Gıda Krizi ve Korona Çıkmazı – Selma Değirmenci -

O ‘bilinmez güçler’ yine görev başında. Yaşadığımız krizi açıklamaya çalışırken krizin arkasında dış ve görünmez güçleri aramamız ve insan aklına yatkın büyük bir komplo teorisi kurgulamamız bizim toplumumuzun düşünme biçiminde ilginç bir alışkanlık ve ama aynı zamanda  büyük bir kolaylık sağlıyor. Öyle değil mi, başımıza ne gelse “sorunun nedeni” o bilinmez güçler diyoruz.  Size “Son on yıldır nüfusu 200 milyona yaklaşan Nijerya’nın kuzey eyaletlerinde menenjit, kolera, sıtma, çocuk felci ve ishal salgınları görülürken orta ve güney eyaletlerinde Lassa ateşi, teşhis edilemeyen hastalıklar ve maymun çiçek virüsü salgınları etkisini göstermekte ve 100’lerce insanı öldürmekte.[1] Nijerya daha tespit edilemeyen başka salgın hastalıklarla da savaşmakta ve işin aslı Nijerya gibi ülkeler insan eliyle üretilen virüslerin deneme yerlerinden biri. Biyolojik silahlar, bu hastalıklarla sürekli boğuşan ve dünyanın hatta kendi insanlarının bile umursamadığı ülkelerde açık bir laboratuvar şeklinde kullanıyorlar. Bu virüs ise özellikle yaşlı, hasta, bakıma muhtaç yani maddi gelir sağlamayacak kişilerin ölümünü sağlayacak şekilde özel üretildi ve yayıldı.” diye devam eden ve izlediğim tüm ütopya ve distopya filmlerinden ortalama bir kurgu yazabilirim. Bu alışkanlıkla beğenilme ihtimali de epey yüksek olur. Ama gelin şu son dönem yaşadığımız zaman içinde çoğalıp büyüyen felaketin aslında içten içe sizin de bildiğiniz nedenlerini aktarayım.

Ockham’ın Usturası teorisinin dediği gibi  “her şeyin birbirine eşit olduğu bir ortamda, en basit açıklama doğruya en yatkın olandır.  Gerçekte olan ve günümüzde gördüğümüz; kapitalizmin ve onun üretim ilişkileri ile şekillenen ortamın ürünü.  Yani ortamın taşıyıcısı olan insan yapımı bir felaketin içinden geçiyoruz. Fakat düşündüğümüz gibi büyük komplolarla değil sıradan günlük rutin hayatlarımızın devamı ve sonucu olarak ortaya çıktı. Sormamız gereken kapitalist üretim süreci ile dünyayı kapitalistlerin ve bilerek ya da bilmeyerek bizlerin nasıl mahvettiği, sistemin çarklarında isteyerek ya da istemeyerek ne kadar bu işin içinde olduğumuzdur. Ancak bu işin asıl sorumlusu bizler değiliz tam da kapitalizmin oluşturduğu algı yönetimi her birimizin suça ortak olduğunu anlatıyor.  Böylelikle kendi büyük günahlarına bizleri de eşit suçlu yapıyorlar. Elbette tüm sistem krizin nedeni olsa da krizin suçluları şirketler, holdingler yani birikim büyüme hırsıyla yanıp tutuşan sermayelerdir.   Aslında bir aşamada sermaye ilişkilerinin taşıyıcısı konumuna düşmüş, tehlikeli bir tekrarı yeniden üreten kapitalistler ya da artık tehlikeli hale gelen girişimciler, girişimcilerin organize olduğu şirketlerden bahsediyoruz. Yıkım sürecinin hem özneleri ama aynı zamanda nesneleri olmuş sermayedarlar-şirketler.

