Gezi ve Toplumsal Sınıflar: Liberaller ile Karikatür Marksizm Arasında Sıkışmak -

 

2013 Bahar İsyanı sırasında ve sonrasında en fazla tartışılan konuların başında eyleme katılan milyonlarca insanın kim olduğu sorusu geliyordu. Hatta bununla ilgili olarak Gezi Parkı’nın işgal günlerinde parka gelenlerle anketler bile yapılmıştı. AKP’nin neo-liberal tek parti iktidarının en güçlü olduğu bir zamanda milyonlarca insanın sokaklara radikal bir şekilde dökülmesi bu tartışmayı daha bir çekici kılıyordu. Herkesin kendi meşrebince bir cevabı vardı: Aleviler, dışlananlar, kemalistler, cumhuriyetçiler, gençler, laikler, orta-sınıflar, profesyoneller, işçiler vb.

Bu ortamda iki önemli vurgunun ön plana çıktığını söyleyebiliriz. Bunlardan bir tanesi isyanı, Türkiye’nin de bir parçası olduğu küresel dönüşümün bir sonucu olarak ortaya çıkan “yeni orta sınıf”ın bir tezahürü olarak okuyordu. Liberal ve Sol Liberal çevrelerde çokça tekrarlanan bu tez aslında uzun zamandır aşina olduğumuz bir düşünceydi. Buna tepki olarak da ikinci vurgu hemen ortaya çıkıverdi. Bu da çokça aşina olduğumuz kapitalist toplumların çatışan iki sınıftan oluştuğunun altını çizen görüştü. Buna göre de sokaklara dökülenler, Gezi’yi yaratanlar işçi sınıfının bir parçası olan insanlardı.

Okuduğunuz yazı bu iki değerlendirmenin de oldukça problemli yanları olduğunu göstermeye çalışacak. İlk önce “yeni orta sınıf” söylemini değerlendirip bunun kullanılmasındaki liberal ideolojik saikin sakıncalarını göstereceğiz. İkinci bölümde buna tepki olarak ortaya çıkan ve bizce Marksist sınıf anlayışını karikatürize eden anlayışın sınırlılıklarının altını çizeceğiz. Üçüncü bölümde ise farklı “orta sınıf” mevkilerinin bir vaka olarak nasıl ortaya çıktığını kabaca özetleyecek ve siyaseten önemini vurgulayacağız. Son olarak da bu tartışma çerçevesinde Gezi isyanını değerlendirmeye çalışacağız.

 

I- Yeni Orta Sınıf ve Liberal Tez

Sınıfsal analizin göz ardı edilmeye çalışıldığı egemen iklim içinde genel olarak “orta sınıf” kavramı her şeyden önce Solun haz etmediği bir kavram olagelmiştir. Çünkü bu kavramın büyük oranda Solun sınıf çatışmasının ve sınıf mücadelesinin esas olduğu tezine karşı öne çıkarılmış olduğu düşünülür. Toplumun gittikçe kutuplaşan bir işçi sınıfı çoğunluğuyla bir avuç azınlık olan kapitalist sınıf arasındaki mücadele tarafından belirleneceği tezine karşı bir alternatif gibidir. Yine klasik Marksist düşüncede sınıfsal tahliller daha çok üretim ilişkilerine dayanır. Oysa “orta sınıf” üzerinde duranların odaklandığı daha çok bölüşüm ilişkileridir. Hatta çoğu zaman insanların aldıkları gelir, tüketim kalıpları, statüleri, hayat tarzları onların sınıfsal konumlarının bir belirleyicisi olarak resmedilir.

Bu bağlamda “yeni orta sınıf” analizi yapan temel eğilim Solun geleneksel olarak üzerinde durduğu temel sınıfsal karşıtlık yerine önümüze birçok tabakaya bölünmüş bir toplum resmi çıkarır. Bu tabloda gerek işçi sınıfı, gerekse de burjuvazi ya da egemen sınıf gelirlerine (veya daha başka sebeplere) göre kendi içlerinde de tabakalara bölünür. Hatta Marksizmin sadece aşağıya veya yukarıya doğru erimekte olan küçük burjuvaziye bıraktığı ara mecra, kocaman bir “orta sınıflar” torbası içinde ifade edilir. Burjuvazi ve işçi sınıfı içerisindeki çeşitli iktisadi, toplumsal ve kültürel ayrımlar ortaya serilirken, orta tabakalarda bulunan bin bir benzemezler bir “orta sınıf” çorbası içinde karıştırılır.[1]

Bu bağlamda orta sınıf söyleminin temel tartışması Gezi sürecinde de gündeme gelmekte gecikmedi. Özellikle Çağlar Keyder ve Şeyla Benhabib’in değerlendirmelerinde 2013 Ayaklanması’nın altında yatan dinamiğin yeni orta sınıfın tepkisi olduğu vurgulandı. Uluslararası yayınlarda da küreselleşme ve AKP rejimi ile güçlenen bir olgu olarak yeni orta sınıf üzerine çokça kelam edildi. Ancak bu analizlerin en önemli özelliği şuydu: Orta sınıfların belli davranış kalıplarına, bilinç düzeylerine ve değer yargılarına sahip olduğu iddia ediliyordu. Yani genelde Ortodoks Marksizm için kullanılagelen bir eleştiri olan indirgemecilikten daha yüzeyselini yapıyorlardı. Orta sınıflar ve Gezi’yi de yaratan kültürel dünyaları. Peki, kimdi bu yeni orta sınıflar ve nasıl bir bilince sahiptiler?

Bunlara göre küreselleşme çağında teknolojik gelişme ile birlikte eğitim, bilgi ve beceri gerektiren meziyetlere sahip olan yeni orta sınıflar kapitalist ekonomi ve şirketler için artık vazgeçilmez duruma gelmişlerdir. Hatta üretim araçlarının sahibi olmasalar da gerçek kontrol onların elindedir. Zira Bilgi Çağı’nda yaşanıyordur artık. Bu, sadece üst tabaka orta sınıflarla sınırlı bir durum da değildir.

CEO’ların, üst menajer tabakanın, yöneticilerin altında kafa emekçisi olan beyaz yakalı çalışanlar da ciddi bir dönüşüm geçirmişlerdir. Eğitim yoluyla iktisap ettikleri sosyal ve kültürel sermaye ile vazgeçilmez bir uzmanlar kadrosunu oluştururlar. Dahası, bunların altında da yeni işçi sınıfı yer alır. Bunlar da esnek çalışma ilişkileri içinde daha fazla otonomiye ve özerkliğe sahip işçiler olarak fordist bant sisteminde çalışan klasik mavi yakalı işçiden daha fazla özgürlüğe sahiptirler.

