güvenlik paketi ve bir yönetim biçimi olarak güvenlikleştirme – ahmet gire -

 

Türkiye’de yürütme yine bir güvenlik paketini yasalaştırmak istiyor. Güvenlik paketinin içeriği Gezi direnişiyle sokak protestolarının Türkiye siyasal alanında nelere yol açabileceğinin görülmesine bir cevap olarak oluşturulmuş. Güvenlik paketi kadim mağdur olan ‘polisimizin’ ihtiyaçlarına cevap vermek için hiçbir masraftan kaçınmamış. Bu ‘güvenlik’ paketinin, polisin insanların haklarını ihlal etmesine nasıl yardım edeceği üzerinde biraz düşünmek gerekiyor.

Güvenlik paketinin içeriğinde ilk olarak göze çarpanlar hükümetin sokak eylemlerine karşı vermeye çalıştığı yanıtların bulunduğu maddelerdir. Bu maddeler esasında polisin yasal olarak hedef gözeterek ve ikaz etmeden silah kullanabilmesinin imkanlarını arttırmayı hedefliyor. Herhangi bir gösteri alanında havai fişek, molotof ya da yüzü kapalı insanlar var ise polis silahını rahatlıkla kullanabilecek ve yeni güvenlik paketi sayesinde de yasadışı herhangi bir şey yapmamış olacak. Diğer yandan polislere yargı kararı olmadan gözaltına alabilme yetkisi (önleyici gözaltı) de bahşedilmiş oluyor. Polislerin ‘makul’ şüpheyle yaptıkları gözaltı işlemlerinin yargısal denetimi artık söz konusu olmayacak. Bir diğer değişiklik ise polisin görevinden dolayı yargılanabilmesi idari amirinin izin vermesine bağlı olacak. Bu düzenlemenin polislere yasal dokunulmazlık sağlayacağı aşikardır.

Güvenlik paketi idari amirlerin (valilerin) yakalama emri verebilmesinin de önünü açıyor. Güvenlik paketindeki değişikliklerle beraber hakkında herhangi bir hüküm bulunmayan birisinin mal varlığına da el konulabilmesi yasallaştırılıyor ve ne olduğu belirsiz ‘makul’ şüphe kavramıyla beraber ev ve iş yerlerinin istenildiği her an aranabilmesinin de önü açılıyor (bu yakın zamandaki başka bir paket değişikliği ile yasalaştı). Yakın bir zamanda kaldırılan özel yetkili mahkemeler yerine de ihtisas mahkemeleri adı altında devletin güvenliğinden sorumlu mahkemelerin açılmasına çalışılıyor. Böylelikle devletin güvenliği, tekrardan özelleşmiş yargı mekanizmalarıyla Türkiye yargı sisteminin asli amaçlarından biri haline geliyor.

Katalog suçlar olarak adlandırılan ve anayasal nizama aykırı suçlar olarak tanımlanan suçların kapsamı da genişletiliyor. Molotof, polise mukavemet ve direnme gibi eylemler anayasal nizama aykırı suç kapsamında değerlendirilebilir hale geliyor. Bu kapsamda yargılanan insanların tutuklu yargılanmaları da yasal bir zorunluluk haline getirilecek (ki ceza kanunundaki konuyla ilgili maddeler, terörle mücadele yasaları dolayımıyla yargılananların tutuklu yargılanmasını önerir).

21. yüzyılın başından bu yana dünyada yargı sisteminde köklü değişiklikler oldu. Yargı, yürütme ve yasama biçiminde üç sacayağı üzerine kurulan modern demokrasilerde bu sacayakları arasındaki denge yürütmenin lehine bozuldu. Bu dengenin bozuluşu yeni değil. Bir yüzyıl öncesinden Walter Benjamin’in parlamentoya yaptığı eleştiri de gösteriyor ki geçmişte de bu türden eğilimler vardı. Tabii ki bu süreç her devletin ve her bölgenin kendi özgül koşulları altında, farklı biçimlerde gelişti. Kimi ülkelerde lider kültünün oluşturduğu etkiyle beraber yargının ve yasamanın etkileri törpülenirken kimi ülkelerde de bu durum olağanüstü koşulların mevcut olduğu ve bu mevcudiyetin hızlı karar alma gerekliliğine yol açtığı söylemiyle ilerledi. Türkiye her iki bahaneyi de barındıran ülkelerden biri. Hem AKP’nin bir lider kültü partisi olması hem de Türkiye’de özellikle Kürtlerin güçlü bir siyasi mücadele yürütmesi, yürütmenin sazı eline alabilmesinin imkanlarını sağladı.

