Gezi’den sonra: “Beyoğlu tepinirken ağlar Karacaahmet” -

 

Bu sene yüzlerce yeniçerinin boy gösterdiği “üç boyutlu” fetih simülasyonuyla evvelkilerden daha da debdebeli hale gelen “fetih şöleni” için hazırlanan ve Erdoğan’ın Necip Fazıl Kısakürek’in “Canım İstanbul” şiirinden kimi dizeleri okuduğu reklam spotunu gördünüz mü bilmem. Şiirin bir yerinde Kısakürek, “Beyoğlu tepinirken ağlar Karacaahmet” diye yazar. Aslında (Kısakürek’in ifadesiyle) “ahirete perdelik eden” servilerin, “şehadet parmağı” misali göğe uzanan  minarelerin, “cumbalı odaların” İstanbul’u ile “tepinen” Beyoğlu’nun, “süslü” Kadıköy’ün ve “kurumlu” Moda’nın ezel ebed kavgasının, Erdoğan’ın muhafazakâr popülizminin iştahla kışkırttığı bir tema olduğu hepimizin malumu. “Mahalle savaşları”, Erdoğan’a siyasal saflaşmaların içerik ve kapsamını kendi çıkarları doğrultusunda belirleme ve birleşmesi gerekenleri (emekçileri) bölerek ayrılması gerekenleri (emekçiler ve sermaye) birleştirme imkânını uzun zamandır sağlayan bir söylemsel strateji.

Müşterek bir alanının metalaştırılmasına karşı bir direnişten neşet eden (bu anlamda da doğrudan bir “sınıf hareketi” değilse de bir “sınıf mücadelesi” olan) Gezi ayaklanması, aslında tam da “mahalleler” arası bu sözde çatışma sınırlarını ihlal ediyordu. Gezi’nin gücü, sınıfsal-sosyal çelişki ve ihtilafları depolitize etmekte yıllardır maharetle kullanılan muhafazakâr popülizmin dayattığı kültür savaşlarının ötesine çağıran anti-otoriter bir çıkış olmasıydı. Belli bir “mahallenin” dilini ve siyaset eyleme biçimini radikal bir biçimde değiştirerek “mahalleler” arası sınırı bir an için de olsa geçirgenleştirmesi, bu anlamda da iki “mahallenin” de ötesine işaret etmesiydi. İsyanın bilhassa ilk günlerinde hükümeti ve kişisel olarak Erdoğan’ı telaşa sevk eden, direnişi mesela yeni bir “cumhuriyet mitingleri” furyası olarak damgalayamamaları, kendi meşreplerine uygun siyasal (kültürel) kategorilere tıkıştıramamalarıydı.

Erdoğan bu yüzden Haziran ve sonrasında direnişçileri camilerde içki içmekle, başörtülü kadınlara saldırıda bulunmakla itham etti. Direnişin, “has evladı” olması hasebiyle temsil ettiğini öne sürdüğü “millete” bulaşmasını, Peyami Safa’dan aşırma terimlerle Harbiye’den çıkıp Fatih’e sirayet etmesini engellemeye çalıştı. Gezi’nin Beyoğlu’nun o malum “tepinmesinden” ibaret olduğunu ahalinin kafasına kakmak için elinden geleni ardına koymadı. Kabataş yalanı bu “tecrit” stratejisinin başköşesindeydi kuşkusuz. Bütün o tezvirat, AKP tabanından ya da daha genel “muhafazakâr-mütedeyyin” kitleden Gezi’ye doğru küçük de olsa muhtemel kopmaların ya da hiç değilse bu tabanın belli bir bölümünün tarafsızlaşmasının önünü almaya dönüktü.

Neticede Erdoğan başardı. Tabanını sıkılaştırıp sızmaları önledi; Gezi’nin etki alanını belli bir kültürel ve elbet coğrafi alana sıkıştırdı. Gezi yalıtıldı, iktidarın dayattığı kültürel bariyerlere çarptı. İşin kötüsü “biz” de Gezi direnişinin açığa çıkardığı o yaygın siyasallaşmanın ancak AKP’nin tabanında yaratabildiği çatlaklar oranında gelişebilip kazanabileceğini, aksi takdirde bir “mahalleye” tecrit olarak sönümleneceğini hesaba katamadık. Erdoğan’ın siyasal-sosyal çatışma ve çelişkileri, “Batılılaşmış, gayrımilli elitler” ile “derin millet” arasındaki (elbette mezhepsel imalar da içeren) o sözde kültürel yarığa hapsetme hamlesinin önünü almaya dönük çok şey yapamadık. AKP tabanındaki yarıkları kışkırtmak, çoğaltmak yönünde elbette zor olan çabaları büyük ölçüde gereksiz gördük, bu tabanın bir bölümünü hiç değilse tarafsızlaştırmaya pek de çaba sarf etmedik.

Siyasal saflaşmayı “AKP’nin (sarayın) gitmesi” tartışmasına indirgenmesine su taşıyanlarımız da (“bas geç” zevzekliğini hatırlayalım mesela) çok oldu. Böylece, AKP’ye sosyal-sınıfsal içeriği son derece cılız bir muhalefet, siyasal çekişmenin liberal-demokratik temalar etrafında bir kültürel kamplaşma görünümü almasına neden oldu. Türkiye’nin yüzde şu kadarı şöyle, bu kadarı böyle şeklindeki (sınıfsal bir polarizasyona tekabül etmeyen) “bloklar siyaseti”nin düşmana yarayan bir tutum olduğunuysa çoğumuz bir türlü göremedi.

İğneyi kendimize batıralım: Gezi’den üç yıl sonra siyasal analizlerimiz “laikçi teyzeler haklı çıktı” kıvamına geldiyse eğer, isyanın potansiyellerine, onu muktedirler açısından ürkütücü kılan gücüne dair gerçekten hiçbir şey öğrenmedik, öğrenmeye de niyetimiz yok demektir. Bursa’da sendika-patron-devlet üçgenine bayrak açıp “metal fırtına”yı yaratan işçilerin önemli bir bölümünün dahi dönüp AKP’ye oy vermesine yol açan bu kültürel yarığı bir biçimde (belki başlangıçta kıyısından köşesinden) ihlal etmeyi, yani Gezi’nin bir an için olsun fiilen yapabildiğini bir siyasal stratejiye dönüştürmeyi aklımızın ucundan bile geçirmiyoruz demektir.  Kiralık işçilik denen barbarlığı dahi büyük ölçüde sessizlikle geçiştiren bir muhalefet, sarayın siyaset alanını belirlemek adına koyduğu sınırlara, toplumsal-sınıfsal olanı depolitize etmesine riayet ediyor demektir.

Gezi yenildi. Açığa çıkardığı o muazzam olanaklara karşın neticede kendisine dayatılan sınırların ötesine taşamadı. Gezi’yi elbet özlemle yâd edelim; ancak ondan bir böbürlenme vesilesi de çıkartmayalım. Özlediğimiz Gezi’de yaptıklarımız kadar, hatta ondan da fazla yapabilecekken yapamadıklarımız olsun. Olsun ki bir sonraki sefer, “Fatih” de “Harbiye” de ayağa kalksın. O zaman gerçekten kazanacağız…

Bulunduğu kategori : Sol

Yazar hakkında

İlgili Yazılar