Bütün bu anlatılanlarla söylenmek istenen toplumun aşağısında ve yukarısında eskiden klasik patronlar ve proletarya dünyasına ait olan insanlar artık orta sınıf içerisinde toparlanan bir küme oluşturmaktadırlar. Ancak yeni orta sınıflar aynı zamanda bir takım kültürel özelliklerle de kendilerini diğer sınıflardan ayırt ederler.

Yeni orta sınıfın bu değişik katmanları bireyci ve hayat tarzları konusunda son derece kıskanç bir kesimdir. Örneğin söylendiğine göre bunlar bağımsızlıklarına çok düşkünler. Sözüm ona bireysel özgürlüklerine ve demokrasiye çok bağlıdırlar. Bundan dolayı bu anlatıya göre her türlü baskıya ve tabii ki devlet baskısına karşı koyma temayülü içindedirler. Bu noktada aslında yukarıda andığım isimler de dâhil olmak üzere bu literatür içinde yer alanlar Yeni Toplumsal Hareketler ve Sanayi Sonrası Toplum teorilerinin genel iddialarını tekrar ederler. Buna göre artık “yeni” toplumsal hareketler dar iktisadi hedefler peşinde koşan, devrimi ve iktidarın fethini amaçlayan “eski” toplumsal hareketlerden farklıdır. Artık işçi hareketleri ve sınıf mücadelesinin yerini dar ekonomik çıkarlardan bağımsızlaşmış, demokratik ve katılıma açık, formel kurumsal-siyasi kanalların dışında, hayat tarzı, etik ve kimlik duyarlılıklarına vurgu yapan yeni hareketler almıştır. Nitekim denilir ki; yeni hareketler artık barış, çevre ve insan hakları üzerine vurgu yapar; özgürlük ve maddi ilerleme yerine bireysel özerklik ve kimliği ön plana çıkartırlar. Yeni hareketlerin savunma karakterli olduğu, gündelik hayatın politizasyonuna odaklandığı, (genelde dikey) formel örgütler yerine (genelde yatay) enformel ağlara ve networklere dayandıkları ve bunun da artık dar sınıfsal ve iktisadi çıkarlara dayanan sınıf mücadelesini ortadan kaldırdığı; kısmi reform taleplerini ön plana çıkardığı iddia edilir.

Çevrelerine duyarlı, yeşil sever, daha alt kademe olanlarının bile çok fazla maddi sıkıntısı olmayan, iletişim teknolojileri donanımıyla dünya ile iletişim halinde, devlet ve aile baskısına karşı koyan, geleneksel siyasetten uzak duran, vatandaşlık haklarını önemseyen, yani kabaca yukarıda özetlediğim “yeni toplumsal hareketler” literatüründe çokça çiğnenmiş iddiaların peşinde olan bir sınıf vardır karşımızda.

Bu çerçevede iddiaya göre Gezi ile sokaklara dökülenler ellerinde cep telefonları ile eğitimli [mevcut ve müstakbel] orta sınıf çalışan sınıflardı. Bireysel özgürlüklerine çok düşkün olduklarından otoriter ve baskıcı bir başbakana karşı baş kaldırmışlardı.

Her şeyden önce bu bakış açısı indirgemeci ve determinist olarak mahkûm ettiği klasik Ortodoks Marksizm’den daha az ikna edici bir tartışma yürütmüştür. Bir kere aşağıda eleştireceğimiz karikatür Marksizm’de olduğu gibi sınıfı dar iktisadi bir kategori olarak ele almış ve onun aynı zamanda toplumsal bir ilişki biçimi olduğunu ve kültürel olarak da kurulmuş bir mahiyet arz ettiğini görmezden gelmiştir. Yine eski hareketlere ilişkin değerlendirmeleri tarihsel gerçeklere uymamaktadır ve uydurmadır. Zira işçi sınıfı tarihi bize “eski” olarak nitelenen hareketlerin; dar-iktisadi çıkarlar yanında, zengin bir mücadele, program ve hattına sahip, çok farklı toplumsal kesimleri bağrında barındıran, göçmenlik siyasetinden eğitim sorunlarına, oy hakkından fikir ve ifade hürriyetine, savaş karşıtlığından kadın ve çocuk hakları savunusuna, cemaat yaşamından dini haklara kadar birçok mücadeleyi, unsuru ve rengi içinde barındırdığını göstermektedir. Yeni ve Eski Toplumsal Hareketler arasındaki saçma ayrımı daha önce ayrıntısıyla reddettiğim için sadece şu noktanın altını çizmek isterim.[2] Sol liberal söylem 20. yüzyılın ilk yarısında kristalleşmiş Ortodoks sol söylemi zamandan ve mekândan bağımsız bir şekilde “eski” hareketler adına tarihsel gerçekliğin bir ifadesiymişçesine ele almıştır.

Yeni orta sınıf söyleminin bir diğer sorunlu noktası çok farklı gelir grubuna mensup, farklı mesleklerde çalışan bu orta sınıfın nasıl aynı kültürel ve siyasal değerlere, demokratik duyarlılıklara sahip olduğunu cevapsız bırakmasıdır. Bu yeni orta sınıflar neden kendiliklerinden her türlü baskı ve iktidara karşıdırlar, bu çerçevede anlamak mümkün değildir. Cevap muhtemelen yeni iletişim teknolojileri, hayat tarzları, tüketim kalıpları gibi görünür. Ancak bu tespitler bu cenahın küçümsediği klasik sınıf analizlerinden daha az indirgemeci değildir.