Getirilmek istenen güvenlik yasası da Türkiye hukuk sisteminin özgürlükler aleyhine biraz daha törpülenmesinin bir aracıdır. Elbette bu, Türkiye’de hukuk sistemi kendi halinde bırakılırsa (herhangi bir değişiklik yapılmaz ise) zaten özgürlükleri korur ve ne kadar demokratik olduğu tartışılan liberal öğretinin amaçlarından biri olan devlete rağmen bireyin hakkının korunması amacını yerine getirir demek değildir. Türkiye yargı sistemi, devletin güvenliğinin korunmasının birincil öncelik olması anlayışı üzerine kuruludur. Ancak güvenlik paketi gibi yasal değişiklikler Türkiye muhalefetinin yargı sistemini bir mücadele alanına dönüştürmesini daha da zorlaştırmak için vardır. Güvenlik paketi gibi değişiklikler hem her siyasal eylemi kriminal bir olay haline getirebilmenin imkanını sağlamak hem de iktidar lehine güç kullanan herkesin edimini hukuki sisteminin emir ve yasaklarından muaf tutmak için yapılırlar. Güvenlik paketi ile devletin kolluk güçlerinin eylemlerinin değerlendirilmesi için gereken hukuki normların kaldırılması söz konusudur. Kolluk gücünün eylemi yasal bir boşlukta vuku bulduğu için yasa ihlali olarak değerlendirilemez. Böylelikle kolluk gücü icraatlarının yasal olduğunu iddia etme zahmetinden de kurtulmuş olur.

Türkiye’de güvenlik paketi gibi yasa değişiklikleriyle oluşturulan yasalar, artık sadece kimin gereğini yapacağını söylemektedir. Bir insanı gözaltına alabilecek kurum polistir. Ne şartlarda gözaltına alacağına ise polisin kendisi karar verir. Polisin yargılanmasının iznini ancak idari amiri verebilir. Bu izni vermede kıstas olarak da amire hiçbir yasal zorunluluk dayatılmaz. Yargı sadece iktidarın kimde olduğunu gösterir. Bu iktidarın kullanımı, yargının ilan ettiği kurum ya da şahıştadır. Genellikle bu durum kurumların yargısal denetimden çıkarılması savı ile açıklanmaya çalışılır. Ancak Türkiye’nin hukuk sistemi hiçbir şey içermeyen bir yargının üzerine kurulmaya başlanmıştır. Her an, gerekli görüldüğünde yasal olarak yok sayılabilecek –çoğu zamanda boş bir gösteren olduğu için askıya alınmasına bile gerek duyulmayacak- bu yargı düzeneklerinin bir kurumu denetlemesine zaten imkan yoktur. Kaldı ki yargı sisteminde görev yapanlarla siyasal iktidarın bazen örtük bazen de açık olan ilişkileri yargı sisteminin yürütmeyi denetleyebilmesinin pratik olarak imkanının olmadığının bir diğer göstergesidir. Hukuk sistemi içinden, denetim için gerekli olan normların da çıkarıldığını düşünülürse hukukun nasıl ve neye göre kurumları denetleyebileceği belirsizdir. Türkiye hukuk sistemi –özellikle siyasal iktidarla ilgili olarak- Kafka’nın hiçbir şey emretmeyen ve hiçbir şey yasaklamayan hukukuna çok benzer. Güvenlik paketi gibi değişikliklerle Türkiye hukuk sistemi içinde herhangi bir norm barındırmayan göstergelere dönüşmüştür. Türkiye hukuk sistemi sadece kimin gerekliliği belirleyeceğini ilan eder. Bu noktada da kurucu herhangi bir edimi yoktur çünkü bu ilan hiçbir zaman olmazsa olmaz bir ilan değildir. Gerekli görüldüğü takdirde bu ilan etme görevi de askıya alınır.

Güvenlik paketi ‘güvenlik’ kisvesi altında siyasetin güvenlikleştirilmesidir. Siyasal eylemler günümüzde güvenlik-özgürlük dengesi gibi yapay bir ölçüm aracının değerlerine bağlı olarak ya terörist bir eylem olurlar ya da terörist eylem olmazlar. Türkiye’de mevcut anayasal özgürlüklerin olağanüstü hal ilan etmeden askıya alınmasının önü güvenlik ve özgürlük kavramlarıyla oluşturulmuş ve sanki matematiksel bir denklemin sonuçlarının evrenselliğinin gücüne sahipmişçesine gerçeği gösterdiği iddia edilen bir düzeneğin yardımıyla yapılır. Öğrenciler, işçiler, Kürtler, kadınlar, LGBTİ bireyler gibi toplumun muhalefetinde ön plana çıkmış bütün grupların yaptıkları eylemler, evrensel olduğu iddia edilen bu terazi ile ölçülüyormuş gibi değerlendirilmeye alınır. Ancak ortada terazi falan yoktur, sadece siyasal bir karar vardır. Siyasal iktidar polis yoluyla bu eylemlere müdahale etme ya da etmeme üzerine bir karar verir. Aynı zamanda siyasal kararın sahibi, polisin araçlarının da sınırlarının olabildiğince esnek olmasını sağlamaya çalışır. Böylece iktidarın elinde hukuken sınırları olmayan bir güç olur. İnsanları gözaltına alabilen hatta öldürebilen bir kurumun bütün denetimi sadece siyasal iktidarın bizatihi kendisine bağlanır ki, bu kurumlar ve şahıslar hakkında herhangi bir istenmeyen karar verilemesin. Türkiye’de yasanın içi ne derece boşaltılırsa, siyasal iktidar için o derece iyidir. Çünkü bütün bu boşluklar siyasal iktidarın kararlarıyla doldurulur.

