görevimiz direnişe sahip çıkmaktır – can atalay -

Taksim Gezisi’nde fışkıran isyanın niteliği ile ilgili çok da fazla söz kullanmadık aslında. Sayısı yüze dayanan kitaba, binlerce makaleye, onlarca belgesele onca kuru kelama karşın Haziran Günleri’nin “niteliği” ile ilgili yeterince söz kullanılmadı.

Kerameti kendinden menkul bir “öncü” partinin olduğu yerde Haziran Günleri’ni yaratan insanlara ancak örgütlenmesi gereken “kitle” muamelesi yapılabileceğini yazanların “analizleri” sadece kuru kelam olarak kalacaktır; yine. Direnişin görkemine, o büyüleyici etkisine kendisini kaptırıp sözü “Geçici Hükümet”e kadar vardıran “iyimserlik” ile karşımızdaki görevlere talip olmak ya da imkânlarımızı tanımlamak olanaksızdır.

Tüm toplumsal taleplerin birikip neden Gezi Parkı’nda “üç beş ağaç siyaseti” sürdüren, sınıf siyasetini kent merkezindeki müşterek bir mekân bağlamında direnişe dönüştüren çok sınırlı sayıda insanın açtığı bir mecradan aktığına “fikri hür vicdanı hür” bir biçimde yanıt aramayanlar, Haziran 2013 öncesinden sahip oldukları “yanıtlar” için uygun olan soruları (!) yanıtlamaktadırlar.

Haziran 2013’te ortaya çıkan toplumsal hareketin, solun ve toplumsal muhalefetin her bir öbeğini ve bütününü “aştığını” saptayanların dahi somut bir adım atmaması, güncel görevlerini güncelleyememesi izaha muhtaçtır. Haziran Günleri’nin kitlesel, militan ve meşruiyeti yalnızca kendi fikrinde, eyleminde kuran özelliğini önemseyen, bu konuda sorumluluk alan ve ön açıcı müdahalelerde bulunan insanlar vardı. Onlar dahi yaşanan “kabarış” sonrasında hızlıca eski mecralara, rutinlere dönmeye meylediyorlarsa, bunu ancak Taksim Gezisi’nde fışkıran isyanın niteliği üzerine daha fazla konuşarak, yazarak anlamlandırabiliriz. Haziran’da sözü aşan içeriğin kendi mecrasında akması ancak aşağıdakilerin tüm toplumsal mücadelelerinin esas alınmasıyla, emeği ile geçinen yurttaşların taleplerinin siyaset sahnesinde yankı bulması ile mümkündür. Çok konuşacağız, çok tartışacağız.

Ancak daha fazla eylemek; toplumsal mücadelelerin eylemli tercihlerinin “yüksek siyaset” sahnesinde “ayrıntı” değil “esas” olmasını sağlamak zorundayız. Bunu başaramayan bir sol tarihsel bir olanağı ıskalamış olacaktır. Buna heves dahi etmeyen bir sol ise yine içeriği aşan söze, kuru kelama geri kaçmış ve Haziran Günleri’nin niteliğine yabancılaşmış olacaktır.

Doğrudur; “Gezi” temsili demokrasi düzeyinde de karşılık bulmalı, kendi toplumsal etkisini temsili demokrasi mekanizmaları aracılığı ile görünür kılmayı görevleri arasında kabul etmelidir. Fakat bugün için asli görevimiz, Haziran Günleri’nin kitlelerde yarattığı birlikte mücadele edilirse birlikte kazanılabileceğine, kurtuluşun bir kurtarıcıdan gelmeyeceğine dair inanca sahip çıkmak; ortaya çıkan özgüvenin temsili demokrasi mekanizmaları içinde soğurulmasına izin vermemektir. Bu kitlesellik ve militanlıktaki bir hareketin önümüzdeki dönemde temsili demokrasi mekanizmaları içerisinde soğurulmasına, yine ve yeniden meşruiyetin düzenin meşrebinde aranmasına itiraz bugün için önemlidir.

Direnişimiz anti-otoriter, muhafazakâr piyasacılığa ve onun rıza devşirme mekanizması olan temsili demokrasiye açık bir itiraz niteliğindeydi. Bu nedenle söz, yetki ve kararı talep etmenin ötesinde, fiili ve meşru olarak kullanan, özyönetimci bir mücadele perspektifi Diyarbakır kadar bugün artık İstanbul için de gereklidir. İşçi sınıfının yeni ve dinamik bir kolu (beyaz yakalılar diyelim) kendisini müşterek bir kamusal alana sahip çıkarak, beden ve mekân politikaları üzerinden hayatları üzerinde tahakküm kurmaya çalışan ahir zaman Calvinizminin karşısına meşru ve militan bir mücadele ile dikilerek gösterdi. Toplumsal formasyonun bütününde tayin edici etkilerde bulunan bu “yeni” işçi sınıfı -kendisini nasıl nitelerse nitelesin- yeni egemenlerin mezar kazıcısı olmaya aday görünmüyor mu? Ne dersiniz?

 

Bulunduğu kategori : Sol

Yazar hakkında

İlgili Yazılar