Zira bahsedilen bu yeni orta sınıf gerçekte birbirinden çok önemli farklara sahip çeşitli kesimleri içinde barındırır. Bunların ayrıntısına girmeyeceğim. Ancak bu bahsedilen orta sınıflar içinde çok ciddi bir proleterleşme sürecini deneyimleyen kesim konumuz açısından çok önemlidir. Bir parçası olduğum kuşak en başta aldıkları eğitim ile farklılaştığı söylenen bu yeni orta sınıfın, maaşlı profesyonel beyaz yakalıların sınıfsal konumlarını gayet yakından deneyimlemektedir. Her şeyden önce bunların aldıkları üniversite eğitimi var olan neo-liberal düzende akademik bir eğitim olmaktan bile çıkmaktadır. Eğitim sistemi gittikçe özerkliğini, yorumlama yeteneğini, özgür düşünceye imkân tanıyacak akademik niteliğinden düz teknik eleman yetiştiren bir yapıya evrilmiştir. Üretim araçlarının kontrolüne sahip çok marjinal bir kesim hariç beyaz yakalı şirket ve büro çalışanları performans kriterleri çerçevesinde çok baskıcı bir iş rejimi içerisinde çalışmakta, çokça bahsedilen karakter aşınmasına uğramaktadırlar. Maaşları birçok durumda mavi yakalı sendikalı çalışanların gerisine düşmüş durumda. Bugün bırakalım şirket ve plaza çalışanlarını klasik profesyonel meslek sahibi avukat, doktor ve öğretim görevlilerinin mevcut sistem içerisinde nasıl proleterleştiklerine dair artık elimizde gayet hacimli bir külliyat mevcut. Eğer illaki bir seçim yapılacaksa yukarıda uzunca bahsedilen orta sınıftan ziyade bu insanların işçi sınıfının bir parçası oldukları tartışma bile götürmeyecek düzeydedir. Ancak onları basitçe işçi sınıfının bir parçası ilan etmek de bizlere toplumu anlamak ve değiştirmek noktasında yardımcı olmamaktadır ve bu problemle de yüzleşmek gerekmektedir. Şimdi gelelim bu mevzuya.

 

  1. İşçi Sınıfı ve Karikatür Marksizm

Gezi sırasında ayaklanmanın arkasında yeni orta sınıf ve onların demokrasi açlıkları olduğu iddia edilince Sol’dan birtakım kişiler haklı olarak tepki gösterdiler. Ve yazılan yazılarda Marksizmin sınıf tanımı ve buna göre kapitalist toplumlardaki temel sınıfları tarif ederek kamuoyunu bilgilendirdiler. Bu minvalde orta sınıf tanımının bir boş gösteren olduğunun altı çizildi. Bu çizgide Ahmet Tonak’ın yazıları ve Korkut Boratav’ın bir söyleşisi ve bir açıklaması sosyal medyada da çokça döndürüldü.[3] Bu tür iddialar kısa sürede Sol dergilerde tekrar tekrar ve daha da bayatlatılarak ısıtıldı.[4] Aslında ilk karşı çıkanların temelde söylediği üretim araçlarının kontrolüne sahip sınıf ile bundan yoksun olanlar arasında sınıfsal bir karşıtlık olduğuydu. Buna göre üretim araçlarının mülkiyetine ve kontrolüne sahip sınıf kapitalistleri; bundan yoksun olanlar da işçi sınıfını oluşturuyordu. Bunların yanında eğer kendi hesaplarına çalışıyorlarsa profesyonel meslek sahiplerinin, eğer işçi çalıştırmıyorlarsa küçük burjuvazinin de bu iki sınıf arasında bir konumda oldukları teslim ediliyordu. Ancak bunlar da çok kıymeti harbiyesi olan bir yekûn tutmuyorlardı. Yani karşımızda klasik Ortodoks Marksist sınıf şemasını özetleyen bir yaklaşım ile “yeni orta sınıf” yaklaşımın kültürel özcü indirgemesi karşısında pozisyon alınıyordu.

Aslına bakılırsa özellikle neo-liberal dönemde yaşanan gelişmeler göz önünde bulundurulduğunda ve yaşanan proleterleşme süreçleri düşünüldüğünde bu anlaşılır bir tepkiydi. Yine orta sınıf hakkında yukarıda ifade ettiğimiz eleştiriler akılda tutulduğunda bir politik refleks olarak ifade edilmesi de yerinde bulunulabilirdi. Ancak bu refleksin ötesinde bu yazıların daha derinlikli bir analiz ile devam etmemesi gayet sorunlu bir durum yarattı. Zira Marksizmin toplumu anlamak ve onu değiştirmek için geliştirdiği sınıf analizi gayet karikatür bir halde bırakılmıştı. Bunun en büyük sebebi Solun büyük bir kısmının kitaba uymak zorunluluğuyla iktifa ediyor olmasıydı. Bu anlamda yaşanan gelişmeleri anlamaktan daha çok on dokuzuncu, yirminci ve yirmi birinci yüzyılda hemen her yer ve zamanda kabaca geçerli bir sınıf haritası çıkarmakla yetinmek aslında değişmez olması istenen akidenin vurgulanmasından başka bir şey değildi. Yani skolâstik bir tavırdı sergilenen, çünkü bu tanımın tekrarıyla yetiniliyordu.

Bu karikatür yapısalcı model aslında eleştirdiği ve Marksizm dışı olarak nitelendirdiği tabakalaşma modellerinden pratikte çok da farklı bir model geliştirmemiş oluyor. Zira yaptığı sadece bu tabakalaşmanın dayandığı temeli statüye, gelire, tüketime, hayat tarzına değil de Ortodoks Marksist tanıma dayandırmaktan ibaret kalıyor. Ancak pratikte aynı tabakalaşma mantığını üç farklı konumda sınıfı dondurulmuş pozisyonlarda sabitleyerek işletmiş oluyor (yani burjuvazi, küçük burjuvazi ve işçi sınıfı). Toplumsal ilişkileri, sınıf mücadelesini, sınıf oluşum süreçlerini, siyasal müdahaleleri, kültürü vb. dışarıda bırakıyor. Yani gerçekte birbirleriyle iç içe girmiş olguları birbirinden ayırıyor.

Aslında bu tanımlama, meseleleri anlamak için teorik düzeyde yapılan bir soyutlamadır. Ancak gerçek toplumsal ilişkiler üzerine yorum yapmaya başlandığı noktada dünyamıza, ayaklarımız üzerine inmek gerekir. İnsanların gerçek deneyimleri, proleterleşme süreçleri, sınıf oluşumu teoriye uydurulmamalı tam tersine toplumsal hayatın zenginliklerini anlamlı kılacak bir anahtara dönüştürülmelidir.