Siyasal iktidarın güvenlik paketiyle sadece siyasal alanın güvenlikleştirilmesine dair yaptığı bu işlemlerin bir benzeri de Türkiye ekonomisinin can damarı olan inşaat sektörü için yürürlüğe sokulan AFET yasasında görülebilir. Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’nın ya da TOKİ gibi kurumların kararlarıyla bütün mülkiyet hakları ‘gerekli’ görüldüğünde askıya alınabilir hale gelir. Bu askıya almada yasa, bahsi geçen kurumların istenmeyen yasaları askıya alabileceğini belirttiği için yasaldır aynı zamanda da anayasal hakların askıya alınmasıdır.

Görünen o ki yasal değişiklikler siyasal iktidarın kararlarını kısıtlayabilecek hiçbir yasal kesinliğin kalmaması için yapılmaktadır. Sadece siyasal alana dair olmayan bu değişiklikler bir yönetim paradigmasına dönüşmektedir. Siyasal iktidarın eylemlerinin yasal bir sınırının olmaması, sadece ‘gerekli’ görme anlayışının hüküm sürmesi, iktidarın hemen her şeyi yapabilmesine imkan sağlar. Siyasal iktidarın hasımlarına karşı yapacaklarının ya da rant transferi için atacağı adımların hukuken denetim altına alınması siyasal iktidarın müdahale kapasitesini engelleyeceği içindir ki, iktidar tarafından istenmez.

Bu yasal değişiklikler siyasal iktidar karşısındaki herkesi, hakları muğlak kişilere dönüştürür. Mülkiyet hakkından, özel hayatın gizliliği, kötü muamele görmeme hakkı gibi insan haklarına kadar bütün haklar siyasal iktidar tarafından ‘gerekli’ görüldüğünde askıya alınır, yokmuş gibi davranılır. Hatta kimi zaman topluma, bütün haksızlıkların ve hukuksuzlukların kaynağı bu haklarmış gibi sunulur. Hukuk ise bu alanda siyasal iktidarın edimlerini farklı bir dile tercüme etmekten başka bir şey yapmaz ya da yapamaz. Örneğin güvenlik paketi değiştikten sonra hukuk şunu söyleyecektir: “Bilmem kaçıncı maddenin, bilmem kaçıncı bendine göre polisin insanların yaşamına kast etmesi yasaldır ve kovuşturmaya yer olmadığı görülmüştür.” Siyasal iktidar ne kadar egemen ise insanlar da o denli güçsüzleşir.

Güvenlik paketinin Türkiye muhalefeti üzerine etkilerinin yıkıcı olacağı aşikar. Polisin bir siyasal eylemde bir insanı öldürmesi, eğer o insan yüzünü kapatmış ise yasal bir davranış olacaktır. Bu durum Agamben’in Roma hukukundan çekip aldığı homo sacer karakterini getiriyor akla. Homo sacer (kutsal insan) öldürülmesi herhangi bir suç unsuru teşkil etmeyen insandır. Yeni yasal düzenleme ile hukuk, polis karşısında herkesin homo sacer kılınmasının imkanını sağlar. Güvenliği tehdit etmeyecek bir özgürlük anlayışının egemen kılınmaya çalışıldığı ülkede güvenlik, siyasal iktidar tarafından belirlenir. Bu güvenlikten kastım iş güvenliği değil elbette. Michel Foucault parrhesia kavramı ile kendi yaşamına rağmen doğruyu söyleyebilmeyi anlatır. Paket bu haliyle yasalaşırsa en ufak muhalif düşünce beyanatı kendi yaşamına ya da özgürlüğüne rağmen doğruyu söyleyebilmek halini alacak ve her muhalif eylemin öldürülmekten, gözaltına alınmaya kadar şiddetli bedelleri olabilecek. Toplumsal muhalefetin içindeki insanların biyolojik yaşamı polisin tasarrufunda olacak. Toplumsal muhalefetin bütün öğelerini etkileyen bu yasal değişikliğe karşı birlikte davranılması zorunluluktur. Bu birliktelik bir grubun özel meselesi için yapılan bir dayanışma biçimi gibi dışsal, yer yer de hiyerarşik bir ilişki üzerinden olamaz. Çünkü mesele bizatihi bütün insanların canları üzerinedir. Herkesin hayatı üzerine inen bir balyoz, herkesin sorunudur. Güvenlik paketinde polise bahşedilen yetkilere bakılırsa bu balyoz, varoluşsal bir sorun doğuracaktır.

Bulunduğu kategori : Dâhiliye

Yazar hakkında