ha sahi; emperyalizm ve “ılımlı islam” söylemine ne oldu? – y. doğan çetinkaya -

Sene 1906. Yer Tahran. Toplumsal sınıflar ayakta. Muzaffereddin Şah yıllar önce selefi Nasreddin Şah’ın Tütün Protestosu (1891-1892) zamanında olduğu gibi köşeye sıkışmış durumda. İran tarihinin önemli dönüm noktalarından bir tanesi yaşanıyor. Kitleler, tüccarlar, öğrenciler, işçiler, köylüler ayakta. Yüzbinler sokaklarda yürüyor. Bu esnada Britanya elçiliğinin bahçesinde binlerce insan bast yapıyor. Yani oraya sığınıyorlar. İran tarihinde geleneksel olarak bast yapılan yerler tarikatlar ve camilerdir (kutsal mekanlara genelde devletin zor aygıtı giremediği için). Muzaffereddin Şah’ın adamları buraları basıp bastileri öldürmek ve tutuklamaktan çekinmediği için, anayasal devrimin önde gelen unsurları şahın iktidarının müdahale etmeye gücünün yetmeyeceği (yemiyeceği) bir yere, Britanya elçiliğinin bahçesine sığınıyorlar.

İran üzerinde modern zamanlarda Rusya ile birlikte etkili iki süper güçten birisi Britanya. İran’ı iki nüfuz bölgesine bölmüş durumdalar uzun 19. Yüzyıl boyunca. 1906 yılında bir anayasa için ayaklanan kitleler Britanya elçiliğine başvurup da kapılar kendilerine açılınca kısa sürede on bin kişiyi aşkın bir kalabalığa ulaşıyorlar bahçede. Birçok devrimci için bu deneyim önemli bir politik okul vazifesi görüyor. Kısa bir süre içinde şah bir anayasa ilan etmeye, bir meclis toplamaya mecbur kalıyor. Böylece tarihte 1905 Rus Devrimi ile başlayan, 1908 Osmanlı, 1910 Meksika ve 1911 Çin Devrimleri ile devam edecek anayasal devrimler kuşağında önemli bir halka tamamlanmış oluyordu.

Devrim sürecinin önemli olaylarından bir tanesi olan elçilik bahçesine sığınma olayı bazılarında bu devrimin arkasında aslında Britanya’nın oluğuna dair bir düşüncenin peyda olmasına yol açıyor. Bir anayasal monarşinin ortaya çıkmasının güç mücadelesinde Britanya’nın işine geleceğinden yola çıkarak bu tür yorumlar dallanıp budaklanıyor. Ancak kısa bir süre içinde Britanya taraf değiştiriyor ve (devrime kalbi dayanmayan Muzaffereddin Şah’ın yerine tahta geçmiş olan) devrim düşmanı Muhammed Ali Şahı desteklemeye başlıyor. Yine zamanın önemli şeyhlerinden bir tanesi olan Fazullah Nuri de kısa bir süre içinde monarşist kampa dahil oluyor. Zira içinde önemli dini şahsiyetler de olsa devrimci hareket geneli itibarıyla seküler bir hareket. Halkın çok farklı kesimlerinin seferberliğine dayanan bu hareket kısa bir süre içinde düvel-i muzzamayı yani büyük güçleri tedirgin ediyor. Britanya elçilik bahçesinde konuk ettiği devrimcilere karşı olan grupları desteklemeye başlıyor.

Bu hikayenin bizle ne ilgisi var? Modern Ortadoğu tarihi boyunca birçok toplumsal ayaklanma ve devrim yaşanıyor ve bunların hemen hemen tamamında büyük güçler bir aktör olarak varlar. Ancak bu olayda da görüldüğü gibi hem tuttukları taraflar hem de etki güçleri zamana ve mekana göre farklılık arz ediyor. Günümüzde de büyük güçler Ortadoğu’da yaşanan her olay ve gelişmeye müdahiller. Gelişmeleri yönlendirmek için ellerinden geleni artlarına koymuyorlar. Örneğin 2000’lerin başında Büyük Ortadoğu Projesi diye bir şey ortaya attı ABD. Bu projenin içeriği önemli düşünce kuruluşlarında tartışıldı, sistemin kanaat önderleri bu konuda içeriği açığa çıkaran yazılar yazdılar. Özellikle Bush idaresi bu projeyi hayata geçirmek için önemli adımlar attı. Bu arada “ılımlı İslam”a da gelişen Batı karşıtı, radikal, köktendinci hareketler karşısında desteklenmesi gereken bir unsur olarak işaret edildi emperyalist mahfillerde.