Aksi halde bu haliyle bir sınıf analizi toplumsal gerçekliği hiçbir şekilde anlamamıza imkân tanımaz. Nitekim bu donuk sınıf haritalaması sınıf mücadelesini bile dışarıda tutuyor. Zira yukarıda değindiğim gibi sınıflar birbiriyle ilişkisi olamayan yapılar olarak resmediliyor. Oysaki sınıf analizinin en önemli boyutu sınıf mücadelesi ve onun imlediği sınıflar arası ilişkiselliktir. Hatta çok farklı toplumsal ilişkilerin de sınıfsal olması gerçekliğinin altının çizilmesi gerekliliğidir. Sınıf, diğer toplumsal ilişkilerden, toplumsal cinsiyet, etnik ve dini ilişkilerden gerçeklik düzeyinde soyutlanamayacak bir gerçekliktir. Bundan dolayı farklı toplumsal ve siyasal ilişki biçimlerini görmezden gelen bir anlayış toplumsal gerçeği ıskalayacaktır. Zira sınıfsal, cinsiyet temelli, etnik, toplumsal, dini, kültürel, siyasal ilişki düzeyleri ancak beyaz sayfa üzerinde yani teorik olarak birbirinden ayrılabilir. Bunun yanında sınıfın temeli ve onu ortaya çıkaran unsur olarak gelir, statü, hayat tarzı gibi olgular reddedilse de bunların sınıf oluşum süreçlerinde çok önemli roller oynadıkları da bir gerçektir.

Üretim araçları karşısındaki konum sınıfsal analizin başladığı temel noktadır ama nihai noktası değildir. Gezi tartışmaları çerçevesinde bunu özetleyip bırakan anlayışı politik olarak anlamak mümkün değildir. Oysaki Sol’un görevi bir akideyi tekrar etmekten ziyade gerçekliği anlamak ve onu değiştirmek için buradan hareketle bir tahlil yapmak olmalıdır. Zira yine aşikâr ki bırakalım sınıf oluşum süreçlerinin monolitik ve tek biçimli olmadığını, bu hareketsiz sınıfsal konumlar dahi otomatik, mekanik veya matematiksel kesinlikte birtakım davranışlara, belli bilinç, biçim ve seviyelerine yol vermiyor.

Bunları görmeyen bir sınıfsal tahlil yukarıda değindiğimiz gibi tabakalaşma teorilerinden ayrılmadığı gibi “orta sınıf” kavramsallaştırmasında görüldüğü üzere bir “boş gösteren” olmaktan da kurtulamıyor. Bunun da ötesinde bu mekanik sınıf tanımlamasıyla yetinen görüş aynı zamanda gerçek insanlardan oluşan toplumsal sınıfları insansızlaştırıyor ve nesneleştiriyor. Oysa daha önce önemli bir Marksist tarihçinin söylediği gibi işçi sınıfı tarihin bir öznesi olarak, bir fail olarak kendi oluşum sürecinde bizatihi oradadır. Kendi oluşum sürecinde iradesiyle vardır. Bundan dolayı donuk, hareketsiz sınıf tanımlamaları yerine dinamik, hareketi gören bir tanımlama yapmak gerçeği anlamak açısından elzemdir.

Ne yazık ki sınıfların oluşumu ile sınıf bilinci, sınıfın kültürü, sınıf siyaseti, sınıf mücadelesi arasında işimizi kolaylaştıracak tarihsel yasalar, belirlenimler mevcut değil. Yani Gezi İsyanı’nda ya da başka bir toplumsal olayda üretim araçları karşısındaki konum insanları tek yönlü ve kendiliğinden olarak belli bir davranış biçimine sevk etmez. Belli bir bilinç biçimi ve düzeyine yükseltmez. Örneğin Gezi sürecinde Boratav sıklıkla mağazalarda satış elemanı olarak çalışan tezgâhtarların da işçi olduklarını haklı olarak vurgulayıp durdu, Gezi’ye işçi sınıfının katılmadığını iddia edenlere karşı. Bu doğruydu. Ancak üretim araçlarının mülkiyetinden yoksun olan, sömürülen milyonlarca işçi de katılmamıştı Gezi’ye. Yine geleneksel işçi sendikaları ve örgütlediği işçiler de (bir düzeyde KESK vardı) Gezi’de yoktu. Zira plazalarda çalışan, tezgâhtar olan ve genel anlamada hizmet sektöründe proleterleşen kitlelerle ev eksenli çalışan, merdiven altlarında ekmeğini kazanan, sürekli fazla mesai yapmak zorunda olan tekstil sektöründe çalışanlar arasında ayrım yapmayan bir anlayış teorik namusunu kurtarabilir ama politik olarak çuvallamaya mahkûmdur. Zira sınıf oluşum süreçleri bu dönüşüme dâhil olan farklı girdiler nedeniyle (toplumsal cinsiyet, etnik/dini kimlik, akraba/aşiret ilişkileri, siyasal ideolojiler, vb.) çok çeşitli sonuçlar üretir: hem sınıf bilinci, hem sınıf kültürü hem de sınıf eylemi olarak. Ve sınıf oluşumu işçilerin eylemini ve iradesini de içerir.

Gezi’de ayaklanan insanlar, mücadele içinde eylem yaparken kendi proleterleşme süreçlerinin de bir öznesi olarak hareket ettiler. Bu sürece katkıda bulundular ve onu şekillendirdiler. Bundan dolayı bu eylemlere katılmayan sınıf kardeşleriyle sınıf olma pratiklerinde bir farklılaşmaya yol açtılar.

Aklımıza hemen üzerinde yaşadığımız toprakların tarihinden örnekler gelebilir. Osmanlı İmparatorluğu’nda kapitalizmin gelişmesi ve modern toplumsal sınıfların ortaya çıktığı bir zamanda egemenler ve ezilenler etnik/dini cemaatlerinin sınırlarıyla bölünmüşlerdi. Kapitalizm ve kapitalist üretim ilişkileri yaygınlaştıkça gerek burjuva sınıfları içinde, gerekse de işçi sınıfı içerisinde “milletleri” aşan sınıf siyaseti ortaya çıkmıştı ancak nihayetinde “milli” kimlikleri sınıf kimliklerinin önüne geçmişti. Aslında burada şaşılacak bir durum yok ve etnik kimliğin sınıf kimliğinden daha güçlü olduğu yönünde saçma bir çıkarsama yapmak da mümkün değil. Burada görülmesi gereken gerçek sınıf oluşumu sürecinin yapısıdır. Osmanlı’da sınıf oluşum süreçleri diğer toplumsal ilişki biçimleri ile birlikte deneyimlendiği için o “milli” unsur da o proleterleşme veya burjuvalaşma sürecinin bir parçasını oluşturuyordu. Yani yalıtılmış bir süreç değildi. Bundan dolayı sınıf oluşumunu ve milliyetçiliği teorik düzeyde ayrıştırmak mümkündür ama gerçek hayatta bu ayrım anlamsızdır. Nitekim “milli” hareketler içinde de sınıfsal ayrımlar çok ciddi sonuçlar doğurmuştur. Tüm milliyetçi hareketler içinde işçi sınıfının kültürü, davranışı ve eylemliliği sermayeninkinden farklı olmuştur. Elbette ki bu karmaşık süreç sadece üretim araçlarına, üretim ilişkilerine bakılarak tespit edilemez. Sınıf oluşum sürecinin tüm veçhelerine bütüncül olarak bakmak gerekir. Aynı Gezi’deki proleterleşme sürecinden geçen kitlelerin, neo-liberalizmin mağdurlarının, gençler ve kadınların sınıf kültürünün ve politik hareketlerinin onların dışında kalan ve ancak aynı toplumsal, iktisadi süreçlerden geçen kitlelerden onları ayrıştırması gibi.