İşleyişin taşıyıcısı olan sermayedar ve şirketlerden bahsettiğimiz ölçüde bu krizin de diğer birçok kriz gibi sınıfsal olduğunu söyleyebiliriz.  Ekolojik felaketlerin bedelini ödemek de sınıfsal olacaktır ve bunu en sıcak haliyle görüyoruz. Yaşadığımız krizi hepimiz aynı gemide geçirmiyoruz. Bunu kim diyorsa açıkça gerçeği söylemiyordur. Asgari ücretle ya da ayda 2000 TL geliri olmayan insanların, koronayı düşünmekten çok evde tüm aileyi doyurmak için alması gereken mutfak alışverişini, temizlik ve hijyen malzemesini, ay sonunda ödeyeceği kira, kredi kartı borçlarını, kredi borçlarını, okul giderlerini düşünen insanlarla; özel uçağına binip özel doktorları ve hasta bakıcıları ile sığmak dedikleri saraylarda yaşayan insanlar aynı olmayacaktır. O yüzden aynı gemide değiliz. Bazıları lüks gemilerdeyken bizler filikalarımızdayız ve bu felaketten nasıl kurtulacağımızı düşünüyoruz. Kimse ekolojik krizin hepimizi aynı şekilde etkilediğini söylemesin, söyleyen olursa da bilin ki yalan söylüyordur. Bazıları yaşamlarını devam ettirecek zamanı ve olanağını bulacak ve bazılarımız ne yazık ki bulamayacak. Uzun erimli baktığımızda sınıfsal olan bu felaket günlerin aynı zamanda tüm insanlığı kesen ekolojik bir boyutu olduğunu söyleyebiliriz. Şunu anlamakta yarar var ekolojik mücadeleyi bölgesel ve yerel mücadele olarak görenler bu mücadelelerin küreselliğinden kuşku duymaktaydı. Ancak şimdi bunun tam da küresel boyutta olduğunu gösteren bir krizle baş başayız. Krizin bu sistemden kaynaklandığını söylediğimiz anda  ekolojik ve ekonomik krizin  kaynakları üzerine düşünüp aralarındaki ilişkinin birbirini tetiklediğini rahatlıkla söyleyebiliriz.

Ekonomik ve ekolojik krizin kesiştiği önemli konulardan biri de gıda meselesidir. Bu yazının da asıl konusu bu krizle derinleşerek gündemde ilk sıraya alacak olan gıda meselesidir. Korona virüsünden korunmak için 3 temel şey söyleniyor; 1–sağlıklı beslenme, 2–hijyen koşullarını sağlamak ve, 3–stresten uzak sağlıklı uyku.

Bu yazı ise gıda meselesini -özellikle şu zamanlarda insanların bağışıklık sistemini güçlendirmek için vitamine koştuğu, gıdaya ulaşmak için marketleri talan ettiği için- tartışmaya açma amacında. Yaşadığımız şu zamanlardan çok önce de gıda ve tarım üzerinde çalışanlar şirket tarımı ve kapitalist üretim kaynaklı doğabilecek salgın hastalıklardan bahsetmekteydi. [2] Zira hepimiz salgın hastalıkları biliyoruz ve vebaya gitmeden yakın geçmişte yaşanan hastalıklar da sayılabilir: Ebola, H1N1 kuş gribi, MERS, Zika ya da SARS. Ancak korona virüsü diğerlerinden farklı olarak tüm dünya ülkelerine hızlı bir şekilde yayıldı. Ayrıca yaşadığımız yüzyıl kente yaşayan insan sayısının kırı aştığı, milyonlarca insanın birlikte yaşadığı ve seyahat, ulaşım gibi araçların yaygınlaştığı bir dönemden bahsettiğimiz için farklı bir kriz olduğunu söyleyebiliriz. Bu kriz nasıl ki sınıfsal ayrımları derinleştiriyor belirgin hale getiriyorsa mekansal ayrışmaları da görünür hale getirmektedir. Tartışmak istediğim ilk konu mekansal ayrım ikinci konu ise üretim ve tüketim meselesinin birlikte birbirinden ayrılmadan örgütlenmesi.

Gıda konusu nasıl ki sınıfsal farklılıkları içermekteyse gıdanın üretim ve tüketiminde kır ve kent ayrımı da önem taşımaktadır. Tüm sürecin yapı taşlarından bir de nasıl bir mekânda yaşadığınla ilgilidir. 15 milyonluk bir nüfusla birlikte yaşamak ve 300 bin nüfusla birlikte yaşamak aynı olmadığı gibi kır ve kentin bu salgını atlatma hali de aynı olmayacak. Bizler – ki ben İstanbul gibi güzelliğinden lanetlenmiş bir şehirde yaşıyorum- şehirde yaşayanların gıda üretim ve tüketim sürecine aynı anda müdahale etme gücü ne yazık ki yok ve bu gücü elden bırakalı çok oldu. Kırda yaşam ise bundan biraz daha iyi diyebiliriz. Bunu yazmaktaki niyetim kır yaşantısının kentten iyi olduğu güzellemesi değildir. Kırın zorlukları üretim ve yeniden üretim mekanizmalarının ağır şartları, bireysel borçlanmalar toprak rantı, gelir adaletsizliği ve sosyal algıyı gibi uzayan sorunlar şeklinde saymak gerekir. Söylemeye çalıştığım kırda yaşayanların gıda üretim ve tüketim sürecine bizden daha hâkim olduğudur ve bu yüzden bizler gibi gıdayı sadece “nasıl tüketebiliriz?” meselesinden bakmak zorunda değiller. Yaşamı için gerekli olan gıda üretim ve tüketimi yani basit meta üretimi döngüsünü daha kolay bir şekilde oluşturabilirler. Korona virüsü ile savaşırken gündelik rutinlerini tamamlarken biz şehirde yaşayanlar gibi binlerce insanın geçtiği yerden geçmek zorunda değiller. Yaşamlarının ritmi bizler gibi parçalanmış değil.