Bu gerçekler çerçevesinde Türkiye’de birçokları AKP’nin yükselişini ve Gülen cemaatinin güç kazanmasını bu düşünce ve projeler ile ilişkilendirerek açıklama kolaycılığına kapıldılar. AKP’ye karşı durmak gerekiyordu çünkü başka nedenlerden daha çok o emperyalizmin bir oyunu ve projesiydi. Dahası Arap Baharı ile birlikte Müslüman Kardeşler ve benzerlerini de ABD ve emperyalistler iktidara getiriyordu. Çok hızlı bir şekilde emperyalizm, sınıfsal karakterinden soyuluyor, diplomasi ve komplolar dünyasının bir kavramı haline getiriliyordu. Sol dışında bu söylem AKP liderlerinin Gürcülüğü, Yahudiliği ve Ermeniliğine ilişkin ırkçı soslarla da servis edilebiliyordu. Bu Sol açısında çok tehlikeliydi zira gerçek bir emperyalizm karşıtlığını yaratmak ve örgütlemek yerine hali hazırda tedavülde olan yabancı karşıtlığı kullanılıyordu. (Gezi ve yolsuzluk sonrası bu sefer İslamcıların aynı şekil ve  tarzda kullanmaya başladığı söylem).

An itibarıyla bu tür bir söylemi artık çok duymuyoruz. Zira İran anayasal devriminde olduğu gibi emperyalistler “aksi gibi” yine taraf değiştirdiler!!! Zira birçok toplumsal olguda olduğu gibi ne ABD her şeye kadir bir güce sahip, ne de iktidara gelmekte olan politik İslamcılar “ılımlı,” ya da bir emperyalist projenin piyonlarıydı. Kendi iç dinamiklerine ve sınıfsal kökenlere sahip toplumsal ve siyasal mefhumlardı. Evet; ABD süreç boyunca Mübarek’i de, Mursi’yi de, Sisi’yi de destekledi. Tutarlı, her zaman için geçerli bir “ılımlı İslam” projesi yoktu yani. Bu ortamda emperyalistlerin gündelik söylem ve projelerini mutlaklaştıran bir siyasal analizin de çuvallaması kaçınılmazdı.

Ancak liberallerin ve Liberal Sol’un iddia ettiği gibi Sol’da da görülen bu tavrın Baaşçılıkla, milliyetçilikle, ortodokslukla da bir alakası yoktu. Sol’da tarih dışı milliyetçi, devletçi bir damar arama çabası nafile bir özcülüktür. Bu topraklarda Bizans’tan beri devletçilik bulmak, Sol’da İttihatçılık keşfetmek, 100 yıllık milliyetçi süreklilikler izlemeye çalışmak en hafif tabirle abesle iştigaldir. Bu değişik sol grupların belli zamanlarda bu tür hasletleri haiz olmadığı anlamına gelmiyor tabii. Peki o zaman Solun bir kısmı yukarıda andığımız söyleme neden balıklama atlıyor? Bunun cevabının Sol’un aslında devletçi, bürokrat veya milliyetçi olmasıyla çok alakalı değil.

Türkiye’de Solun emperyalizm tartışması klasik teorik tartışmayla bağını yitirmiştir. Aslında Türkiye solundaki emperyalizm tartışmasının politik grupların taktiksel ve stratejik politikaları ile hep doğrudan ilgisi ola gelmiştir. Yani aydınların ve siyasal partilerin emperyalizm tahlillerini siyasal ayrılıkları ya da gündelik politik çıkar ve gündemleri doğrudan belirlemiştir. Ancak emperyalizm üzerine tartışmalar olgunun kendisi ve tarihinden hiçbir zaman kopmamıştır. Emperyalizmin ne olduğu ve ona karşı nasıl mücadele edilmesi gerektiği gerçek ile bağını hiçbir zaman koparmamıştır. Ancak bugün için bu tartışmasının emperyalizmin aktüel durumu ile artık bir ilgisi kalmamaıştır.