Yine altının çizilmesi gereken bir başka husus da sınıf oluşum süreçlerinin başı ve sonu olan mekanik bir düz çizgi olmadığıdır. Bunlar yeniden ve yeniden üretilen, derinleşen süreçlerdir. Nitekim proleterleşen bir işçinin yeniden farklı boyutlarda, biçimlerde ve derinliklerde sürekli bu proleterleşme sürecini deneyimleyeceğini akıldan çıkarmamak gerekmektedir. Neo-liberalizmde olduğu gibi farklı sermaye birikimi rejimlerinin bu yeniden proleterleşme olgusunu daha da önemli bir hale getirdiğinin altını çizmemiz gerekir.

Sonuç itibarıyla burada eleştirilen ve karikatürleşmiş Marksist Ortodoks tezleri tekrarlamanın ne içinde bulunulan sınıf mücadelelerini, ne toplumsal hareketleri anlamakta ne de Sağ ile polemik yapmakta bir yararı ve ikna ediciliği olduğu açıktır.

 

III. Orta Sınıf Gerçekliği

Yukarıda sıklıkla değindiğim gibi her ne kadar “orta sınıf” kavramı Ortodoks Marksistler için bir sapma, ortadan kalkıyor olması gereken bir unsur olarak nitelendirilse de modernleşme ve kapitalizm tarihindeki birtakım olgular ve gelişmeler bu kavramı devamlı gündemde tutmuştur. Bunların görmezden gelinmesi veya önemlerinin azımsanması toplumsal gerçekliğin anlaşılmasında ve tahlil edilmesinde çok önemli handikaplara yol açıyor. Orta sınıf tartışmasına yol açan ilk gelişmelerden önemli bir tanesi modern bürokrasinin ortaya çıkışıdır. Yine örgün eğitim sisteminin olgunlaşması ile birlikte ortaya çıkan aydınlar, öğrenciler ve avukat, mühendis, doktor, öğretmen gibi profesyonel meslek sahibi kesimler de önemli bir etken oluşturmuştur. Bu olgunun gündemde kalması yanında emekçi çalıştırmayan veya kendi hesabına ailesi ile çalışan küçük mülkiyet sahibi küçük burjuvazinin yanında orta sınıf olarak görülecek bir kesimin toplumdaki ağırlığı hem toplumsal hem de politik olarak artarak ortaya çıkmıştı.

Bugün yapılan toplumsal tarih çalışmaları çok açık bir şekilde göstermiştir ki 1848 Devrimleri proleterleşmekte olan işçi sınıfının radikal eylemlilikleri olmanın yanında artık yavaş yavaş temayüz etmekte olan profesyonel meslek sahiplerinin de tarih sahnesine çıkışlarıdır. Özellikle modern örgütlerin ortaya çıkması ile birlikte eğitimli orta sınıfların toplumda ve siyasette oynadıkları rol de artmıştır.

Yine orta sınıf tartışmasını ortaya çıkaran bir başka gelişme toplumdaki devrimci kalkışmaların 19. yüzyılın ikinci yarısından itibaren ortadan kalkmasıydı. Aslında Marx ve Engels işçi sınıfına ilişkin ilk gözlemelerini ve onun bir özne olarak tespitini büyük oranda 19. yüzyılın ilk yarısındaki devrimci kalkışmalar içinde yapmışlardı. 19. yüzyılın ilk yarısı dünya çapında devrimci kakışmaların yaşandığı bir zaman dilimi olmuştu. 1848 Devrimleri ise bu gelişmelerin en üst noktasını teşkil etmişti. 1848 Devrimleri işçi sınıfının bir özne olarak ortaya çıktığı bir devrimler dalgasıydı. Fakat sadece işçi sınıfı değil aynı zamanda kapitalizmin yarattığı başka toplumsal kesimler de toplumsal yaşamda etkili olacak şekilde ortaya çıkıyordu: işsizler, lümpen proletarya, profesyonel meslek sahipleri.

Ancak özellikle 19. yüzyılın ikinci yarısında devrimci kalkışmaların ortadan kalkması, özellikle sanayi işçisinin sayısının ve örgütlülük düzeyinin artmasına rağmen yapısal iktisadi krizlerle birlikte işçi sınıfının örgütlülük düzeyi artıyor olmasına rağmen bir uyuşukluk içerisine girmesi önemli bir tartışma konusu oluyordu. 1871 Paris Komünü’nü saymazsak aslında sistem karşıtı toplumsal hareketlerin ve devrimci kalkışmaların Batı Avrupa için ortadan kalktığından bile bahsedilebilir. İşçi sendikaları, sosyal demokrat ve sosyalist partiler güçlendikçe daha uysal, sistem karşıtı olmayan, iktisadi talepler peşinde koşan, siyasal reform talep eden sistem içi bir rotaya girmişlerdi. Bu, Sağın ifade ettiği gibi sınıf siyasetinin ortadan kalması ya da sınıfsal ilişkilerin diğer toplumsal ilişkiler karşısında önemsizleştiği anlamına gelmiyordu. Ancak Sol açısından açıklanması gereken bir husus olarak ortaya çıkıyordu. Bu durum da sistem karşıtı kalkışmaların krize girdiği bir çağda devrimcileri, siyasal teorisyenleri; sistemi tahkim eden unsurları tahlil etmeye sevk etmişti. Üst yapı üstüne fikir yürütme, devletin özerkliği, hegemonya kavramı, işçi aristokrasisi, siyasal müdahalenin önemi, öncü anlayışı bu çerçevede 20. yüzyılın başında daha bir önemli hale geliyordu. 20. yüzyılın ilk yarısında en radikal işçi mücadelelerinin içinde bulunan devrimci Gramsci bile hegemonya, orta sınıflar, sınıf içi farklılaşmalar üzerine kafa yoruyordu. 1919 Macaristan veya 1918 Almanya devrimci kalkışmalarına rağmen Batı Avrupa’da 1848 Devrimleri başka bir dünya için mücadele edenlerin mumla aradıkları [ya da ancak özel koşulları olan 1905-1917 Rusyası’nda bulabilecekleri] gelişmeler olarak kalmıştı.

