiye, bölgesel lider olma hevesiyle izlediği basiretsiz politikaların ceremesini çekecek görünmektedir. Müslüman Kardeşler’le el ele Ortadoğu’ya şekil verme projesi çökmüştür. Mezhepçi dış siyaset, Irak’ta, Suriye’de Türkiye’yi hareket edemez hale getirmiş, uluslararası cihatçılığın yeni cazibe merkezi hilafet devleti ile komşu olunmuştur. Dahası kendi içerisinde Kürt Sorunu’nu barışlandırma yönünde hızlı hareket edemeyen, bölgesel dinamiklerin sıkıştırmasıyla atılan zoraki adımlar yetersiz kalmaya mahkûmdur. Türkiye halkları, güneyde ortaya çıkan bu mezhepçi cehenneme karşı ortak bir dayanışma duygusu içerinde seküler özgürlükçü bir alternatif ortaya çıkaramaz ve bölgesel anlamda Kürt ulusal hareketinin tüm kanatlarıyla ortak bir strateji geliştiremezlerse tablo çok karamsar görünmektedir.

Bulunduğu kategori : Hariciye

Yazar hakkında

İlgili Yazılar