Sosyal mesafenin zorunlu olduğu şehirde yaşayanlar için “gıda”nın tüketime hazır olması beklenir.  Elbette yaşadığımız kriz bir kıtlık krizi değil yani gıdanın kıtlığı meselesinden bahsetmiyoruz. Tarım ve Orman Bakanı Bekir Pakdemirli’nin yakın zamanda yaptığı açıklamada üstüne basa korona virüsü salgını tedbirleri kapsamında Türkiye’nin gıda stokunun yeterli olduğunu söyledi ve “Hazırlıklıyız, Gıda stokları yeterli. Et, balık, tavuk, yumurta stoklarımız yeterli” dedi.[3] Ancak yaşadığımız gıda ve halk sağlığı sorunudur.  Temiz su ve gıda eksikliği (ve tabi insanların hijyene özen göstermemesi ve tıbbi müdahalenin anında ve etkili bir biçimde yapılamaması) salgınları ve ölüm oranlarını artıran sebeplerden.

Şimdi somut sorunlara geçebiliriz. Şehirde yaşayanlar üretemediği gıda meselesini nasıl çözüme kavuşturacak? Sorunumuz temiz su ve temiz gıdaya ulaşım. Bu sorun elbette Korona öncesi de vardı ancak şimdi marketlerin kapatılması ya da sınırlı açılması gündemdeyken, alışverişte yaşanan sorunlar artmışken kapitalizm yeni yollar ve çözümler üretmekte. Türkiye’ye gelince döviz sıkıntısı içinde olan ülkenin gıda ithalatı yerine bunu ülke içinden sağlamasının koşulları acilen üretilmelidir. Kriz durumları için iki seçeneğimiz var ya kapitalist bir uzlaşmaya gideceğiz ve gıdaya erişimi yine şirket tekeline vereceğiz ya da yaşadığımız sorunun asıl kaynakları olan endüstriyel gıda üreticileri ve şirket tarımı yapanlara karşı alternatif yollar üreteceğiz.

Kapitalist gıda üretiminin söylediği çözüm önerisine hemen geçelim. Türkiye Gıda ve İçecek Sanayii Dernekleri Federasyonu’ndan (TGDF) yapılan açıklamada, tüketicilere, pazar yerleri gibi alanlarda satışa sunulan açık gıdalardan uzak durmaları, mevzuatla belirlenmiş hijyenik koşullarda üretilen sağlıklı, ambalajlı gıdaları tüketmeleri tavsiyesinde bulunuldu. TGDF’de açıktan ürün almayın diyor fazla manidar değil mi?[4]

“Hijyenin en etkili önlem olarak ortaya çıktığı bu dönemde, tüketime sunulan gıdaları her türlü çevresel riskten uzak tutan, koruyan ambalajlı gıdaların önemi bir kez daha ortaya çıkıyor. Özellikle kalabalık pazar yerleri, zaten başlı başına Korona virüsün yayılması için uygun ortam oluşturmaktadır. Hijyenden uzak bu alanlarda satılan açık gıdalar, insan ve çevre kaynaklı tüm risklere açıktır.”

Yine Ambalaj Sanayicileri Derneği Başkanı Zeki Sarıbekir’de Korona virüsü ile ilgili açıklama yaparken  “Ambalaj, içine konulan gıdaların üretildikleri koşullarda bozulmadan en ekonomik ve güvenilir biçimde tüketiciye ulaştırılmasını ve tanıtılmasını sağlayan bir ürün… Korona virüsle sarsılan dünyada insan sağlığı için ambalajlı gıda olmazsa olmaz niteliğinde” dedi.[5]

Bir yanıyla doğru buluyoruz sermayenin söylediğini yani ne de olsa gıda güvencesi önemli ve virüsün uzun süre kaldığını da biliyorken ne denilebilir ki. Denilecek çok şey var elbette.