Bu durum burada ayrıntısına giremeyeceğimiz Batı Marksizmi olarak bilinecek külliyata da yol verecekti. Konumuz açısından burada altının çizilmesi gereken unsur toplumun kutuplaşan ve çatışan iki sınıfa bölüneceği tezinin gerçeklik kazanmadığı görüntüsü ve kapitalizmin gelişmesiyle cesameti ve gücü artmış olan işçi sınıfının sistem karşıtı hareketlerinin sönümlenmiş olmasıydı. Burada şiddet kullanan, kitlesel, kendiliğinden, sistem karşıtı devrimci kalkışmalardan bahsediyorum. Yani sınıf mücadelesi sistem karşıtı potansiyelini ortaya çıkarmıyordu. Bu teorik bir olasılık olarak ortada kalıyordu. Bu ortamda diğer birçok şey ile birlikte orta sınıf tartışması da önem arz ediyordu. Özellikle Sağ, sınıf çatışmasının, kutuplaşmış iki sınıf olgusunun ortadan kalktığını ve toplumunun genelini istikrar ve düzen isteyen orta sınıfın temsil ettiğini ileri sürüyordu. İlk alt başlıkta “yeni orta sınıf” söyleminin beraberinde getirdiği ideolojik iddia eleştirilse de gerek burjuva sınıflar gerekse de işçi sınıfı içindeki ayrımlar, farklı sınıf oluşum süreçleri önemli sonuçlar yaratmıştı. Birçokları sistem karşıtı kitlesel devrimci kalkışmaların ortadan kalmasını buna bağlıyorlardı ve bundan dolayı da 20. yüzyılın başında siyaset tartışmaları ve siyaseten müdahale anlayışı popülerlik kazanmıştı.

Daha da kötüsü 20. yüzyılda da bu durum devam etmişti. Tekelci Kapitalizmin ortaya çıkması ile birlikte başka bir olgu ve tartışma daha ortaya çıkıyordu. Özellikle İkinci Dünya Savaşı sonrasında devasa şirketlerin kendini göstermesi ve bunların yönetilmesi için daha önceden varolan patron ve beyaz yakalıların yetersiz kalması ile yeni bir yönetici kesimin ortaya çıktığı ileri sürülmüştü. Şirketler o kadar büyümüştü ki artık bunları yönetebilmek için üretim araçlarına sahip olmayan ancak özellikle eğitim yoluyla edindikleri bilgi sayesinde üretim araçlarının kontrolünü ele geçirmeye başlamış bir menajerler sınıfı peyda olmuştu. Bunlara da artık “yeni orta sınıf” deniyordu.

Bürokratlar, doktor ve avukat gibi profesyonel meslek sahiplerinin yanında şimdi bir de kapitalist şirketleri yöneten devasa bir beyaz yakalılar ordusu iddia edildiğine göre sistemin asıl sahibi ve egemeni olmuştu. Kapitalistlerin yerine eğitimli, profesyonel, beyaz yakalılar geçmişti adeta. Her ne kadar bazı teorisyenler ortaya çıkan bu beyaz yakalıların veya hizmet sektörü çalışanlarının tamamına yakınının vasıfsız büro işçisi olduğunu vurgulasa da eskisinin yanında bir de “yeni orta sınıf” vardı artık tartışılması gereken. Nitekim bu olgular ile birlikte birçok kuramcı, sınıflar içerisindeki çelişkili mevkilerden dem vurmak zorunda kalıyordu. Hatta bir “yeni” enflasyonu ortaya çıkmıştı: “yeni orta sınıf,” “yeni işçi sınıfı” ve “yeni küçük burjuvazi.” Bu durumda bunların teorik olarak işçi sınıfı ya da kapitalist sınırlara dâhil oldukları iddia edilebilecekse de toplumsal gerçeklik karşısında çok bir hükmü olmuyordu. Bundan dolayı Sağ kadar Sol da gerek gündelik siyasal mücadele içinde gerekse de siyasi analizlerde farklı kademeleriyle bir orta sınıftan bahsetmekten imtina edemiyor.

Yukarıda bir hayli örnek verdiğimiz gibi burada da çarpıcı bir örnek verebiliriz. Gezi tartışmaları için de manidar olur. Örneğin karikatür Marksizme göre özel üniversitede çalışan bir öğretim üyesi işçi sınıfının bir parçasıdır. Elbette bu tespit biçim olarak doğrudur. Ancak en az altı bin lira alan bir öğretim görevlisi ile merdiven altında çalışan işçi arasında, sendikalı bir petro-kimya tesisinde çalışan bir işçi ile ev eksenli çalışan bir kadın arasında, esnek bir biçimde part-time tezgâhtarlık yapan bir emekçi ile bir kamu emekçisini ya da güvencesiz çalışan bir üniversite araştırma görevlisini bir kabul edersek yaptığımız sınıfsal tespit karikatür ve kadük kalmak zorundadır. Sınıfı üretim araçları sahipliği, üretim ilişkileri ve sömürü ile açıklıyor olmak bize gelir, statü, hayat tarzı gibi diğer bazı kriterleri kullanma yasağı getirmemektedir.

Bunlara ilaveten bir de iradenin öneminin altını çizmek gerekir. Zira “orta sınıf” söyleminin bir gerçeklik haline gelmesinin bir sebebi de aynı icat edilmiş bir kategori olan millet ile olan benzerliğidir. Yani kendini orta sınıf gören ve ifade eden insanların bu iradesi de belli bir gerçeklik yaratır. Bunun maddi sonuçları vardır, tavırlar, hareketler, davranışlar gibi. Bugün “orta sınıf” kültürü dediğimizde mesela üç aşağı beş yukarı neden bahsedildiğini biliyoruz. Bu elbette icat edilen ve aynı zamanda öğretilen bir şeydir. Ancak bunun sınırları dâhilinde hareket edenler de onun gerçek kılınmasına katkıda bulunurlar ve onun bir gerçeklik olarak yeniden üretilmesinde bir özne olurlar. Bundan dolayı gündelik hayatta ve politik söylemlerde “üst orta sınıf” “alt orta sınıf” gibi tanımlamalar çok sık ağızlardan dökülür.

Sonuç itibarıyla yukarıda eleştirilen “orta sınıf” teorileri ile bir vaka olarak orta sınıf tahlillerini ortaya çıkaran yapısal gerçeklik ve bunu var eden insan gruplarının iradeleri arasında farkın göz ardı edilmemesi gereken bir durum olduğunu unutmamak gerekir.