Bundan dolayı emperyalizmin iktisadi, sosyal ve kültürel tahlillerine ve bu analizden yola çıkılarak üretilmiş bir anti-emperyalist stratejiye sahip değiliz. Söylem düzeyinde bir emperyalizm karşıtlığı ve çiğ bir yerli işbirlikçi ifşası ötesine geçilememekte. Bunun da nedeni çok basit. Solun kendi politikaları ile etrafında yaşayan halkı ikna edecek gücü, takatı ve dermanı olmadığı için özellikle taşrada “ülkenin gerçek sahibinin Sol olduğu” iddiasına sarılmaktadır. Zaten veri olan milli ve yerel duygulara hitap ederek, “bağımsızlığı ve ülkeyi dışarıda kötülüğümüzü isteyenlerden kurtarmayı asıl biz yaparız!” gibi bir söyleme saplanılmıştır. Zira radikal siyaset yapmak zordur. Yolu da engebeli sarptır. Yani insanları ilk önce karşına alabilme cesaretidir. “Halkımızın değerleri” ile çatışmaktır. Nasıl diyeceksin “erkekler kadınlarınızı eziyorsunuz.” Mülk sahiplerine, mülkiyet sahipliğinin kendisine nasıl saldıracaksınız. “Bu ülkede yaşayan herkesin dili serbest olsun. Ülkemizde özgür, yerel konseyler örgütleyelim. Kürtler de kendi kaderlerini herkes gibi tayin etsin. İşçiler üretim araçlarını ele geçirsinler. Kemalist politikaları ve kişi kültünü yıkmak lazım.” Bunları söyleyerek mahalleye, kahveye, pazara çıkmak zor elbette. Özellikle taşra solcusu bunları söyleyerek “insan içine çıkamadığı için” zaten cephaneliğinde bulunan dış güçlere karşı savaşan, anti-Amerikancı söyleme başvurmak zorunda kalıyor. Dergilerde yazılmasa da sokakta “milli”ci tonu yüksek bir söylem kullanılıyor. Zira sınıf siyaseti gütmek, yani sosyal anlamda “bölücü” olmak zor. Bunun yerine bölücü olmadan “gerçek tamamlayana” oynamak tercih ediliyor. Emperyalizmin mağduru bütün sınıf ve toplumsal kesimleri (ama özellikle orta sınıfları) arkada toplama çabası. Bundan dolayı böyle zor bir yolu denemektense karşı olduğu siyasal hareket ve grupların dış güçlerin bir temsilcisi olmasını gerçekten istiyor. Yurdun gerçek savunucusu olmak! O zaman ülkenin gerçek sahibi olarak halkı da temsil eden bir anti-emperyalist söylem ile siyasi söylem tutturması daha kolay oluyor. Kendini rahat hissediyor. Kimseyi rahatsız etmeden, “vatandaşın hassasiyetlerine” dokunmadan, sosyal rahatsızlık yaratmadan, başına iş açmadan yola devam etmek istiyor. Böylece pazarda “anarşik” de olunmamış oluyor. Peki özgürlük ve eşitlik ne olacak. “E! bi vatan kurtulsun da ondan sonra tabii!”ye kalınılıyor zorunlu olarak. Yani velhasıl emperyalizm yok mu? Var! Ona karşı mücadele etmeli mi? Etmeli. Ama ne yazık ki bugün anti-emperyalizmi dillerine pelesenk etmiş Türk(iye) Solunun söyleminin emperyalizm teorileriyle bir ilişkisi yoktur. Onun için emperyalizm tartışması yapmak an itibariyle sineklerle uğraşmaktır. Ve bir süredir büyük kısmı utangaç Sarıgülcü olan bir kesimin ABD plan ve projelerinden bahsetmiyor olması da manidardır değil midir?

Bulunduğu kategori : Sol

Yazar hakkında

İlgili Yazılar