Eczaneler açıklama yapıyor ve şu an ülkede C vitamini eksikliği var diyorlar [6] ama ülke vitamin üretilmediği için alamadıklarından şikayet etmekteler. Herkes bağışıklık sistemini güçlendirmek için hangi ilacı almamız gerekir diye birilerine soruyor. Biz ne zaman c vitamin değeri olan sebze ve meyvelerden vazgeçtik ve vitamine hücum eder olduk. Yine sorunun asıl kaynağı değil sistemin cevaplarına sarılmakta olduğumuzu farketmeliyiz. Yediğimiz yiyeceğin vitamin değeri var mı diye sorabiliriz ancak bu başka bir tartışmanın konusu olacak mesele bu nedenle bu konuyu bir kanara koymakta yarar var.

Sermaye gruplarının başka bir kanalı ise online hızlı satış kanalları ile evlere servis. Bu da çözümlerinden biri. Artık bir telefonla sebze ve meyveniz kapınıza gelecek. Bunda nasıl bir sorun olabilir ki? Sorun şu eğer gıda meselesini bir halk sağlığı meselesi olarak görmezseniz bu işleyişi şirketlerin tekeline bırakırsanız ne yediğiniz hangi ürünü nasıl taşındığı nereden aldığınız konusunda yabancılaşmanız artacak.

Uzun süre semt pazarlarında gıda sağlığı hakkında uzman belediye çalışanları olması denetim yapılması için hem belediye hem bakanlığa taleplerde bulunmuştuk. Şimdi ise Sağlık Bakanlığı semt pazarlarına zorunlu eldiven ve hijyen kuralları getireceğini açıklıyor.  Geç kalınmış bir önlem ama bir yerden başlamak gerekliydi. Şimdilerde kentte yaşayan insanların sorunu temiz ve ekolojik gıda değil “herhangi bir şekilde hastalık kapmadan bir gıdaya ulaşmak” olmuş durumda. Tabi ki insanları bu duruma getiren süreçtir. Biliyoruz ki krizi fırsata geçirmek isteyecek birçok gıda şirketi olacaktır.

Çözüm önerileri ne olmalı? Bu süreci daha iyi koordine etmeliyiz. Temiz ve sağlıklı gıdaya ulaşım sağlanmalı ve şirket tarımı ya da endüstriler gıdadan uzak durarak “gıda egemenliği” politikası başta olmak üzere ekolojik, bütüncül çözümler üretmeliyiz. Bu krizin, sistemin krizi olduğunu deşifre ederek alternatif yoları planlamalı ve bunları acil bir şekilde talep etmeliyiz. Bunun için de kır ve kenti bir bütün olarak düşünmeli ve planlama yapmalıyız. Kısa sürede mahalle çapında örgütlenmeli ve bu süreçte bir ihtiyaç planlamasına oluşturmalıyız. Burada PTT-Sen dediğine bakalım “Çoğu internet siparişinin dağıtımını da bizler yapıyoruz. Sizlerin evde kalabilme ayrıcalığı bizleri daha çok çalışmaya sokağa virüse mahkum ediyor. Sizlerden ricamız tüketmeyin.”  Benim ricamsa tüketmeyin değil, ne tükettiğinizi, tükettiğiniz ürünün nasıl yetiştiğini nasıl taşındığını kimlerin raflara yerleştirdiğini, kimlerin onu üretmek için riskler aldığını ve bir ürünün arkasında olan tüm doğa ve emek sürecini düşünerek gerçekten ihtiyacınız olup olmadığını düşünerek tüketin. Tüm bunlarla birlikte gerçekte neye ihtiyaç duyduğumuz, her ihtiyaç duyduğumuz ürünün neye mal olduğunu bilerek hareket etmemiz, üretime ve her ürünün son kullanıcıya gelene kadar nasıl aşamalar geçirdiğine  yabancılaşmamızı engelleyecektir.

İlk elden yapılacakların başında bu tür krizler için “gıda kriz grubu” kurulması olacaktır.  Bu kurul tam da krizi fırsata çevirmek isteyen şirketlerin önüne geçmek için tüm süreci şeffaflıkla yürümelidir.  Tarım-gıda alanını gözeterek üç ayaklı bir süreç izlenebilir. Bunlardan ilki tarımsal üretim süreci, ikincisi gıda işleme ve paketleme ve taşıma, üçüncü süreç satış/perakendecilik. Önerilere geçmeden önce bu önerilerin en kısa zamanda korona virüsü salgını sırasında ve sonrasında tüm süreç için düşünülmesi gerektiğini yani “gıda acil eylem planı” olarak düşülmelidir.