 

  1. Gezi, Toplumsal Sınıflar ve Siyaset

Gezi’de işçi sınıfının bir kısmı vardı. Zira farklı proleterleşme süreçleri ve bunları şekillendiren kültürel öğeler işçi sınıfı içinde önemli farklılaşmaları da beraberinde getirir. Ancak bunun yanında işçi sınıfının önemli bir kesimi de Gezi’de yoktu. Örneğin AKP’ye oy veren 21 milyon içinde çok önemli miktarda bir işçi kesimi vardı ve bunlar Gezi’de büyük ölçüde yoktular. Bu onların yanlış sınıf bilincine sahip olduklarını ya da belli bir tarz sınıf bilincine sahip olmadıkları için işçi sınıfının bir parçası olmadıkları anlamına gelmiyor. Burada görmemiz gerek nokta ev eksenli proleterleşme süreçlerinin, merdiven altı atölyelerde gerçekleşen proleterleşme süreçlerinin, plazalarda ve hizmet sektöründe deneyimlenen proleterleşme süreçlerinin birbirinden çok farklı toplumsal sonuçlar doğurduğudur. Kamu emekçileri haricinde Gezi’de örgütlü işçi sınıfının olduğunu iddia etmek, merdiven altı işletmelerde çalışan işçilerin meydanlara aktığını iddia etmek, gündelikçilerin, ev eksenli çalışanların eylemlere katıldığını iddia etmek ancak siyasal bir demagojidir. Çünkü çok aşikârdı ki işçi sınıfının belli bir proleterleşme biçimini deneyimleyen ve çok belli bir sınıf kültürüne sahip [ve genellikle “orta sınıf” olarak kodlanan] işçiler, geleceksizleştirilen gençler, proleterleşme ve ezilme süreçlerini dini kimlikleriyle bir arada deneyimleyen Aleviler, her türlü mülkiyet sahipliğinden cinsiyet olarak dışlanmış ve seküler kadınlar Gezi’yi yaratmıştı.

Neo-liberal sistem ve birikim rejiminin en temel özelliği çok radikal bir proleterleşme ve yeniden proleterleşme sürecini hayata geçirmiş olmasıydı. İşçinin emeğine ve emeğinin ürününe yabancılaşması, emeğin metalaşması, geçmişten tevarüs edilmiş veya mücadele ile kazanılmış birçok toplumsal kazanımın berhava edilmesi çok farklı bir boyutta gündeme gelmişti. Kronik işsizlikte sıçrama, sosyal devletin tasfiyesi, sağlık ve eğitim sisteminin piyasalaşması, düzensiz ve esnek çalışma ilişkilerinin norm haline gelmesi önemli bir değişim getirmişti. Mali krizlerle yapısal uyum politikaları, kemer sıkma uygulamaları, kitlesel işten çıkarmalar, “700 Euro Kuşağı” olarak tanımlanan gençliğin “prekarya” olarak adlandırılması yani düzensiz, güvencesiz, esnek ve psikolojik olarak sömürüyü daha yoğun deneyimlemesi bu toplumun çok büyük bir bölümünü ortak kesen bir proleterleşme sürecinin önemli boyutlarıydı. Bu noktada özellikle eğitim yoluyla toplumsal orta sınıfta bir mevkii edinmeye çalışan kesimlerde önemli bir işçileşme deneyimi yaşanmıştı. Ve bunlar içinde seküler bir hayat tarzı ile kültürel dünyaları şekillenmiş ve AKP tarafından dışlanan ve ötekileştirilen kesimler radikal bir şekilde sokağa çıkmışlardı. Burada hem proleterleşme sürecini hem de benzer bir süreç yaşamasına rağmen onlarla sokaklara çıkmayan kesimler arasındaki farkı tespit etmek önemli.

Neo-liberalizmin getirdiği toplumsal yıkım 2000’lerin sonrasında tüm küre çapında bir isyana yol açtı. Neo-liberal sistemden canı yanan işsizler ve güvencesiz çalışanlar, geleceksizleştirildiklerini düşünen gençler ve öğrenciler, kazanılmış hakları tırpanlanan çalışan kesimler, kentsel dönüşüm mağdurları, banliyölerde unutulmuş göçmenler, köylüler, mülteciler, ekolojik yıkımın mağdurları, patriarka ile savaşanlar çok farklı taleplerini aynı meydanlarda, işgal ederek haykırmaya başladılar. İsyan ederek, işgal ederek gösterilen toplumsal tepki, kendisini sistemin otoriter ve baskıcı karakterinden dolayı politik hürriyet ve temsiliyet talebi olarak dışa vuruyordu.

Tanınma talebi ve haysiyet vurgusu “karakter aşınması”nın önemli bir hususiyet olarak ortaya çıktığı neo-liberal sistemde sınıfsal bir isyanı karakterize ediyordu. Ancak değişik bir biçimde kendini ifşa ediyordu. Hem Gezi’de hem de AKP’ye oy verirken. Yani politik hürriyet mücadelesi sistem karşıtı hareketin insiyaki bir ifadesinden başka bir şey değildi. Mevcut Sol ve toplumsal hareketler kompartımanlaşmış bir hali aşmaya çalışırken özellikle 2008 sonrası isyanları var olan muhalif odakları bir dalga gibi süpürerek tüm ezilmişlik biçimlerini deneyimleyenleri meydanlara taşıdı. 1848 Devrimleri’nde olduğu gibi radikal bir proleterleşme dalgası radikal bir isyanı dünyanın çok farklı köşelerinde gündeme getirdi. Ancak 1848 Devrimleri gelecekten umut besleyen romantik bir çağda gerçekleşmiş ve ayaklanan kitleler sosyalizm, anarşizm gibi başka bir dünya düşüncesini ve daha sonra kurulacak siyasal örgütlerin kurulmasına yol açmıştı. Ancak günümüzde bu sosyal isyanlar böyle bir siyasal alternatifin olmadığı daha karamsar bir çağda gerçekleşiyor. Buradan da her proleterleşme sürecinin mutlaka benzer bir süreci tetiklemeyeceğini gözlemlemiş oluyoruz. Aslında 1848’de de olmadığı gibi. Örneğin 1848 Fransası’nda, bugün çok ayrıntılı olarak biliyoruz ki proleterleşen zanaatkârlar ile ortaya çıkmakta olan sanayi işçilerinin sınıf mücadeleleri ve kendilerini politik ifade biçimleri çok ciddi farklılıklar gösteriyordu. Yine proleterleşen zanaatkârların cumhuriyetçi ve sosyalist ideolojileri sahiplendikleri yerlerle bunlardan yoksun oldukları yerlerdeki sınıf siyaseti çok farklı biçimler alıyor ve sonuçları da ciddi farklılıklar içeriyordu. Yani aynı devrimci kalkışma içerisinde, karikatür Marksistlerce tespit edilebilecek benzer sınıf konumunda olan işçilerin çok farklı sınıf mücadelesi pratikleri, sınıf kültürleri ve mücadele biçimleri ortaya çıkıyordu. Ve bunlar üst-yapısal girdiler olarak tanımlanılıp göz ardı edilemezler.

Gezi’den önce diğer isyanlarda da olduğu gibi birçok emareyi bugün herkes sayıp döküyor. Denizli Deba, LC Waikiki, Novamed, Hey Tekstil, Desa işçi mücadeleleri, UPS, THY, Şişe-Cam, Antep Tuğla, Teksim, Bursa Metal direnişleri, ODTÜ öğrencilerinin eylemleri, Boğaziçi Starbucks işgali, kentsel dönüşüme karşı tepkiler, Başıbüyük eylemleri, Sulukule mücadelesi, Emek Sineması kampanyası, Altın karşıtı direnişler, HES mücadeleleri, Gerze, Tortum, Çıralı’da polis ve jandarma ile çatışmalar, taraftar gruplarının stadlardaki radikalleşmesi, 1 Mayıs çatışmaları ve daha niceleri… Gezi’de sokağa çıkanların bir bölümünün daha önceden yaptıkları direnişlerdi bunlar. Ve bunlar içki yasakları, farklı kimliklere karşı üstten konuşma, kürtaj karşıtı söylem, heykel yıkımları, kamusal alanda öpüşme yasakları gibi otoriter iktidar edimleri ile eş zamanlı yaşanıyordu.

İsyan sonrasında özellikle Gezi parkını işgal eden iradenin Sol olması bu ayaklanmanın Ukrayna ve Suriye örneklerinde müşahede ettiğimiz gibi farklı bir rotaya girme olasılığının yolunu kesti. Kendiliğinden gelişen yaygın tepki öyle ya da böyle Solun yönlendirmesiyle gelişti. Her ne kadar ezilenler nezdinde görünür ve itibarı olan bir ideolojik-politik bir merkezin yokluğu aşikâr ve örgütsel olarak da Sol genel itibarıyla acınacak halde de kalmış da olsa Gezi boyunca kendiliğindenliği bariz olan hareketi yine de toparlamayı bir ölçüde becerebildi. Aksi takdirde hareketin ulusalcı bir çizgi tarafından çalınması da gayet olasılık dâhilindeydi. Bu anlamda siyasal müdahalenin sınıfsal ve toplumsal hareketlerin oluşum ve evrimlerindeki yerini teslim etmek gerekiyor.

Bu noktada Gezi boyunca belli bir proleterleşme sürecinden geçen kitleler kendi eylemleri ve Solun sınırlı müdahalesiyle Gezi’yi yarattı. Ancak bunun ötesinde çok daha farklı sınıf kültürüne sahip ve bu anlamda çok farklı toplumsal, siyasal ve kültürel farklılıklara sahip işçi kitleleri var. Hatta bunlar rejimin bu kadar sarsılmasına rağmen halen ayakta durmasının da bir sebebi. Bundan dolayı toplumsal sınıflar içindeki bu çelişkili mevkileri, farklı sınıf oluşum süreçlerini, sınıf kültürlerini, kapitalistler ile en aşağıdakiler arasındaki çeşitli orta sınıf mevkilerini görmezden gelirsek siyasal anlamda ikna edici bir politik merkezin inşası, sınıfın bütününü örgütleme yolunda başarısız oluruz.

Bu yazı Başlangıç dergisi’nin 1. sayısında (Yaz 2014) yayınlanmıştır.

[1] Bunun yanında bir başka önemli nokta da tarih boyunca kendisini kimlik düzeyinde kapitalist veya burjuva olarak tanımlayan bir toplumsal sınıfın nadir olarak ortaya çıktığı ve bu kesimlerin kendilerini tanımlamak için daha çok “orta sınıf” terimini kullanmalarıdır. Bu anlamda da burjuvazinin kendisini toplumun genelinin ve ortalamasının bir parçası olarak sunduğu “orta sınıf” olgusu Sol açısından olumsuz bir anlama sahiptir.

[2] Y. Doğan Çetinkaya, “Tarih ve Kuram Arasında Toplumsal Hareketler,” Toplumsal Hareketler: Tarih, Teori ve Deneyim, (İstanbul: İletişim Yayınları, 2014), s. 44-52.

[3] Tonak ve Boratav’ın tepkilerini Özay Göztepe’nin derlediği şu kitapta bulmak mümkündür: Gezi Direnişi Üzerine Düşünceler, Özay Göztepe (Ed.), (Ankara: Notabene, 2013). Yalçın Bürkev ile yapılan ve bu kitapta yer alan söyleşi de benzer bir refleksi temsil etmektedir. Ayrıca bu bağlamda Korkut Boratav’ın Mesele dergisinin 85. sayısında Cem Semercioğlu ile yaptığı söyleşiye de bakılabilir.

[4] Bu anlamda orta-sınıf, yeni toplumsal hareketler literatürü ve sınıf tanımları bağlamında Yusuf Akdağ’ın Özgürlük Dünyası’nın Kasım sayısında yayınlanan yazısı karikatür Marksizme tipik bir örnektir. Akdağ birbirinden çok farklı siyasal ve kuramsal pozisyonları olan, birbirleriyle alakası olmayan yazıları yukarıdaki kavramlar yan yana geçiyor diye doktrine uymadıkları zehabına kapılmış ve bunları “liberalizm” ile mahkûm etmiştir. Yani yukarıdaki kavramların tanım bekçiliğini yapmaya soyunmuştur. Ancak ne yazık ki bu devrimci sol bir tavır değil skolastik bir edimdir. Temel kaygısı yeni toplumsal hareket literatürünün eleştirisi, sınıfsal ilişkilerin açığa çıkarılması ve liberal doktrinin mahkûm edilmesi olan yazarları liberallerle bir tutmak ancak okuduğunu anlayamamak, bilmediği kavram ve teorilerden endişeye kapılmak, her türlü sorgulama ve şüphecilikten derin bir korku duymak ile ilgili olsa gerektir.

Bulunduğu kategori : Sol

Yazar hakkında

İlgili Yazılar