Tarımsal üretim süreci için; korona virüsünden kaynaklı olarak özellikle tarımsal üretimde zarar gören çiftçiler desteklenmelidir. Çiftçilerin üzerindeki krediler ertelenmelidir. Kriz sürecinin uzun olacağı düşünülürse tarımda mevsimlik işçilerin durumu için önceden planlama yapılmalı, yaşam koşulları sağlık koşulları sağlanmalıdır. Eğer mevsimlik işçilerin sağlık koşulları sağlanamıyorsa, şirket tarımının oluşturduğu mono-kültür üretimi ile iyice derinleşen mevsimlik işçilik yerine tarım alanları tarımda çalışacak işçilere açılmalıdır. Nevrozun yaşandığı bugünlerde tarımsal üretimin de süreci başladı/başlayacak. Bu yüzden de tarım emekçileri için süreç sağlıklı koşullar sağlandığı takdirde devam etmeli aksi durumda korona virüsü başta olmak üzere diğer hastalıklara baş edebilecek ortamlar oluşturulmadan çalışmaya başlanılmamalıdır.

Gıda işleme ve paketleme süreci için: gıdanın paketlenmesi, taşınması ve saklanması koşulları yerel yönetimler, yerel inisiyatifler üretici ve tüketicilerle birlikte koordine halinde sağlanmalıdır. Örgütlü üretici ve tüketici gruplarını organize edebileceği paketleme tesisleri kurulabilir. Depolama ile ilgili olarak ilk elden lisanslı depoculuk yapan firmalarla görüşülerek çiftçiden depo ücreti alınmadan sağlanmalıdır ve sonrasında hızlı bir şekilde depolama tesisleri kurulmalıdır. Gıda ürünlerinin dağıtımı için kesinlikle yerel inisiyatiflerle birlikte çalışılmalıdır. Bu süreç sadece devlete ya da yerel yönetime devredilmemelidir.

Satış ve parkende süreci için; gıdanın yerel dağıtımını (mahalle bazında) yerel yönetim ve varsa yereldeki inisiyatif ve dayanışma ağları ile koordineli yapılmalıdır. Gıdanın evlere dağılımı için online bir sistem geliştirilmeli ve ayrıca telefon hattı oluşturulmalıdır. Yaşlı ve engelliler için dağıtım ağına erişim kolaylığı sağlanmalıdır. Hali hazırda gıda perakendecilik sektöründe çalışan market çalışanları başta olmak üzere satış yerlerinde çalışan ve tüketicileri koruyucu hijyen koşulları yerine getirilmelidir.

Eğer bu süreci ortak dayanışmacı bir topluluklar inşa ederek ve dahası kamusal kavramın içeriğini yeniden tanımlamamız gerekiyor ve bu zorunludur. Kır ve kentin daha bütüncül ve birlikte aşabileceği bir sürece eviremezsek kapitalizm gıdaya erişim meselesini en kısa zamanda kar odaklı bir şekilde örgütlenerek yapacaktır ve bizlerde ekolojik yıkıma göz yummak pahasına gıda ürünlerini tedarik etmeye devam edeceğiz.

Bu nedenle bir an önce harekete geçilmeli ve ekolojik yıkımın tahribatına son verecek adımlar atarak süreci yönlendirecek aktörler olmaya başlamalıyız.

 

 

[1] https://www.aa.com.tr/tr/analiz/salgin-hastaliklar-nijeryanin-gercegi/1756633

[2] Güler, Zehra; Aslan, Dilek “Halk sağlığı bakış açısıyla gıda kaynaklı krizler ve önleme yaklaşımları” ,https://www.journalagent.com/turkhijyen/pdfs/THDBD_76_3_361_376.pdf

Erol, İrfan “Yeni ve yeniden önem kazanan gıda kaynaklı bakteriyel zoonozların epidemiyolojisi”

https://dergipark.org.tr/en/download/article-file/405441

[3] https://www.sabah.com.tr/video/haber/son-dakika-bakan-pakdemriliden-canli-yayinda-corona-virusu-ve-turkiyenin-gida-stogu-aciklamasi-video

[4] https://www.milliyet.com.tr/ekonomi/tgdfden-corona-virus-uyarisi-6163315

[5] https://www.hurriyet.com.tr/ekonomi/corona-virusten-korunmada-ambalajli-gida-onerisi-41468375

[6] http://bianet.org/bianet/yasam/221705-eczacilar-oneriyor-ayni-sokaktaki-eczaneler-nobetlese-calissin

 

Bulunduğu kategori : Başlangıç Yazıları

Yazar hakkında